"YÖNETMENLERİMİZ YALNIZ BIRAKILMAMALI"

Röportaj Çarşamba 24 Ocak 2018 10:00

Türk sinemasının dünyadaki yerini belirleyenin uluslararası festivaller olduğunu vurgulayan yazar, senarist, sinema eleştirmeni ve kısa filmler çeken Banu Bozdemir, sinemamızın daha da gelişebilmesi için yönetmenlerin özel ödenek, fon ve tanıtımlarla desteklenmesi gerektiğine dikkat çekti.

"Yönetmenlerimiz yalnız bırakılmamalı"

SEMA SEZEN

Yazar, senarist ve sinema eleştirmeni Banu Bozdemir, özellikle genç yönetmenlerin uluslararası festivallerde yer almak için çok çaba sarfettiğini belirterek, kamera arkasındaki sinemacıların daha çok desteklenmesi gerektiğinin altını çizdi. Öte yandan Bozdemir, okullarda sinema kulüplerinin yer almasının, çocukların da ileride meslek olarak sinemayı seçtiklerinde onların bu alanda doğru yönlenmesi açısından önemli olacağını söyledi. Yirmiyi aşkın kitap yazan Bozdemir, ayrıca çocukların doğa bilincinin gelişebilmesi için de "Çevremi Seviyorum" adlı kitap serisi ortaya çıkardı. 

-Sinema yazarlığı konusunda kendinizi geliştirirken hangi yöntemleri kullandınız? 

Sinema yazarlığının iyi bir gözlem, izleme gücü ve edebi anlatımla ilgili olduğunu düşünüyorum. Sonuçta izleyip yorumlama işi yapıyoruz, yani edebiyatın tellerine dokunuyoruz. Sık film izlemek yapılan işlerin değerini ölçmek, iyiyle kötünün açılan arası karşısında dengeyi bulmaya dayanıyor. Sonuçta sinema gerçeklik değeri olduğu kadar kurmaca bir iş. O dengeyi gözeterek öncelikle anlatımın gücüne bakarak filmleri eleştirmeye çalışıyorum. İzlemek ve sonrasında yazmak artık neredeyse başa baş bir refleks oldu artık bende. 

-TRT için çektiğiniz "Bakış" adlı kısa metrajınızla güzel bir başarıya imza attınız. Yeni filminizi ne zaman göreceğiz?

Bakış’a kadar birçok kısa filmde oyuncu, yönetmen yardımcısı, yapım sorumlusu vs. olarak yer aldım. Zaten içine çekilmek kolay ve zevkli bir alan kısa film. Sinema yazarlığı yaparken film çekme tecrübesini de tatmak, bir anlamda çuvaldızı kendime batırmak istedim. Her aşamasıyla çok keyifli ve bir parça da stresliydi. TRT gibi kurumsal bir yapı karşısında ilk filmini çeken azimli ama amatör bir yönetmen adayı olarak zorlansam da sonuç kendi adıma iyiydi. Sonra çeşitli senaryolar yazdım ama çekme kısmına pek yanaşmadım. Sonra anladım ki benim istediğim yazmak ve rotayı daha çok oraya kırdım.

-Yönetmenlik, senaristliğin dışında önemli bir sinema eleştirmenisiniz. Klasik olacak ama genel olarak Türk sineması dünyada sizce nerede?

Sinema çok popüler bir sanat dalı. Tabii bir yanda da festivaller, orada boy gösteren ana akım sinemanın dışında var olmaya çalışan sanatsal filmler var. İşte o filmler zaten sinemamızın dünyadaki yerini belirleyen. Oradaki festivallere katılan az da olsa ödül alan filmler. Yoksa ülkemizde izleyici rekorları kıran Recep İvedikler değil yerimizi belirleyen, belli eden. Bu anlamda Yılmaz Güney’den sonra galiba en bilinen Nuri Bilge Ceylan. Genç yönetmenlerin uluslararası festivallerde yer almak için çokça çabaladığını biliyorum. Özellikle son yıllarda belli bir mesafe alındı diyebiliriz… 

-Bu konuda gelişim için neler yapılmalı?

Yönetmenlerin yalnız bırakılmaması, devlet de dahil olmak üzere özel ödenek, fon ve tanıtımlarla desteklenmesi gerekir diye düşünüyorum. Ama sanatı tek tipleştirmeye çalışırsanız oradan verim almak yerine büyük bir çöküşün içine sürükleyebilirsiniz. Sanat farklı olanın kapısını çalmalı, insanlara o farklılıkları sunmaya olanak vermelidir, o yüzden köstek olmak yerine destek şart. 

-Ülkemizde senaryoların yeterince iyi, doyurucu olmadığı söyleniyor, bu konudaki düşünceleriniz nedir? 

Bugüne kadar dünya üzerinde adım atılmayan yer kalmadığı gibi yazılmayan konu da kalmadı diye düşünüyorum. Ama farklı ayakkabılar, farklı düşünceler ve farklı konuşmalarla aynı yolları arşınlıyorsak senaryolarda da aynı yöntem geçerli. Sorun konu değil anlatım, perdeye aktarım önemli. O yüzden şuna benziyor buna benziyor sorunundan çok anlatım önemli. Bunu başarabilirse yönetmen, senaryo da benzerlerinden ayrışır gider. Yine de farklı olmak adına taşların altını kaldırıp bakmak lazım, özgünlük esere çok fazla değer katar elbet. Zaten ülkemizde senaryo sıkıntısı çekmek biraz imkansız, her gün yeni bir olay, macera ve şaşkınlık yaşıyoruz. O yüzden senaryo konusu biraz cesaret ve özgünlük gerektiriyor. Başaran iyi filmin yolunu da açar! 

-Türk halkının sinemadan daha çok TV dizilerine yönelmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

Çünkü içerik olarak sanatın dibe çöktüğü bir dönemden geçiyoruz. İnsanların sosyal medyanın başında kendi gerçekliklerini sınadıkları bir ortamda tek eğlence de televizyon oluyor. Aslında hızla televizyondan uzaklaşılması gerekiyor, çünkü teknolojik olarak yetmişli yıllarda bile etkin olan bir izlekten bahsediyoruz. Bir de bir şeye en ucuz, en kolay ulaşma yolu tv. Sinemalar pahalı, tek başına gitmezsen ufak bir servet harcaman gerekiyor. Hayat pahalı ve bu durumlarda sanat aktiviteleri hep son plana atılır ve televizyonun başında uyuşmak her derde deva gibi gelir ne yazık.. Tabii TV’ler de boş durmuyor bu konularda dizilerini konu ve teknik olarak hep geliştirmenin ve evdeki insanı tatmin etmenin derdinde. O yüzden o denge biraz bozuldu. 

ÇOCUKLAR İÇİN "KÜÇÜK SİNEMACILAR" KİTABI

-Sinema konusunda çocukları da yetiştirmeye çalışıyorsunuz. Yanlış hatırlamıyorsam 2012 yılında 49. Altın Portakal'ın festival kitapları arasında da yer aldı "Küçük Sinemacılar" adlı kitabınız. Türkiye'nin çocuklar için hazırlanan ilk sinema kitabı. Okullarda çocukların sinemaya yönelmesi konusunda hangi yollar takip edilmeli?

Evet alanlarımdan birisi de çocuklar için yazmak. Sinema yazarlığı yaparken çocuklara ilk sunmam gereken şeyin onlara bir sinema kitabı yazmak olduğunu düşündüm. Sinemanın her karesini tutan, yer göstericisinden karanlık salonların büyüsüne kadar uzanan her şey var kitapta. Filmi izlemeyi seven çocuklara arka planı anlatmaktı amacım biraz da. Geleceğin mesleğini seçerken sinemayı da düşünmeleri. Sanat yönetmeni, kurgucu, yönetmen olmak bir çocuğun hayali değil ama bu kitaptan sonra belki düşünürler diye yazıldı bu kitap. Küçük sinemacılar adı da oradan geliyor, büyüyünce yönetmen olabilirler ama çocukken bu deneyimi de yaşayabilirler ki çağımız teknoloji çağı. Birçok imkan ellerinin altında var. Okullarda bu işi yönlendirecek, gerekirse dışarıdan bizim gibi insanlardan yardım alacak öğretmenlerin ya da kulüplerin oluşturulması ilk adımlardan biri olabilir. Ben kitabımla okullara sıkça gidiyorum ve çok da güzel bir etkinlik oluyor. Çünkü sinema herkese hitap eden bir sanat dalı, herkesi büyüsüne çekebiliyor ve hala da etkileyebiliyor. 

"ÇEVREMİ SEVİYORUM" KİTAP SERİSİYLE ÇOCUKLARA DOĞA SEVGİSİ

Bozdemir, çocukların doğaya, çevreye karşı duyarlılığını artırmak için "Çevremi Seviyorum" adlı seriyi ortaya çıkardı. Çevremi Seviyorum serisinde, Köpük Ülkesi, Renkli Eldivenler ve Kar Tanesi, Ağlayamayan Bulut, Renkli Penguen, Ajan Bilbo, Duman Çetesi, Dansçı Caretta, Koca Devin Koca Meyveleri, Zamanda Yolculuk, Son Kurşunkalem, Cin Atı, Çamsakız ve Hareketli Sakızlar, Uzaylı Çocuk, Mışıl Suyu, Ayakizi Ülkesi, Kıvırcıklar Dünyası,  Nasreddin Hoca derlemesi, Benim Trafik Kitabım, Küçük Sinemacılar ve  Eşsiz Kahramanlar adlı kitaplar yer alıyor. 

-Sadece sinema değil, çocukların çevreye karşı duyarlı olabilmeleri için de kitaplar yazdınız. Toplam kaç kitabınız var?

Yirmiyi geçti kitaplarımın sayısı. Tabii sayı değil nitelik benim için her zaman önemli olan. Evet doğa konusu çok hassas. Doğadan bir şeyleri alırken, koparırken, yok ederken yüz kere düşünmemiz lazım. Ama maalesef bu bilince ve saygıya sahip değiliz. Arkasını düşünmeden yok ediyoruz, bütün dünyada böyle bu! Ama dünya sadece bizim yaşadığımız zaman diliminden ibaret değil. Çocuklara ileride kirli ve bitik bir dünya bırakacağımızı düşünüyorum. Bu kadar da umutsuzum. O yüzden kitaplara sarıldım, çocuklara doğayı, önemini anlatmak zorundayız ama bunu tüketerek değil koruyarak yapabiliriz. 

"ÇOCUKLAR İÇİN OKULLARDA DOĞAYLA İLGİLİ KİTAPLAR OKUTULMALI"

-Sinemanın yanı sıra çocukların çevreye karşı duyarlılığını artırabilmek için neler yapılmalı?

Dediğim gibi bu konuda koruyucu ve kollayıcı kitaplar okutmak bir parçası. Mesela AVM’lere gitmek yerine parklara gidilebilir. En azından çocuğa büyük, sağlıklı, hayvanlarla ve ağaçlarla iç içe olduğu bir ortam hatırlatılabilir. Doğa kampları var, onlarla farkındalık sağlanabilir. Okullarda mutlaka doğayla ilgili kitaplar okutulup atölyeler yapılmalı. Zaten çocuğun özü doğaya dönük, onu koparmak yerine bir arada olmalarını sağlamak lazım. Bilinç, sağduyu ve koruma içgüdüsü bu konuda anahtar kelimeler olabilir.