1984 DİSTOPYASINDAN KORONA ÇIKIŞI!

Mavi ÇINAR 31 Mar 2020

Bir bilgeye zehirin ne olduğunu sormuşlar. İhtiyacın olandan fazla olan her şey zehirdir: Fazla güç, fazla yiyecek, fazla dinlenmek, fazla ihtiras, fazla korku, fazla sakinlik, öfke, fazla neşe, nefret hatta ve hatta fazla iyi niyet zehirdir demiş.

Biz bir kara mizahın tam ortasındayız. Distopyaların, üzerlerimize giriş ve gelişme bölümlerini yazdığı çocuklarız. Sonuçlarımızı oluşturmak ise hala elimizde. İhtiyacımız olan kudret yaratıldığımız özde. İnsan olmak üzerinden mevcutlarımızı ve mümkünlerimizi değerlendirmek için açıp bakmalıyız kendimize, mesleklerimize, ailelerimize, çocuklarımıza ve kitaplarımıza.

Bugün korona günleri!

Bugün “Sorun, dünyanın gerçek zenginliğini artırmadan sanayinin çarklarının nasıl döndürüleceğiydi,” diyen distopyası ile George Orwell’in 1884 romanının tam da ortasında, kitabın malum sonlarına erişmeden durma vaktiydi. Biz beceremedik virüs becerdi; durduk! Pekala şimdi, eşyadaki hikmete, evrendeki kesrete, kesretten dirilen vahdete yol alır mıyız bu “korona” ile? Alırız! Çünkü biz mümin olarak, distopyalar değil ütopyalara doğru dua ve amel etmekle mükellefiz.

Aslında mevcuda bakınca; 1984’deki “Yeni Söylem”in amacı olan düşünce sucunun ortadan kalkması distopyasını da dibine kadar yaşadık. Hem de suç ortadan kalktığı için değil düşünce ortadan kalktığı için yaşadık! Eşyalar koydu isimlerimizi, ederlerimizi... Değerlerimiz rakamlarla ifade edildi. Falanca villalarında oturan, falanca arabaya binen, falancadan giyinen, falancayla gezen insanlar olduk! Barış gibi görünen savaşlarda iradelerimizi öldürdük. Özgürlük gibi görülen “satın alma hakkı” ile yeme, içme ve barınmanın bedelini ömürlerimizle ödedik. Bilmeyi bile siyasi bazı bölünmelerin içinde onların karar verdiği istiflere göre edindik. Şundan isen bunu okursun dediler, öyle okuduk! Bir baktık ki en cahillerimiz akademisyenlerimiz oldu. Erdem ve bilgelik ise dağ köyündeki dedelerle sabah kahvesinde, namaz çıkışı çay içiyor şimdi bizden çok uzaklarda.

Durman gerekiyor, çünkü bize kalan tortu ile kitabın iddiaları örtüşüyor!

Durman gerekiyor çünkü 84’ün satırlarında, “Kendi çocuklarından korkmak, otuz yaşından büyükler için neredeyse olağan bir şey olup çıkmıştı” denilen diktelerin gerçekleştiğini izliyor ve spoilerini diri diri yaşıyorsun!

Günde 25 bin çocuğun açlıktan öldüğü gezegen başkasının gezegeniymiş gibi ısrarla hissedemediğin ölümü; üç ayda 25 bin 65 yaş üstü ölüm ile iliklerine kadar hissediyorsun! Çünkü ekrandaki bu simülasyon sana cips yerken parçalanmış çocuk cesetlerini izlemeyi öğretti! Çünkü; Orwell’in distopyasında “hiçbir şeyi kanıtlamak mümkün değildi. Ortada hiçbir kanıt yoktu.”… “Tek bilinen, kâğıt üzerinde bol keseden bot üretilirken, Okyanusya halkının belki de yarısının yalınayak dolaştığıydı.”

Korktun mu? Korktun! Çünkü güven hissini zedelediler!

“Savaşın amacı, toprak ele geçirmek ya da toprak yitirmeyi önlemek değil, toplum yapısının hiç değişmeden sürmesini sağlamaktır.” diye sürdürdükleri savaşların yuttuğu coğrafyalarda kalmaktan korktun! Ölmeyenlerden olmak karşılığında, burnuna kadar gelen ceset kokularını parfümlerle sindirdin.

“Big Brother seni izliyor” edebiyatından, korktun, ama bitti! Bitmediyse de bitmeli! Ya da bitsin lütfen!

Bu virüs sana hiçbir şey gösteremediyse; kötülerin ölmekten senden çok daha fazla korktuklarını göstermiş olmalı! Korkuyorlar çünkü kirliler! Türkçe yazmasından onur duyarak yaşadığım İhsan Oktay Anar’ın “Efrasiyab’ın Hikayeleri”ni bilir misin? Orada Cezzar Dede'nin ölüm karşısındaki tutumunu?  "Sen yakasına yapıştığın her insanı korkak mı sanıyorsun?” diyor ölüme. “Yoksa ölümsüz olduğun için korkusuzluğun yalnızca sana mı mahsus olduğunu düşünüyorsun? Benim dünyada tanıdığım en büyük lezzet hayat değil, insanlık! Her zaman olduğu gibi şimdi de, yaşıyor olmanın değil, insan olmanın zevkini çıkarıyorum." İşte kul olan insanın, kul olduğunu unutmuş olandan farkı burada başlıyor. Yaşıyor olmanın değil, insan olmanın tadını biliyoruz biz bu yüzden korkmuyoruz. Bu yüzden eğilmiyoruz. Bu yüzden yeni dünyanın temelleri bizim cesaretimizden yükselmeli.

Unutma: Zamanını ve dünyanı yavaşlattığında her ikisinin de daha çok sahibisin!

Unutma; onların, sömürü üzerine kurdukları bu sahnede, kukla olmaktan ancak ve ancak tüketmediğinde kuklacıya evrilirsin! Unutma; “Onlar bilinçli hale gelinceye kadar asla başkaldırmayacaklar ve başkaldırmazlarsa eğer asla bilinçli olamayacaklar.” dedikleri ve düşünmene izin vermedikleri sensin ve artık hayatını kendine geri vermelisin!

Yani sevgili insan; anlayarak, satın almayarak, “hayır” diyerek gerçekleştirebileceğin kolaylıkta bir devrimin hamisisin.

Sait Başer hocamın dediği gibi; kendi vicdanımızdan başlayıp en geniş çerçevede varlık ve Allah’a kadar “barışma”nın da tek yoludur anlamak. Eşyanın hakikati anlamak! Hakikatin insanını anlamak! “Cehil ile yapılan ibadettense ilim ile uyumayı tercih ediş” düsturundaki dehşetli ikaz; bu ikazı duymaktan alınan diklemesine hazzı anlamak! “Ey iman edenler iman ediniz” diyen Rab’dan başkasının aklı peşine gitmek bir yana; kendi aklının peşine bile, aklına akıl katmadıysan gitme diyen erdemi anlamak!

Hz. Ali gibi;

‘Görmediğim Allah’a tapmam’ diyen şahitlerin şehadetini anlamak!

Biiznillah…