AĞAÇLAR VE İNSANLAR...

Yüz yıllık taşlarla döşeli bu yokuştan çok çıkmışımdır. Önceleri dedemle babaannemin, sonra İlyas Sami amcamın oturduğu ata evimize.

Bu taşların her birinin üzerinde Hacıömeroğullarının izleri vardır. Babaannem öleli 34, amcam öleli 21 yıl oldu. Artık ne zaman çıksam beni üç dost karşılıyor. Yaprakları her dem yeşil seksen metrelik üç sahil sekoyası...

Abimin doğarken tıbbi yanlışlıklar yüzünden öldüğü yıl olan 1976'da babam babasının Akçaabat, Dürbinar mahallesindeki evinin bahçesine üç fidan dikmiş. Soyu tükenme tehlikesi olan bu ağaçlar şimdi araziden de deniz manzarasından da daha güzeller... Büyüyüp bizleri gölgesine alan bu sekoyalar sanırım Trabzon sahilindeki en büyük ağaçlar haline geldiler. Şimdi limon, portakal ve manolyalarla beraber onları bıraktık geride...

1970'te Çerkeş'te babamlar kaçakçı kovalarken jipi kullanan kişinin hatası yüzünden trenle çarpışmışlar. Karabük devlet hastanesinin doktoru yedi yerden kırılan bacağının kesilmesi gerektiğini söylemiş. Babam da bir kırık çıkıkçıya tedavi olmayı tercih etmiş. 1984'te Kastamonu'ya Orman Bölge Müdürü olarak dönünce de kırık çıkıkçı Rıfat Yılmaz'ı aramış ama öldüğünü söylemişler. Kuzören köyünde mezarını bulmuş, mezarına ağaçlar dikmiş...

Bizi de bir fidan gibi bu vatana diken adam 86 yaşına bastı ve hala pek baston kullanmıyor.

78 yaşındayken Dergâh dergisine bir yazı yazmış ve ona götürmüştüm. Yazı şöyle başlıyordu:

"1656 yılında 78 yaşındaki birisi Osmanlı Devleti'ne sadrazam oldu. Osmanlı'ya eski itibarını kazandıran bu kişi meşhur Köprülü Mehmet Paşa'dır... 78 yaşındaki birisinin başlattığı çizgi Osmanlı'ya önemli bir güç sağlamıştı".

17. Yüzyılın 78'i şimdinin 86'sına tekabül eder baba... Hayatı mı konuşuyoruz; bina dikmekten fazla ağaç dikmek gerek. Eğitimi mi konuşuyoruz; ağaç fikriyle beton düşüncesizliği arasındaki tezadı öğretmek lazım vazgeçmeden... Sağlığı mı konuşuyoruz, alternatif tedavileri araştırmak gerek.