AMERİKAN KABUSU III – 2008'DEN BUGÜNE

Küresel hegemonya sürecinin ikinci ayağı olan dolara dayalı finans sistemi idi. ABD dünya para arzını elinde tutuyordu.

Bundan önceki iki yazımda ABD’nin nasıl oluştuğu ve nasıl bir süper güce dönüştüğünü anlatmıştım. İbni Haldun’un dediği gibi: “Her kemâlin bir zevali vardır.” Yani her yükselişin bir de inişi vardır. ABD artık tepe noktayı geride bırakmış ve iniş halindeki bir güçtür. Cevaplayacağımız ana soru bu inişin tepetaklak bir düşüş ile mi yoksa yavaş ve planlı bir küçülme ile mi gerçekleşeceğidir. Önce 2008 Krizi ve sonrasını özetleyelim.  

2008 KRİZİ VE SONRASI

ABD’nin kemâli (süper güç olarak yükselişi) Bretton Woods ile kurulan Dolara dayalı finans sistemi ile NATO merkezli askeri hegemonyasına bağlıydı. 1990 sonrasında Küreselleşmenin etkisiyle süper güç olmasının temelini teşkil eden askeri ve finansal hegemonyası bütün dünyaya yayıldı. Soğuk Savaş artık bitmişti ve ABD bunu bir dünya hâkimiyetine dönüştürme stratejisi izledi. Artık tarihin sonu gelmişti, herkes liberal demokrasiye geçmeliydi, başka bir alternatif yoktu. Öte yandan dünya medeniyetler savaşına da girebilirdi. Burada medeniyeti, insanlığın aydınlık yüzünü, ilerlemeyi ve özgürlüğü Amerika temsil ediyordu. En büyük tehdit de İslam ülkelerinden bekleniyordu. Bu yüzden ABD “sözde özgürlüğü getireceği” bahanesiyle Somali’ye, Afganistan’a, Irak’a Libya’ya ve Suriye’ye haçlı seferleri düzenleyeceği bir stratejiyi uygulamaya başladı. Amaç tabii ki özgürlük getirmek değildi, amaç enerji yollarını kontrol altına almak ve bölgede küresel hegemonyaya direnen milli devletleri tasfiye etmekti. Bu iki sonuç doğurdu: Birinci olarak ABD silah kartelleri kâr üstüne kâr yaptılar ama bunun ceremesi bu ülkelerin perişan olan halkı çekti İkinci olarak ise dünya hâkimiyeti için gerekli olan askeri harcamalar için ABD’nin mali kaynakları yetersizdi. Bu iç borcun ve bütçe açığının her sene artması anlamına geliyordu.

Küresel hegemonya sürecinin ikinci ayağı olan dolara dayalı finans sistemi idi. ABD dünya para arzını elinde tutuyordu. Bütün uluslararası emtia ve menkul kıymet fiyatları dolar cinsindendi. Dolar arzının kontrolü, dünyada para akışının da kontrolü anlamına geliyordu. Ancak küreselleşme dediğimiz (halen devam etmekte olan süreç) sadece serbest mal ve hizmet ticareti ve uluslararası para hareketlerinin serbest olması anlamına gelmiyordu. Öyle olsa bile zaten ABD tek başına bu süreci yönetemezdi. Serbestleşen sadece para hareketi değildi, aynı zamanda bilginin ve fiziki sermayenin (yani fabrikaların) uluslararası hareketliliği söz konusuydu. Ciddi planlama yapan ve hedeflerini bu şartlara göre belirleyen bazı gelişmekte olan ülkeler bu sayede (yani doğrudan yabancı yatırımlarla)  hızla kalkınmaya başladılar. Bunların kalkınması yetmezmiş gibi büyük ölçekte üretim merkezleri genelde gelişmiş ülkelerin özelde ABD’nin sınırları dışına (çoğunlukla da Çin’e) taşındı. Gelişmiş ülkeler ve ABD’de nüfusun büyük kısmı reel artı değer üretmeyen hizmetler sektöründe istihdam edilmekteydi. Sanayi ve tarım sektörünün payı hızla düşüyordu. Üretimi istikrarla artan tek üretken sektör silah sanayiidir ki, onun sonuçları da bütün Orta Doğu için kâbus olmuştur. 2006 yılına gelindiğinde gelişen teknolojiyle birlikte dünyada üretimin küreselleşmesi, açıktan basılan doların internet hesaplarından sınırsız bir hızla dünyanın her tarafına akabilmesi ve en önemlisi Çin gibi yeni yükselen ekonomiklerin doların küresel arzı üzerinde söz sahibi olabilmesi ABD’nin kendi para arzını kontrol edememesi gibi bir sonuç doğurdu. Üstüne üretimin Latin Amerika ülkeleri ve Çin’e kayması da Amerikan Rüyasının dayandığı temel olan orta sınıfı çok zayıflatmıştı. Hem küresel piyasalarda hem de ABD’de artı değer olmadan kârlar elde ediliyordu.  Art değer üretim faaliyetinde temelde kullanılan işgücünün katkısına bağlı olarak ortaya çıkan ekstra değerdir. Kâr ise satış gelirleri ile maliyetin arasındaki farktır. Teorik olarak üretim olmadan artı değer olmaz. Ancak üretim olmadan aşırı kârlar elde edilebilir. Ancak bu aşırı kârlar kapitalist sistemin kimyasını bozacağı gibi arkada dayandığı bir artı değer (yani üretim) olmadığından uzun dönemde süreklilik arz etmez. Pek büyük ihtimalle de bir finansal krize neden olur. 2008 Krizinde de olan buydu.

10 SENELİK BOCALAMA DÖNEMİ VE SALGIN

2008 Krizi üzerine çok söz söylendi, ben de burada birçok defalar yazdım. Söylenecek ana söz şudur: Başta ABD olmak üzere bütün ülkeler para basarak, batık bankaları kurtararak krizin pisliklerini halının altına süpürdüler. Hâlbuki krizin sebepleri kapitalizmin yapısal problemleri olduğu kadar, aynı zamanda, küreselleşmeyle ortaya çıkan yeni dinamiklerdir. Uluslararası para hareketlerinin kontrol edilmesi, uluslararası bankacılık sisteminin yeniden üretken yatırımları destekleyecek şekilde örgütlenmesi, hem ulusal hem de küresel bağlamda planlamanın yeniden ekonomi politikasında yerini alması, 1946’dan beri oluşan sistemin yarattığı eşitsizlik, fakirlik ve işsizliğin çözümün için sosyal devletin ihyası, muhasebe sisteminin revizyonu ve bütün ülkeleri kapsayan genel bir silahsızlanma süreci zorunluydu. Bunlar olmadı. Aksine uygulanan finansal genişleme problemleri daha da derinleştirdi. Hem dünyada hem de ABD’de eşitsizlik, işsizlik ve üretimsizlik arttı. Amerikan Rüyası bitmiş ve artık hem Amerikalıların hem de Dünyanın Kâbusu olmuştu.

Kasabanın Şerifi Trump böyle bir konjonktürde iktidara geldi. 1990’dan 2016’ya kadar sürekli ekonomik ve siyasi gücü azalan reel üretici sektörlerin, küçük orta boy işletmecilerin, çiftçilerin ve Amerikan rüyasına inanan standart Beyaz Anglo-Sakson Protestanların oylarını topladı. Vaatleri de üretimi yeniden ABD’ye kaydırmak, dış ticarette korumacı politikalar uygulamak, askeri harcamaları azaltmak gibi ABD’nin dünya imparatorluğu iddiasından vaz geçtiği anlamına gelecek politikalardı. Aslında ABD için yeni bir izolasyonist politikayı savunuyordu. Bu da ABD’nin dünyanın en güçlü devleti olmasına rağmen artık sadece bir bölgesel güç olması anlamına geliyordu. Aslında bu da zorunluydu. Çünkü ABD’nin gücü bir dünya imparatorluğunu karşılayacak bir düzeyde değildi. Ne demişti İbni Haldun: “Her kemâlin bir zevali vardır.” Yani Amerika’nın yükselmesinin sebepleri (askeri ve finansal hegemonya) onun düşüşünün de temel sebebidir.

Aslında Trump bütün kısıtlamalara rağmen kısmen başarılı da oldu. İşsizlik azaldı, büyüme arttı… Ancak hiç beklemedikleri bir anda salgın patladı. Kasabanın Şerifi bir tercih yapmak zorundaydı: ya daha az ölüm ana daha yüksek işsizlik, ya da daha fazla ölüm ve daha az işsizlik. Trump ikinciyi seçti. Ancak hastalık sadece Amerika’yı değil bütün dünyayı vurdu. Bütün ülkelerde işsizliğin artması bu süreçte kaçınılmazdır. Nitekim ABD’de (en az karantina tedbirlerine rağmen) işsizlik patladı. Ölüm sayıları düştü mü? Hayır… Bu ABD tipi kapitalizm öyle acımasızdır ki işsizler de, salgında ölenler de ağırlıklı olarak ABD’nin gariban kesimleri, siyahiler ve Latin Amerikalı göçmenler arasındadır. Yılların biriktirdiği bütün sıkıntılar George Floyd’un ölümü ile birlikte bir patlamaya yol açmıştır. Bu arada bizim Batı hayranı ve Türk Devleti’ni acımasızlıkla, sertlikle suçlayan arkadaşlar da polis nasıl olurmuş, bu süreçte gördüler. Hayran oldukları Batılıların, mesele kendi ülkelerinin bekası olduğunda, insan hakları, demokrasi ve özgürlük sloganlarını nasıl rafa kaldırdığını gördüler… Bundan sonra gözleri açılır mı? Zannetmem… Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur.

 ABD YIKILIR MI?

Ben ABD’nin yıkılacağını düşünmüyorum… Çünkü ABD yıkılırsa dünya sistemi de yıkılır.  Başta Çin ve Rusya olmak üzere kimse ABD’nin yıkılmasını istemez. Olacağı şudur: Büyük güçler arasında bir uzlaşma tesis edilir. Güç alanları belirlenir. Artık ABD’nin tek kutuplu dünya rüyası resmen de sonlanır ve ABD zayıflamakta olan ama hala daha çok güçlü olan bir bölgesel güç konumuna düşer. Trump seçimi kazanır mı? Evet… Hem iç hem de dış konjonktür bize bir dört sene daha Kasabanın Şerifi’ni yazacağımızı müjdelemektedir.

Hayırlı Cumalar.