TDV sağ 160x600


AVRUPA'DA GÜVENLİĞE YÖNELİK 3 MESAJ: PUTİN, MACRON VE ERDOĞAN NE DEDİ?

Bu hafta Avrupa güvenliğine yönelik mesajların verildiği bir hafta oldu.

Bu hafta Avrupa güvenliğine yönelik mesajların verildiği bir hafta oldu. II. Dünya Savaşı’nın bitişinin Zafer Günü etkinlikleri ile Moskova’da kutlanması dolayısıyla 9 Mayıs’ta Putin’in yapacağı konuşma ile ilgili bir beklenti zaten vardı. Kimse bu beklentiye tam olarak isim koyamamıştı, zira kimileri Rusya liderinin Ukrayna’da Rusya’nın sürdürdüğü özel operasyonun amacına ulaşıp bittiğini ilan etmesini bekliyordu, kimileri de Rusya’nın özel operasyondan savaşa geçişinin ve topyekûn seferberliğin ilanını. Birbirine 180 derece zıt bu beklentilerin elbette Ukrayna savaş sahasında Rusya’nın ne kazanıp-ne kaybettiğinin belirsizliği ile bir ilgisi var. Bir seviyeden baktığınızda Rusya’nın kayıplarının, en başta da statü kaybının telafisi, neredeyse imkânsız gibi görünüyor; bir başka seviyeden baktığınızda Rusya’nın doğu ve güney Ukrayna’da kazandığı kontrol alanının -bir şekilde korunması halinde- elde edebileceği sınırlı da olsa kazançları listelemeniz gerekiyor. 

Yeni revizyonist

Bu belirsizliğe eşlik eden çok açık, çok net bir gerçeklik de var: Rusya 2022 savaşı ile beraber uluslararası politika ve Avrupa güvenliğinde revizyonist bir devlet olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Batı’nın Rusya’nın kuvvet veya kuvvetsizliğinin getirebileceği meydan okumalara karşı sürdürülebilir bir stratejisinin de inşa edilmesi gerekmektedir. Moskova’nın ötekileştirilmesi ve sınırlandırılması kâğıt üzerinde başarılı ve manalı stratejiler olarak duruyor ama Moskova’nın “nerede, nasıl” sınırlandırılacağının inisiyatifini ABD’ye bıraktığından beri Avrupa’da da huzurlu günler geçirilmiyor. Çünkü henüz Rusya’nın revizyonist olarak etiketlendiği ve bu yeni tür revizyonizme yönelik safların tam olarak belirlendiği bir Avrupa güvenlik mimarisi ortada yok. Trans-Atlantik kalesinin ya da Avrupa kalesinin bir burcunu orada, bir kapısını burada görüyoruz, çizilmiş haritalar üzerinden Rusya-Baltık, Rusya-Merkezi ve Doğu Avrupa sınırlarına bakıyoruz ama hala bu kadar belge ve haritaya rağmen Avrupa güvenliğinin tam şekli-şemaili zihnimizde canlanmıyor. Rusya’nın Zafer Günü’nde Putin’in iki uçtan birine doğru meyledeceğini ve işleri Batı/Avrupa için rahatlatacağını düşünenler bu açıdan yanıldı. 

Putin’in Zafer Günü konuşması

Putin’in zafer günü konuşmasını “temkinli” ve Ukrayna Savaşı’na giden yolda yaptığı ulusa sesleniş konuşması ile karşılaştırıldığında “ılımlı” bulanların sayısı hiç de az değil. Bu ılımlılık/temkinlilik halinin yüzeysel bir temkinlilik hali olduğunu da söylememiz gerekiyor-ki Putin tarihsel referans ile bu söylemi tutarlı hale getirmeye çalıştı. Elbette II. Dünya Savaşı’nın bitişinin kutlandığı bir konuşmada II. Dünya Savaşı, Rusya ve Nazi Almanyası/Faşizm arasındaki ölümcül mücadeleye referans vermek abes bir durum değil. Ancak Putin, bu referansı iki hususun altını çizmek için kullandı:  

i- II. Dünya Savaşı’nda Rusya ve Batılı bazı aktörler -ABD dahil- beraber savaşmışlardı. Dolayısıyla bir iş birliği anı yaşanmış, gelmiş ve geçmişti. Putin gelecekte Batılı savaş gazilerini yeniden Moskova’da görmek istediğini söylediğinde, bu iş birliği alanının önemini Batılılara hatırlatıyor. Öte yandan Kremlin, Ukrayna Savaşının doğasını Rusya-Batı mücadelesine oturtmaya devam ediyor. Putin’in konuşmasının adresi de Ukrayna değil Batı başkentleri. Savaş öncesi NATO ve ABD merkezlerine gönderilen mektuplara yapılan atıf, Rusya’nın bu savaşı hala Avrupa güvenlik mimarisinin revizyonunun bir parçası olarak gördüğünü gösteriyor. 
ii- Putin konuşmasında, II. Dünya Savaşı’nda SSCB’nin cephe ve cephe gerisinde yaptığı fedakarlıklara süren korkunç savaş ile Dobass’da yaşananlar arasında bir koşutluk kurdu. Bu da Rusya’nın Donbass ve uzantısı güney Ukrayna’ya sıkışan cepheye ne kadar önem verdiğini gösteriyor. Böylece Putin, Moskova’nın yıpratma harbine dayanabileceği mesajını veriyor-ki II. Dünya Savaşı’nda dayanmıştı ve bu referanslar üzerinden Moskova’nın saldırgan olarak ortaya çıktığı gerçeğini altüst ederek aslında Batı’nın mevzilenmesi karşısında savunmada bir aktör olduğunu söylüyor. 
Kremlin’in bu söylemi yeni değil, şu ana kadar bunu tutarlı ve inandırıcı hale getirmeyi de başaramadı. Ancak verilen mesaj yani Moskova’nın Batı’nın saldırılarına karşı direneceği mesajı- ki Ukrayna güçleri ofansif bir taktiğe doğru kayarken geldi-, tutarlı olmasa da savaş özelikle uzama eğilimindeyken Avrupalı aktörler için son derece rahatsız edici. 

Macron’un Avrupa Siyasal Topluluğu önerisi

Macron’un 9 Mayıs Avrupa Günü’ne denk gelen önerisi, yani yeniden Avrupa Siyasi Topluluğu fikrine geri dönülmesi önerisi aslında Putin’in konuşmasının biraz gölgesinde kaldı. Zira Avrupa’nın Geleceği Konferansı Sonuç Raporu bağlamında yapılan bu öneri pek çok gözlemci için Ukrayna Savaşını bitirebilecek bir öneri değil. Anlaşılan Macron da durumun farkında olacak ki kapı arkasından Rusya’ya onurlu çıkış için Ukrayna’da toprak kazanması önerisi getirmekle suçlanıyor. Macron’un Rusya- Washington ve Kiev arasında kanat çırpmakta çok başarılı olmadığı belli ama bu getirdiği önerinin önemli olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Fransız Cumhurbaşkanı öncelikle bu öneriyi getirirken Avrupa Birliği'nin tek başına Avrupa halklarının ihtiyaçlarına yanıt vermeye yetmeyeceğini belirtti. Sonra AB'nin reforme edilmesi gerektiğini söyleyerek "Avrupa Anlaşmaları 'nın çağın gereklerine uyarlanmasını ve Avrupa Siyasi Topluluğu'nun kurulmasını önerdi.

Bu “çok vitesli Avrupa” fikrinin yeniden canlandırılması demek aslında. Fransa hem AB bürokrasisinin 27 ülkeyi ikna mekanizması olarak işlemesinin getirdiği zorluğun farkında- ancak Ukrayna Savaşı uzadıkça AB siyasi kopuşun yaşanmadığı, karar alabilen bir Avrupa imajına ihtiyaç duyuyor. Hem de Ukrayna ve Moldova gibi ülkelerin Birliğe üyeliğinin yıllar değil 10 yıllar alabileceği çoktan ifade edildi. Dolayısıyla AB ile birlikte çalışabilir dış halka ülkelerinin- ki burada ismi zikredilmese de akla doğrudan İngiltere ve Türkiye geliyor- ortak bir Avrupalılık çerçevesine, daha kurumsal bir şekilde bağlanması ya da AB’yi terk edecek ülkelerin bu ortak alanda Avrupalılığa bağlı kalması düşüncesi var. Bu önerinin kurumsal çerçevesinin dizayn edilmesi elbette çok kolay değil. Brüksel’in Stratejik Pusulada ilan ettiği çerçeveyi benimseye devam etmekle beraber, 27 ülkenin ortak karar alma yöneliminin içinden geçtiğimiz hassas süreçte kopuş ve uzaklaşma endişelerine kapıldığı da bir gerçek. Geçen hafta 6. Yaptırım paketi önerisin başlattığı tartışmaları yazmıştık. Bu çerçevede Macron birlikte çalışılabilecek, AB kurumlarına bağlı olmadığı için hareket serbestliğine sahip dışardakilerin aslında AB’nin ve Avrupa’nın daha özerk geleceği için önemli olduğunu vurguluyor ve onları içerdekilerle koordineli hareket etmeye itecek bir formül arıyor. Bu noktada Macron’un en önemli sorunu sadece Birlik içerisindeki fikir ayrılıkları ya da yavaşlık değil, Brüksel’in bu dönüşümü yapabilecek iradeye sahip olduğu konusunda güvenirliği ve inandırıcılığına duyulan şüphe.

Erdoğan’dan güvenliğin bölünmezliği vurgusu

Bu arada önemli bir gelişme NATO cephesinde yaşandı. Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliği bir süredir dillendiriliyordu. İki ülkenin güvenlik ve caydırıcılık arzusu ile NATO’ya yönelmesi hem doğal hem de NATO genel sekreteri açık kapı politikası gereği ve iki ülkenin üyeliğinin NATO’ya kuzey Avrupa’da sağlayabileceği hareket alanı dahilinde bu iki ülkenin üyeliğe başvurmasını hoş karşılayacağını çoktan açıkladı. NATO ve İki Kuzey Avrupa ülkesi arasındaki sinerjinin stratejik nedenlerini bir başka yazımızda ele alacağız. Konunun birden ısınmasının sebebi, 13 Mayıs’ta Sayın Erdoğan’ın bu süreçte Türkiye’nin onayının garanti olmadığı yönündeki hatırlatması. Erdoğan, Kalın ve Çavuşoğlu gibi konuya açıklık getiren yetkililer meselenin özünün açık kapı politikasına karşı çıkmak olmadığını belirtiyorlar. Mesele, Rusya bastırırken bir pazarlık yapmak meselesi de değil. Mesele şu, eğer NATO Putin ve Macron’un yukarıda andığımız mesajlarının verildiği Avrupa’da güvenlik mimarisinin ana damarlarından biri olacaksa o zaman tüm üyelerinin “güvenliğin bölünmezliği” ilkesini beğensinler veya beğenmesinler tüm kalpleriyle benimsemeleri gerekiyor. Eğer bu ilke, yani Türkiye’nin güvenlik ihtiyaçlarının karşılanması konusunda bir şüphe ortaya çıkarsa NATO sadece yeni üyelerin içine alındığı boş bir kabuktan farklı olmaz. Bu nedenle NATO’nun güçlenmesi bu üyelik süreçlerinde Finlandiya ve özellikle İsveç’in PKK -yani Rusya tarafından da kullanılma potansiyelini hala taşıyan bir terör örgütü- konusunda verecekleri karara bağlıdır. Bu karar samimiyetle verilmeden bu ülkelerin üyelikleri NATO’nun zayıflamaması gereken bir dönemde NATO’yu zayıflatır.