Kuveytrk_
Kuvyt


BAŞI DÖNDÜRECEK KADAR HIZLI AKAN GÜNDEM

Bazen bu memlekette zamanın farklı fizik kurallarına tâbi olduğunu düşünüyorum.

Bazen bu memlekette zamanın farklı fizik kurallarına tâbi olduğunu düşünüyorum. Gündem o kadar hızlı değişiyor ki… Neyi yazacağımızı, neyi konuşacağımızı şaşırdık… Son bir hafta içinde üzerinde birer yazı dizisi yazılacak konular birikti: Merkez Bankası Başkanı’nın değişmesi, Maliye Bakanı’nın (benim kanaatimce) teamüllere uymayan istifası, Biden’ın Başkan seçilmesi, Karabağ’da can kardeşlerimiz Azerbaycan ordusunun büyük zaferi, Ağbal ve Elvan’ın ne yapabilecekleri… Bugün hepsine biraz değineceğim. Bu arada İmam-ı Ebu Yusuf’un fikir ve ifade özgürlüğü, seçime ve yargı bağımsızlığına dayalı anayasal düzen isteği ve vurgusundan da bahsedecektim, onu da unutmadım. Bu vesileyle son bir hafta içindeki hızla akan gündemin zorunlu olarak getirdiği bazı sorular var: Artık her tür emaresi açıkça görülen krizin siyasi, iktisadi ve toplumsal sebepleri nelerdir? Önümüzdeki dönem Türkiye’de nasıl bir değişim gerçekleşmelidir ki, hepimizin gönlünde yatan bireysel özgürlüğün ve milli bağımsızlığın bir arada yaşandığı müreffeh ve güçlü bir toplum olabilelim? Önümüzdeki yazılarda bir müddet bu temalar üzerinde duracağım.

***

Öncelikle Türklerin son Başbuğu ve son Mareşali, Cumhuriyetin kurucusu, Zübeyde Ana’nın “Mıstafası”, her kesimden Türk vatandaşının resmi törenlerin soğuk protokolünden bağımsız olarak içten gelen bir sevgi ve saygıyla lider kabul ettiği Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 82’inci ölüm yıldönümü nedeniyle onu saygı, minnet ve sevgiyle analım. Ben evde bir Yasin okuyup ruhuna hediye ettim. Siz de en azından bir Fatiha okuyunuz… Allah ruhunu şâd, mekânını Cennet etsin…

***

ŞAH İSMAİL SAFEVİ VE YAVUZ SULTAN SELİM KARABAĞ’IN FETHİNDE BERABERDİLER!

Bundan 500 yıl önce jeo-politik sebeplerden karşı karşıya gelen Türk milletinin iki büyük mareşal ve kahramanının, Yavuz Sultan Selim Han ve Şah İsmail Safevi’nin ruhları bugün beraberce Karabağ Fethi’ni izliyorlar. Sırf onlar değil: Mete Han’ın, Bilge Kağan‘ın, Sultan Alparslan’ın, Fatih’in, Erivan Fatihi Sultan Dördüncü Murad Han’ın, Atatürk’ün, Mehmed Emin Resulzade’nin, Ebulfeyz Elçibey’in, Haydar Aliyev’in ruhları da bugün Azerbaycan ordusunun kahramanlarını izliyor. Muhterem Prezident Cenapları İlham Aliyev’i ve bütün Azerbaycanlı “gardaşlarımı” yürekten tebrik ediyorum. Sizin canınız bizim canımız, sizin vatanınız bizim vatanımız!

“Azerbaycan çok yaşa, kılıcın değsin arşa!”  

ALBAYRAK EKONOMİDE NE YAPMAK İSTEDİ?

Türk medyasında Sayın Albayrak hakkında şu geçen bir buçuk sene içinde lehte ve aleyhte çok şeyler yazıldı. Özellikle Cumhurbaşkanı’nın damadı olması üzerinden salvolara tâbi tutuldu. Ben magazin muhabiri değil, bir iktisat hocasıyım. Benden bu tür konularda yorum beklemeyin. Ancak ben Sayın Albayrak’ın ekonomi yönetiminde ne yapmak istediği, niçin yapamadığı ve nerede hatalı olduğu hakkında yazacağım. Umarım ki bu analiz ileriyi görmek açısından hem Hükümete hem de vatandaşlarımıza ışık tutacaktır.

2018’de Sayın Cumhurbaşkanı seçimleri kazandığında Albayrak da Bakan olarak atandı. İki önemli bakanlığın birleştirilerek emrine verilmesi onu, adeta, olağanüstü dönemlerin süper yetkili bakanları benzeri bir konuma getirmişti. Seçimlerin tozu daha kalkmadan 2018 krizi patladı. Tam 2020 toparlanma yılı olacak derken korona belası çıktı. Dahası, ülkemizin etrafı ateş çemberi ile örülmüştü. Böyle bir konjonktürde, Albayrak gibi süper yetkilerle donanmış bir bakan ne yapmalıydı, ne yapmak istedi, niye yapamadı ve hatası neydi? Bu soruları teker teker cevaplayayım…

2018 krizinde Albayrak ne yapmalıydı?

2018 yılında her “yerli ve milli krizde” mutat olduğu üzere döviz kurlarının ani fırlaması ile kriz başladı. Böyle durumlarda tıpkı “yüksek ateşli hastalarda” olduğu gibi, ilk önce ateşin düşürülmesi gerekirdi. Bu da politika faizinin yüzde 24’e çekilmesi ile sağlandı. Ancak daha sonraki dönemde Merkez Bankası Başkanı faizleri daha aşağıya indirmiyor diye görevden alındı ve yerine Sayın Albayrak’a yakınlığı ile bilinen Murat Uysal atandı. Onun yönetiminde Merkez Bankası politika faizini 1 sene içinde yüzde 24’ten yüzde 8,25’e indirildi. Hâlbuki herkesin bildiği gibi ateş düşürüldükten sonra, ateşin gerçek sebebi olan hastalığın tedavi edilmesi gerekirdi. Burada, Türk ekonomisindeki ateş yüksek spekülâtif hareketler ve panik duygusudur. Ana hastalık ise yüksek cari açıktı. Türk ekonomisindeki genetik bozukluk, yani yapısal ekonomik problem de, dış borca bağımlı bir ekonomidir. Sayın Albayrak ve Hükümetin yapması gereken faizleri düşürmek yerine ilk önce cari açığı kalıcı olarak düzeltecek önlemlerin alınması, sanayi ve dış ticaret politikalarında ihracata yönelik kalkınma stratejisinin oluşturulması, 2018 krizinin bütün etkileri silinene kadar da, en azından yüzde 12-13’lük bir politika faiziyle devam etmesiydi. (NOT: Burada ben, para politikası stratejisinin kökten değişmesi yönündeki kanaatimi koruyorum, ancak, bu yazıda buna değinmeyeceğim. Mevcut enflasyon hedeflemesi stratejisinin içinde kalınarak ne yapılabilirdi, onu anlatmak istiyorum. DMD.)

Albayrak ne yapmak istedi?

Sayın Albayrak faizleri düşürerek parasal genişleme, dolayısıyla kredi genişlemesine yol açan bir politika izledi. Bu politikanın amacı içeride ekonomik durgunluğu azaltmak, yeniden büyüme dinamiklerini harekete geçirmekti. Ancak, temel yapısal problem üretim ve finansmanda dışa bağımlılık iken, içeride para basarak büyüme sürecine giderseniz, hem ithalat ve cari açık artar, hem de döviz kurunun yeniden yukarı fırlaması ihtimali belirir. Yani ateş düştükten sonra hastaya ilaç vermezseniz, hastalık tedavi edilmez, bir de hastalığı kuvvetlendirecek politikalar uygularsanız, ateş yani kur yeniden yükselir. Sayın Albayrak belki kuru yüksek tutarak ihracatı arttırmak ve cari açığı cari fazlaya dönüştürmek istedi. Bu da, ancak belli şartlarda, kabul edilecek bir politikadır. Benim anladığıma göre müstafi Bakan ve yoldaşı Merkez Bankası Başkanı kur artışı ile cari açığı kapatmayı düşünüyorlardı.

Albayrak niye yapamadı?

Eğer ihracat ve ithalatın döviz kuruna duyarlılığı yüksekse, ithalatın milli gelire ve ihracatın da dış dünya gelirine duyarlılığı düşükse bu politika beklenen neticeyi doğurur. Yani kur artışıyla cari açığı uzun bir süre boyunca kapatabilirsiniz. Bunun için özellikle ithalatın içinde zorunlu mallar ithalatı (doğal gaz, petrol, yatırım malları ve teknolojik mal ve hizmetler) kaleminin payının düşük olması gerekir. Ancak Türkiye’de durum tersidir. Sevgili meslektaşım Dr. Ertan Ersoy’un bir çalışmasında net olarak ortaya koyduğu gibi Türk ekonomisinde ihracat ve ithalatın kura duyarlılığı düşükken, ithalatın milli gelire ve ihracatın da dış dünya gelirine duyarlılığı yüksektir. Korona süreci de üzerine eklendiğinde, kurdaki yükseliş ihracatçıları ancak başabaş noktasında (sıfır ekonomik kârda) tutmuştu. Kurdaki yükselişin olumlu etkisi dış dünya gelirindeki daralmanın etkisini ancak karşılayabilmişti. Buna mukabil, ithalatta kur artışının yarattığı ithalatı azaltıcı etkiden çok daha yüksek miktarda genişleyen kredinin yol açtığı ithalatı arttırıcı etki söz konusuydu. Netice de hastalık tedavi edilmek istenmiş ancak yanlış ilaç uygulandığı için hastalık tekrar nüksetmiş ve hastanın ateşi de yükselmişti.      

ELVAN VE AĞBAL’DAN BEKLENTİLERİM NEDİR?

Maliye Bakanlığı’ndaki uygulamalarına genel politika stratejisi olarak taraftar olmasam da, yeni Başkan Naci Ağbal, Maliye bürokrasisinden gelen, devlet umuru görmüş, teamülleri bilen ve tecrübeli bir teknokrattır. Yine, yeni Maliye Bakanımız Lütfi Elvan da, benzeri şekilde bürokrat kökenli ve siyasette bakanlık tecrübesi de olan bir siyasetçidir. Her ikisinin de ortak tarafı mazbut (yani kamu açığı vermeye karşı olan) ekonomi politikalarının savunucusu olmalarıdır. Bu anlamda, benim kanaatim bu ikilinin ilk olarak ateşi düşürmeyi hedefledikleridir. Bu anlamda 19 Kasım’da gelecek olan kararın en az yüzde 13’lük bir politika faizi olacağını (yani bu en az 250 baz puan faiz artışı demektir, DMD) beklemekteyim. Bunun sonucunda dolar kuru 7,25 seviyesine kadar düşer. Daha sonrası Elvan’ın yönetiminde maliye disiplinini arttıracak ve bütçe açığını kapatacak önlemler olacaktır. Bu da kamuda yeni işe alımlar ile kamu harcamalarının azaltılması, vergilerin arttırılması demektir. Öte yandan Merkez Bankası da döviz rezervlerini iyileştirmek için çeşitli araçlarla piyasaya müdahale edecektir. Bu yönde de kamuoyunda ciddi bir beklenti oluşmuştur. Ancak, eğer 19 Kasım’da Ağbal bu yönde adım atmazsa, beklentiler boşa çıkar ve ateşin – yani kurun- tekrar yükseldiğini görürüz. Bu vesileyle Elvan ve Ağbal’ı tebrik eder, başarılar dilerim.

Hayırlı Cumalar.