​BAŞIMDA DELİ SORULAR…

Murat BAŞARAN 23 Haz 2017

Serde reklamcılık da var.

Serde reklamcılık da var.

Dolayısıyla anma, kutlama, festival, fuar ve benzeri aklınıza gelebilecek her türlü sosyal faaliyetin duyurusuna baktığım zaman, işin içinde ne kadar “malı götürme” uyanıklığı, ne kadar “dikkat çekme/ prestij” endişesi ve ne kadar halka ve hakka hizmet niyeti olduğunu sezebiliyorum.

Yapılan iş alenen ticari bir işse zaten sözüm yok. 

Fakat işin içine özellikle maneviyat, kültür, eğitim gibi hassas konular girince, yapılan apaçık “kutsalları pazarlama” işine dönüyor.

Şimdi 15 Temmuz’un sene-i devriyesi yaklaşırken elbette o bir tarafı ihanet ve yüz karası olan diğer tarafı vatanseverlik ve yüz akı olan darbe teşebbüsüyle ilgili unutmamak ve daha iyi anlamak adına birçok şey yapılacak.

Geride bıraktığımız bir yıl içinde 15 Temmuz adına yapılanları görünce çok da ümitli olamıyorum.

Gerçek kahramanlığın içinde asalet, fazilet ve hicap vardır ki; kahraman olup ta “Ben kahramanım!” diyene rastlayamazsınız. 

Halbuki ortalık “o gece ilk tweeti ben attım/ sokağa ilk ben çıktım” diyenlerden geçilmiyor.

Doğruysa bile bunu reklam etmek en hafifinden “ayıp”tır. 

“Tankın altına yatan adam!”, “Namluya kafa atan kahraman” yollu sloganlarla bazı arkadaşları Amerikan Panayırı mantığıyla şehir şehir gezdirip teşhir etmek ve konuşturmak ameliyesi, darbeden üç gün sonra darbe kitabı yazıp pazarlayanların tüccarlığından farklı değildir. 

Bu adi fırsatçılara prim vermek/ dur dememek, o gece yazılan destana gölge düşürüyor.

Televizyon ekranlarını parselleyen “çakma kanaat önderleri”nin, belediyelerin, kamu kurum ve kuruluşlarının düzenlediği panel, konferans ve açık oturumlarını da parselleme kavgaları, anlatacakları gerçeklerin toplumu aydınlatma heyecanından değil, çok yönlü menfaat aşkından olması insanın canını acıtıyor.

Bedava seyahat edip ağırlanıyorsun. Varsa kitaplarının satışlarına fayda sağlıyor. Dönüşte de zahmetinin karşılığı olarak cebine bir zarf sıkıştırılıyor. (Tesadüfen başıma geldi. Oradan biliyorum. Zarfa önce şaşırıyorsun, utanıyorsun. Fakat alışabilenler sonrasında kalınlığı için pazarlık ediyorlarmış. Bu kısmını duydum.)

Her faaliyete hem gazeteci ve hem reklamcı gözüyle bakmak yoruyor insanı.

Yollarda belediyelerin afişlerini gördüğüm zaman sorular üşüşür beynime: Ne maksatla düzenlenmiştir? Kaça çıkar? Kim ne götürür? Vatana millete faydası ne olur?

Bir örnek vereyim reklam dünyasından. İki milyonluk reklam ve tantana ile doğudaki bir hastaneye 3 tane kuvöz bağışı için kampanya düzenlenir. Kuvözlerin fiyatı 100 bin lirayı bulmaz. Maksat o reklamı yaparak sosyal sorumluluk projesi adı altında markaya sempati kazandırmaktır. Hastane ve bebekler kimsenin umurunda değildir. 

Para için yapılabileceklerin bir sınırı olmalı diyeceğim ama olmadığını hepimiz biliyoruz.

Devletin verdiği telefondan milyonlarca liralık gevezelik faturasını devlete ödeten ve sonra da utanmadan sıkılmadan elinde “adalet” dövizleriyle yürüyen ve yeni bir gezi kalkışması için nabız yoklayanların vatana bağlılıklarını nasıl sorguluyorsam, kendimi de, mesleğimi de, birlikte yürüdüklerimi de sorgularım.

Bizi dışarıdan yıkamazlar…

Yeter ki içimizdeki hainlere göz yummayalım. 

Vatan için ölümü göze alan bu mübarek millet için, para için her şeyi satabilecek tıynette olanlara karşı “gevşek” davranamayız.

Bir fotoğrafta anormallik varsa, sebebini sormak boynumuzun borcudur.

Bu ülkede televizyona çıkacak aydın sayısı 25-30 ile mi sınırlıdır?

Bu ülkede konferans verecek uzman sayısı o ekrana çıkanlar ile mi sınırlıdır?

Her biri ayrı sosyo-kültürel çevrelerde iş tutan fakat ortak özellikleri “mealcilik” olan sözde din adamları hidayeti “Hidayet”in evinde mi bulmuşlar? Bu felsefeci ve anti gelenekçi takımın külliyede itibar görmesinin sebebi ince midir, kalın mıdır?

Ehl-i sünnet yolu için çırpınan Yusuf Kaplan ağabeyimiz, kendisine geçmiş olsun ziyaretine gelen Cumhurbaşkanımıza soruverseydi keşke.