TT_Ekim


BU KIZ MASKESİZ!

Dünyanın aynı anda evlerinde kalmalarını hayretle izliyordu.

Dünyanın aynı anda evlerinde kalmalarını hayretle izliyordu. Bazen, izlediği bu durumun içinde kendini de izliyordu. Sakindi, sabırlıydı, değişimi çoktan kabullenmişti. Lakin, çevresindekilerin ezici telaşlarını, yıkıcı korkularını, fakir paylaşımlarını anlamakta zorlanıyordu.

Masanın üzerindeki fotoğraflara karışmış ‘maske’yi eline aldı. Geçmişin keskin tanıkları fotoğraflarla, geleceğin belirsizliğine tanıklık eden maske, bugünün yeni olgusu olarak yan yana duruyordu. En yakınındaki sevgi dolu dokunuşları gülümseyerek kabul ediyordu. Evini dış dünyaya açan perdeyi çalıştırdı. Beraber dinlenilen son şarkı odaya sığamıyordu. ‘Agathe Jazz Quartet Sahnesi’, “Hit the Road Jack” diye haykırıyordu. Brezilyalı Fransız sanatçı, şarkının içinde, tüm bedeni ve mimikleriyle sesine, sahnesine, kendisine aitti. Belki de o anda, ‘KOVID19’u kovarcasına, birçok kişiyle birlikte söylüyordu. Kim bilir, diye mırıldandı. Küçücük kalan hayatlardaki genişlemeyi görebiliyor olmaktan hep heyecan duyuyordu.

Agathe Iracema’yı incelemeye başladı. Sanki lise gösterisinde arkadaşları piyano, kontrbas ve davul şarkı söylüyordu. Dansı, sesi gibi kendisiydi. Kablolu mikrofonu tutuşundaki estetik, tanıdık geldi.
Caz icrasının üçüncü bölümündeki genişlemeyi, her bir enstrüman ayrı ayrı yorumluyor ve sahneyi sırayla terk ediyordu. Agathe’ye kalan sahne, seyirciyle birlikteliğe dönüşüyordu. Bu kızın yolculuğundan heyecanlandı.

Maskesizdi!

Elindeki siyah beyaz fotoğrafına döndü. Bu fotoğraf olmasaydı, henüz küçük bir kızken sahnede şarkı söylediğini asla hatırlayamayabilirdi. Artık kendisiyleydi:

Arkadaşlarının okul formasıyla dolaştığı bu merdivenlerde, kum rengi döpiyesiyle dolaşıyor olmak, heyecanlanmasına neden oluyordu. Kırmızı ayakkabıları, sanki, yere sağlam basmasını sağlıyordu. Salon dolmuş olmalıydı ki sahne arkasına taşan kalabalık, fotoğrafın sol köşesine yığılmıştı.

Hangi şarkıyı söylediğini hatırlayabilmeyi istedi. Ancak, mikrofon tutuşundaki rahatlık ve estetiğin farkına varınca, sevdiği bir şarkı olduğunu anladı. Arkasında kalan öğretmenini görmeden, bir nota sehpasından destek almadan şarkısını okuyordu. Bir bacağının havada oluşunu sevdi. Zira, müziğin içinde olmalıydı. Tamamen kendisi olarak şarkı söylerken, şarkı söylemeyi çok sevdiğini sevdi. Sesini diyaframdan çıkarabilmek için başını, bedenini, sanki teknik bilir gibi kullanıyor olmasına şaşırmadı. Bir insan, kendisi olarak şarkı söylediğinde, kendi tekniğini de bulabiliyordu. Nitekim, yıllar sonra şan öğretmeni birkaç bilgiyi paylaştıktan sonra, “şimdi bunları kendi sesini tanıyana kadar çalışacaksın” demişti.  

Sahnede, etrafını saran kalabalığın ortasında alanını genişletebilme yolunun ‘kendisi olmak’ olduğunu henüz bu yaşlarında keşfetmiş olduğuna, hayran oldu. Arkasında, yönlendiren bir müzik, öğretmeni ve elbette, arkadaşlarıyla oyun oynamak yerine, yaptığı prova zamanlarının eşliği vardı. “Ortaokul Kuralları” içinde, kendi sosyal alanında, tanıdığı ve tanımadığı arkadaşlarının önünde, kendisi olabilmek, müzikle mümkün olabiliyordu.

Maskesizdi!

Hayatların maskelerin ardında kaldığı bu günler geçiciydi. Kuşların, dalgaların, rüzgarın, tüm canlıların dünyasına, ülkelerin kültürel dünyalarına, her bir icracının dünyasına, kısaca, “Kendine Yolculuk” kuşkusuz, maskesiz ve müzikle olabiliyordu.