cüzdan mobil


COVİD-19, TEZAHÜRAT VE ALKIŞLARLA GELEBİLİR

Musa ALİOĞLU 14 Kas 2021

Her şey 2019'un son ayında, çok da dikkate almadığımız bir söylentiyle veya haberle başlamıştı.

Hani bir söz vardır ya; “Şüyu-u vukuundan beter.” Yani, söylentisi, dedikodusu gerçekleşmesinden kötüdür anlamına gelen bir söz. Her şey 2019’un son ayında, çok da dikkate almadığımız bir söylentiyle veya haberle başlamıştı.
Önce, Çin’in Wuhan Eyaleti’nde görülen bir virüs öldürücüymüş haberleri geldi. Adına koronavirüs denen, sonra da çıkış yılına izafeten kısaca Covid-19 diye isim verilen bu virüsün söylentisinden sonra Mart 2020’de kendisi geldi ülkemize. Önce işi çok ciddiye almadık. Devletimiz bu işi çözer, halleder diye düşünüyorduk.
Öyle olmadı, ilk ölüm haberini diğerler ölümler izledi. İşin çok ciddi olduğunu anlayan Sağlık Bakanlığı, acil tedbirler alarak bu illeti başımızdan defetmeye çalıştı. Biz tedbir aldıkça Covid-19’dan ölenlerin sayısı artarak devam etti. Ha bugün, ha yarın biter diye eve kapandık, maske taktık, hijyen kurallarına uyduk. Fakat yakınlarımızın öldüğünü duyunca işin vahametini anladık. Değil ziyaret, virüsün bulaştığı insanların kapısından bile geçmez olduk. O çok sevdiğimiz insanlara “Vebalı muamelesi’ yapmak zorunda kaldık. Selamı sabahı kestik, ellerini bile sıkmaktan kaçındık.
Hastanelerde astronot kıyafeti gibi giyinen doktor, hemşirelerinden sonra, mezarlıklardan gelen kötü manzaralara alıştık, görmemezlikten geldik.
Televizyonlar virüsten ölenlerin sayısını son dakika, flash haber diye verir oldu. Sadece bizde değil, tüm dünyada hayat durdu, yeni bir yaşam düzeni kuruldu. Dün yaptıklarımızı unuttuk, yeni düzene ayak uydurmaya çalıştık. Maske takıp, diğer insanlarla aramıza mesafe koyup günde on kez ellerimizi yıkar olduk. Tabii bunları yapmayanlar oldu ve birçoğunu kaybettik. “Allah büyüktür, bir çaresi bulunur” diyerek işte o çareyi, yani aşıyı bekledik. Tıp dünyası seferber oldu, kısa bir sürede değişik ülkeler aşı ürettiler. Biz, geç de olsa, başımıza bu belayı musallat eden Çinlilerin bulduğu Sinovac aşısını olabilmek için kuyruğa girdik. Sonra, Almanya’da iki soydaşımızın ürettiği Biontech aşısı geldi, rahatladık.
Fakat saçma hurafelerle aşı olmamak için kırk dümene yatan ve hayatlarını kaybedenlere yine de çok üzüldük. Bir zaman geldi her gün en az 300 kişinin ölmesini ve yasakları da çabuk unuttuk.
Birileri ekonomi kötüye gidiyor diyerek ticari faaliyetlerin serbest bırakılması için lobi faaliyeti yürüttü ve başarılı oldu.
Bütün dükkanlar, restoranlar, kafeler sınırlı diyerek açıldı. Ama sınırı ve sayıyı dinleyen olmadı. Herkes can derdinden mal derdine düşmüştü. Ölümlere hiç mi hiç aldırış etmiyorlar, zararlarını telafi etmeye gayret ediyorlardı. Ta ki en yakın aile bireylerini kaybedene kadar. “Ölenle ölünmez” diyerek üç gün yas tutup, yine işinin başına dönenlere de şaşırmadık.
Devlet adına karar verici Bilim Kurulu’nu etkilemek ve yasakları hafifletmek veya kaldırmak için her kafadan bir ses çıktı.
Çarşı pazarı sonuna kadar açıp, ardı sıra okullarda da sınıfları doldurduk. Sözde moralleri düzeltiyorduk ama ya gerçek.
Gerçek kendini tekrar gösterdi ve ölüm sayıları tekrar arttı. Her gün, bir uçak dolusu insanımız ölüyor maalesef.
Tüm bunlara rağmen gözle görülür bir rehavet görülüyor. Maskeler atıldı, daha bir samimi olup birbirimize yaklaştık. Daha da yaklaşmamız için yeni kararlar peş peşe geliyor. İlk olarak, Türkiye Futbol Federasyonu, daha önce yüzde 50 kapasiteyle oynanan futbol maçlarına, 9 Kasım itibariyle yüzde 100 seyirci alınmasına karar verdi. Tabii, Bilim Kurulu izniyle. Yani, iki aşınız varsa PCR Testi olmadan stadyumlarda omuz omuza maçlarınızı izleyebileceksiniz. Stadyuma girişten çıkışa kadar maske çıkarılmayacak, tezahürat ve gol sevincinde bulaş riski yaratacak şekilde mesafe kuralını bozmayacak (Bir boş bir dolu koltuk uygulaması olmadan) ve hijyene de azami özen göstererek çok önemli(!) maçlarınızı seyredeceksiniz.
Gözün aydın Türkiye’m, ne mutlu bizlere.

“Stadyumların üstü açık, bir şey olmaz” diyenleri haklı çıkaracak bilimsel veriler var mı yok mu diye düşünürken bu kez kapalı mekanlar olan sinema ve tiyatro etkinlikleri de tam kapasite serbest oldu.
İçişleri Bakanlığı, 21 Temmuz 2021’de
kademeli olarak serbest bırakılan tüm sinema ve tiyatro faaliyetlerinin de 6 Eylül 2021’de serbest olmasını duyurdu.
Evrak üzerinde yazmak kolaydır da, bu yazılanları uygulamak zordur. Covid-19 bu kez stadyumlarda tezahüratlarla, salonlarda alkışlarla geri dönebilir.
“Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” diye işi oluruna mı bırakacağız, yoksa yaşayıp mı göreceğiz bilinmez. Tabii yaşayabilirsek.
Sağlıklı yarınlar Türkiye’m.
musaalioglu@gmail.com

Sümela’nın makus talihi

Trabzon’un Maçka ilçesine 18 kilometre uzaklıkta, Coşandere Vadisi’nin sarp yamaçlarına kayalar oyularak yapılan Sümela (Meryemana) Manastırı yıllardır devam eden onarımlar ve bir türlü bitmek bilmeyen restorasyonlar nedeniyle bir türlü açık kalamıyor.
Kültür ve turizm portalları, Rum Ortodoksların çok önem verdiği Sümela Manastırı’nı öve öve bitiremiyor ama, nasıl ziyaret edileceğini yazamıyor.
Orijinal adı “Karadağ’ın Bakiresi/Karadağ’daki Tanrı Anası” anlamlarına gelen “Panagia Sou Melas” olan Sümela Bizans İmparatoru  I.Theodosius zamanında (375-395) Atina’dan gelen Barnabas ve Sophranios isimli iki rahip tarafından yapılmış.
Birçok yabancı gezginin ziyaret ettiği manastıra, 1916-1918 yılları arasında Rus işgali sırasında el konulmuş ve 1923 yılında Cumhuriyetin ilanıyla faaliyetine son verilerek boşaltılmış. Bu sırada rahip ve keşişler buradaki bazı eşyaları alarak Yunanistan’a götürür, daha sonra da manastır hepten talan edilir. 1937 yılındaki yangından büyük zarar gören manastır, 1960’da bir yangın daha geçirir. Manastır 1970 yılına kadar çobanlara ve sürülerine sığınak olur.
Yıllarca kaderine terk edilen bu manastır ardından bir dizi çalışmaya sahne olur.
Sümela Manastırı, 1972 yılında Kültür Bakanlığı tarafından koruma kapsamına alındı ve 1986’da resmen ziyarete açıldı. Manastır, 1986-1993 yılları arasında 364 bin 632’si yerli, 154 bin 235’i yabancı olmak üzere 518 bin 767 turist tarafından ziyaret edilmiş.
Manastır, 1987, 1990, 1993, 1995, 1997, 1998 ve 2000 yılındaki ihalelerle yapılan restorasyon çalışmalarından sonra farklı işler için bir kapatılır, bir açılır.
Manastırda, kaya ve buz kütlelerinin düşerek etrafa zarar vermemesi için dağcılardan oluşan ekiple yapılan yamaç ıslah çalışmasında, 79 bin m2 alanda 4 bin ton kaya temizlenmiş. Riskli görülen 360 tonluk kaya kütlesi de çelik ağlarla bulunduğu alana sabitlenmiş.
Şimdilerde yeni bir ihale daha açıldığını Sümela’nın ne yazık ki, yine ziyarete kapatılacağını öğreniyoruz.
Kaya düşme riskine karşı Eylül 2015'te ziyarete kapatılan Sümela Manastırı ancak 25 Mayıs 2019'da ziyarete açıldı. Sadece 7 ay açık kalan manastır, Kasım 2019’da yine ziyarete kapatıldı. Manastır, çalışmalar bittikten sonra, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy'un bizzat ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın telekonferansla katıldığı törenle 28 Temmuz 2020'de ziyarete açıldı. Fakat, çalışmalar tam bitmediği için Kasım 2020’de tekrar ziyarete kapatıldı. Restorasyonun bitmesi üzerine 1 Temmuz 2021’de manastır kapılarını ziyaretçilere açar. Fakat, kaya sabitleme çalışmaları nedeniyle bakanlık emriyle 1 Kasım 2021'de tekrar ziyarete kapatılır. Halen devam eden çalışmalar bittiğinde mekan 31 Ocak 2022 tarihinde kapılarını tekrar ziyaretçilerine açacak diye umuyoruz.
Sümela Manastırı beş yılda tam dört kez açılıp kapandı. Bunu yaparken yabancı gurupların burada dini ayin yapmasının engellenmesi mi amaçlanıyor bilemem.
Bu kadar sık yapılan ihalelerin, açıp kapamaların amaçsız olduğunu söylemiyorum, ama tarihi önemi büyük olan mekanın yıllarca kapalı kalmasının unutulmasına neden olabileceğini söylersem çok da yanlış olmaz.