​DİPLOMA KAMPANYASI!

Murat BAŞARAN 26 Haz 2017

Mektep ve tahsil demek hoca demektir.

Mektep ve tahsil demek hoca demektir. 

Yok… Yaşayan kelimelerimizle devam ettiğimde hedeflediğim noktaya varamayacağım.

Okul ve eğitim demek, öğretmen demektir.

Ben geri dönüp ilkokuldan itibaren bütün öğretmenlerimi hatırlamaya çalıştığım zaman hayatımda “köşe taşı” olabilmiş bir isme rastlayamıyorum.

Ben yargıladım; ağır oldu, biliyorum. Siz beni aynı ağırlıkta yargılamadan önce lütfen sabrediniz. 

Bir kez bile dersime girmiş bütün öğretmenlerime saygılıyım. Hürmetlerimi arz ederim. 

Ve fakat çoğu “tedrisat”a “din” muamelesi yapan çekinik tiplerdi.

İlaveten öğretmenlik o zaman da hem donanım ve derinlik ve hem de itibar açısından bugünkü sahteliğe muhataptı.

Osmanlı medreselerindeki ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki okullara Osmanlı’dan sarkmış “hoca”ların kimler olduğuna baktığımız zaman, onların talebelerinin Türkiye’nin isim yapmış önemli karakterleri olduğunu görüyoruz. 

Adapazarı’nın Donatım İlkokulu’ndan İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi arasında dersime girmiş isimlerin sadece bir tanesini tanırsınız. O da kendisi gelmez asistanını yollardı. 

Üniversitenin biri kocaman afiş asmış: “İkinci diploma bedava…”

Yazıyı burada bitirmek esasen mantıklı olabilir. 

Fakat bayram sohbeti niyetine dertleşmeye devam edelim. 

Benim büyük oğlum hiperaktif ve sıra dışı bir karakter. Mesela yıllar önce onun lise müdürü ile dertleşirken, “Üniversitede yüksek yerleri hedeflemeyen öğrenci istemiyoruz.” cümlesini duyduğumda, karşımda bir “öğretmen” değil, kolej ticarethanesinin gelir gider dengesi için kafayı bozmuş bir tüccar oturduğuna kanaat getirdim. 

Derdi insan yetiştirmek değil, üniversiteye daha çok öğrenci sokup ticarethanenin popülaritesini ve fiyatlarını artırabilmekti. 

İşte tam bu noktada biz “başarı”nın tarifini kaybetmişiz demek durumundayız.

Halbuki öğretmenlik kutsal ise ve öğretmenler bu kutsiyete inanıp gereğini gerçekleştirmek istiyorlarsa, en az eşcinseller kadar sesleri çıkmalı, yürüyüşler yapmalı hem kendilerinin hem de mesleklerinin haysiyeti için mücadele etmeliler. 

Fakat onların derdi çağımızın birçok sosyal yarasına eş bir seviyede sadece “atanmak”!

Atanmak için çıkardıkları sesi, ne tedrisat için, ne aldıkları maaş için, ne sistem için çıkaramazlar. 

Mesela şu an benim öğretmenleri eleştirdiğimi zannedip öfkelenen bir öğretmen varsa, mesleği bıraksın ve çocukların hakkına girmesin; çünkü zekâ özürlüdür. 

Ben ilk öğretimde görevli bir öğretmene, en az bir doktor kadar mesleki itibar istiyorum. En az bir doktor kadar kazanmasını, doktorlar gibi çocuklarımızın hayatlarını kurtarmalarını istiyorum. 

Öğretmenlik mesleki tercih olarak yerlerde sürünmemeli.

Büyüyünce ne olacaksın sorusuna çocukların hiç olmazsa üçte biri “öğretmen” diyebilmeli ve fakat o hedefe ulaşmak doktorluk kadar zor olmalı. 

Okumayı bana eniştem sevdirdi. Okuma arzumda öğretmen/ hoca kadrosunun yüzdesel katkısı Şinasi eniştemin yanında tek haneli sayılarda kalır.

Lise yıllarındaki rahmetli Cihan Köse hocamın da adını anmalıyım. Sosyalist düşünceye sahipti ama tartışmalarımızın insani seviyesi hoca- talebe ilişkisi açısından onu farklı bir yere konumlandırmama sebep oluyor.

Ve biz ebeveynlerin de, öğretmenlerle kol kola girip her mübarek ramazanda gündeme gelmeyi başarıp milletimize kast eden “LGBT” kadar olsun “çocuklarımıza sahip çıkma” gayretini göstermemiz lazım. 

Bütçemizi zorlayıp çocuklarımız için “kariyer planlaması” yapıyoruz güya! 

Ama “faziletli insan” yetiştirmek hedeflerimizin arasında yok. 

Hocam! Öğretmenim! 

Bu mesleğe hangi sebeplerle atıldınız bilemem. Fakat bir beyin cerrahı kadar hassas ve hayati bir iş yapıyorsunuz. 

Ne olur hakkınızı arayın. Mesleğinizi yüceltin. Siz yürüyün, arkanıza düşmeyen namerttir.

Bugün yürüyen bedensel ve zihinsel transların yerine biz yürümezsek, ülkemiz elden gidecek Allah korusun.