HAKSIZLIĞA KARŞI DİRENMENİN KISA TARİHİ

Haksızlığa uğradığınızı düşündüğünüzde ne yaparsınız? Elbette hakkınızı ararsınız.

Türkiye, toprakları düveli muazzama tarafından paylaşılırken haksızlığa uğradığını düşündü ve elindeki tüm gücü harekete geçirerek Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde bir millet olarak harekete geçti. Hakkını aldı. Yeni yönetim kuruldu ve savaş sonrası yeni düzen hayata geçti. Bu noktada anlaşmazlıklar başladı.

Cumhuriyet Halk Fırkası devletin kurucu partisi olarak demokrasiye geçmekte ayak direse de küresel konjonktür buna müsaade etmedi ve çok partili hayata geçildi. Halk, haksızlığa uğradığını düşünerek “Yeter söz milletindir” sloganı etrafında Demokrat Parti’nin etrafında kümelendi. CHP’nin hoşuna gitmedi ve 27 Mayıs’la sonuçlanacak bir süreç yaşandı. Halk yine haksızlığa uğradığını düşündü ve kendi kararını vermeye çalıştı. Sonra yine darbe geldi. Darbe hakların gasp edilmesiydi ve yönetici elitin bir kısmının bundan rahatsızlığı yoktu.

Aradan yıllar geçti ve Demokrat Parti çizgisindeki siyasi partiler darbeci sisteme öğrenilmiş bir çaresizlikle yaklaşmaya ve onunla uzlaşmaya çalıştılar. Halk bu defa siyasi partilerin kendisini temsil etmediğini ve hakkını gasp ettirdiğini düşündü. Başka bir siyasi damar Hakkı hakim kılma iddiasıyla harekete geçti. Halk, hırsızlığa göz yummayacağını düşündüğü bu yeni akımı destekledi ve iktidar yaptı.

AK Parti ve Tayyip Erdoğan’dan söz ediyorum. 27 Nisan e-muhtırası ile iktidarın sınırları çizilmeye çalışıldı. Vatandaş bu süreçte askere yerini hatırlatan siyasileri ödüllendirdi. Çünkü haklarının gasp edilmesine karşı çıkmışlardı. Sonra Gezi Parkı süreci başladı ve başka bir surette hak gaspı yapılmaya çalışıldı. Bertaraf edildi.

Daha sona gözü dönmüş FETÖ’cüler eşine rastlanmamış bir pervasızlıkla siyasete ve halka müdahale etmeye çalıştılar. Halk yöneticilerle birlik olup bu belayı da def etti. Darbeyle yönetimin değişemeyeceğini anlayınca halka sempatik gelecek adaylar dönemi başladı. Makarnacı ve göbeğini kaşıyan adam denerek aşağılanan halkın kapısı çalınmaya başlandı. Milliyetçisinden dindarına, terör destekçisinden ulusalcısına geniş bir yelpazede bir siyaset mühendisliğine girişildi.

Kritik nokta terörle arasına mesafe koymayan siyasi yapının neo-milliyetçilerle kan uyuşmasını sağlanmasıydı. O da yapıldı irice bir blok oluştu. Bu blok kazanma hırsıyla seçimde bazı kuralları ihlal etti ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kazandığını iddia etti. Gerçek biraz daha farklıydı. Halk yine haksızlığa uğradığını hissetti ve temsilcileri eliyle duruma müdahale edilmesini istedi. Siyasi yapı daha önceki olağan dışı müdahalelere olduğu gibi buna da karşı çıktı. Oysa çıkmaması gerekiyormuş. Çıkmaması gerektiğini düşünenler sadece siyasi muarızları değil, partinin içinde tepe yöneticiliği yapmış kimi isimler. Neden? Seçimlere olan inanç sarsılırmış. Bu görüşe katılmak mümkün değil. Olan biten sadece “yeter söz milletindir” diyenlerle “yeter söz sanatçılarındır” diyenler arasında.

Ortaya çıkan psikolojik mücadele, halkın gücünü kısmaya çalışanlarla hakkını korumaya çalışanlar arasında veriliyor. Laboratuvar ortamında hayata geçiren ittifakın geleceğinden duyulan endişeyle hırçınlaşıyorlar. Kimse küsmesin kızmasın ama size verilen bir emanete haksızlık edildiğini düşündüğünüzde ne yaparsınız? Ya da vatandaş kendi hakkını aramayanları nereye gönderir? Cevap açık değil mi.