KALKINMA VE REFAH İÇİN MİLLİ ÜNİTER DEVLET I

Peki nedir bu federasyon meselesi? Yerel yönetimlere özerklik nereden çıktı?

Belediye Başkanlarından birinin sözleri biraz da çarpıtılarak geçenlerde medyaya aktarıldı. Kızılca kıyamet koptu. Federasyon ve eyalet sistemi tartışmaları – biraz da abartılarak – tartışma programlarına konu oldu. Elbette ki, Belediye Başkanı’nın kastı bu değildi. Ancak kamuoyunda yönetici vasfına sahip kişilerin bin düşünüp bir konuşması gerekir. Hele de muhalefet partisine mensupsa.

Pekiyi nedir bu federasyon meselesi? Yerel yönetimlere özerklik nereden çıktı? Belediyeler bazı kamu işlerini merkezi idareden devralırsa memleketimiz daha müreffeh mi olacak? Bahsi geçen belediye başkanı kendi işini adam gibi yapıyor da, yeni hizmetlere mi talip? Millet tanımı ile yerel yönetimlerin özerkliği iktisadi olarak uyuşur mu? Bugün ve cuma günü bu soruları cevaplayayım dedim.

Yerel yönetimlerin özerkleşmesi gereği iktidardaki politikacılardan ilk defa Turgut Özal tarafından dillendirildi. Turgut Özal romantik bir şekilde “serbest piyasa ekonomisine”, liberal politikalara inanan birisiydi. Kendisine örnek olarak da Amerikan Demokrasisini alırdı. Polis teşkilâtının, eğitim ve sağlığın yerel yönetimlere bırakılmasını müteaddit defalar telaffuz etmişti. Yine –daha sonra merkezi yönetimde mutlak güç sahibi olacak - bazı politikacılar da belediye başkanı iken buna benzer görüşler serdetmişti.  Bizde kendini “liberal sol” olarak tanımlayan bazı “aydınlar” (Bunları kim, nerede, nasıl ve ne ile aydınlatmış, bunu da sormak lazım, DMD) da öteden beri “yerel yönetimlerin özerkliğini” savunurlar. Bunlar fî tarihinde İstanbul’un “aydınlatılmışlar camiasında” yer tutmak için sol hareketler içine girmiş, ama sorsan Marx’tan ve Sosyalizmden bîhaber, Sovyet sistemi çöktüğünde de emperyalist güce temenna edip para ve servet karşılığında liberal olan kişilerdir.

Milli ve üniter bir devlette yerel yönetimlerin özerkliği gibi bir şey kabul edilemez. Eğer böyle bir uygulama hayata geçirilirse, o takdirde, o devlet milli ve üniter vasfını kaybeder. Bu noktanın bir adım ilerisi de federasyondur. Federasyonu konfederasyon ve yerel yönetimin bağımsızlığı takip eder. Pekiyi bu fikirler niye savunulur? Arkalarında rasyonel bir sebep yok mu? Elbette var. İlk önce onu anlatalım.

YEREL YÖNETİMLERE ÖZERKLİĞİN İKTİSADİ MANTIĞI

Eğer bir ülkede bölgeler arası gelişmişlik farkları yoksa veya ihmal edilebilecek düzeydeyse, bölgeler arası gelir dağılımı adilse (yani farklı bölgelerde kişi başına gelir çok büyük fark göstermiyorsa), ekonominin tamamında rekabetçi piyasalar hâkimse, ülkede sermaye birikimi her sektörde genişleyen yeniden üretimi tesis edecek düzeydeyse yerel yönetimlere özerklik vermenin iktisadi bir gerekçesi olabilir. Bu durumda yerel problemlerin yerinde çözülmesi, bu çözümlerin daha hızlı ve daha etkin olabilmesi için merkezi hükümetin bazı kamu hizmetlerini yerel yönetimlere vermesi düşünülebilir. Bu gibi duruma örnek Almanya’nın idari mekanizmasıdır. Almanya bugün itibariyle bölgeler arası gelişmişlik farkları en aza inmiş, gelir eşitsizliğini neredeyse ortadan kaldırmış, sermaye birikimini mükemmel bir düzeye getirmiş ülkedir. Aynı zamanda Hitler yönetimi dönemi (1933 - 1945) haricinde tarihi boyunca hep gevşek bir konfederasyonla yönetilmiş bir ülkedir. Bu yüzden, oradaki federal devlet yapısı teoriye uygundur. Sosyal refahı arttıracak bir işlev sahibidir.

Bizde kerameti kendinden menkul “aydınlatılmışlar” her hangi bir düşünceyi savunurken bu görüşlerin zamandan ve mekândan münezzeh genel gerçekler olduğu kanısındadırlar. Çoğunlukla gelişmiş ve merkez kapitalist ülkelerin şartlarına göre savunulan düşünceleri her ülkede ve her zamanda genel geçer hükümlermiş gibi uygulama taraftarıdırlar. Yerel yönetimlere özerklik meselesinde de durum böyledir. Gelişmiş ülkelerde belli zamanlarda geçerliliği olabilecek görüşleri Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkede savunmak çok da aklî değildir. Bunu savunanlar ya temel iktisat bilgisinden yoksun romantikler, ya küresel kartellerin buradaki temsilcilerinin maaşlı çalışanları ya da devletin “ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü” ortadan kaldırmak isteyen etnik milliyetçilerdir. İsterseniz Türkiye’de yerel yönetimlere özerkliğin ve federasyonun neden olmaması gerektiğini iktisat bilimi çerçevesinde açıklayalım.      

GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERİN SORUNLARI FEDERAL SİSTEMLE DAHA DERİNLEŞİR   

Türkiye’nin haritası üzerinde kabaca Samsun’dan Adana’ya bir hat çekelim. Bu hattın doğusu ortalama olarak Pakistan ayarındayken, Batısı Avusturya ayarındadır. Ülkenin doğu kesiminde kişi başına gelir, kişi başına sermaye ve genel refah düzeyi batı kesimine göre çok düşüktür. Milli eğitim politikaları Cumhuriyet’in kuruluşunda planlanan fırsat eşitliğini sağlamakta çok başarılı olamamış, özellikle 1980 sonrasında başlayıp 28 Şubat 1997 süreci sonrasında hızlanan “eğitimin özelleştirilmesi” politikaları ile eğitimde eşitsizlik artmıştır. 1950 sonrası gelişen çarpık sanayileşme ve şehirlileşme süreci sebebi ile de, bölgeler arası sermaye, gelir ve refah farkları artmıştır. Böyle bir yapı hâl-i hazırda dururken yerel yönetimlerin özerkliği veya federasyon nasıl bir sonuç doğurur?

Eğer yerel yönetimler eğitim, sağlık ve emniyet hizmetlerini uhdesine alırsa, bu ek parasal kaynak ihtiyacı anlamına gelir. Bugün belediyeler sahip oldukları hizmetleri yaparken bile bunu karşılayacak yeterli kaynak sahibi değildir. Belediyelerin çoğu gırtlağına kadar borçludur. Bir de bu hizmetleri üstlenirlerse kaçınılmaz olarak “mali özerklik” gereklidir. Bu da devletin vergi gelirlerinin önemli bir kısmını belediyelere devretmesi anlamına gelir. Pekiyi bölgeler arası gelir farkları büyük olan ülkelerde böyle bir uygulama nasıl sonuçlanır? Ülkemizden örnek verelim: Türkiye’nin üç ili İstanbul, Bursa ve Kocaeli, ülkenin vergi gelirinin yarısından fazlasını sağlamaktadır. Mali özerklik sadece fakir illerin değil, ama aynı zamanda, bu illerin de vergi gelirlerinin kendilerine ait olması anlamına gelir. Ben kendim şahsen Adapazarlıyım ve İstanbul’da oturuyorum. Bizim vergimizin yine bize harcanması beni sadece memnun edecektir. Fakat bu, ülkenin fakir illerine harcanan önemli bir meblağın kesilmesi anlamına gelir. Düşünün, meselâ Bayburt, Hakkari ve Gümüşhane kendi illerinden toplanan vergiyle hangi problemleri çözebilirler? Marmara bölgesinden toplanan verginin yüzde sekseni diğer bölgelere harcanırken, bu kaynağın kesilmesi oraları daha da fakirleştirecektir. Bu da hem asayişin hem de milli güvenliğin bozulması, ülkede eşitsizliğin artması anlamına gelir.

Mali özerklik sahibi belediyeler bu durumda nereden kaynak bulabilirler? Tabii ki, dış finans piyasalarından. İktisadi kriterlerle bakacak olursak, mevcut küresel bankacılık kuralları düşük gelir grubundaki bölgelere daha az miktarda ve daha yüksek faizle krediyi koşullarken, yüksek gelir grubundaki bölgelere daha çok miktarda ve daha düşük faizle kredi plasmanını sağlamaktadır. Bu ise eşitsizliği daha da arttırır. Pekiyi neden bu görüşler savunulur? Belli ki, bu görüşleri savunan siyasetçilere iktisadi değil ama siyasi maksatlarla kredi garantisi verilmiştir. Bunun karşılığında da muhtemelen “Türkiye’den bağımsızlık için” çalışma ve eylemde bulunulması sözü alınmıştır. Tarihe baktığımızda Batı emperyalizminin benzeri ayak oyunlarıyla karşılaşırız. Roma’dan bu yana gelen genel siyaset ilkesi “böl ve yönettir.” Adamlar tam da bunu yapıyorlar.

“Hocam, Batılıların işi mi yok, Türkiye’yi bölmek neden istesinler?” ya da “Türkiye hep üniter sistemle idare edildi, yine de bir gelişme olmadı. Belki federasyonla bir çözüm bulunur.” gibi görüşler aklınızın bir köşesinde yükseliyor, biliyorum. Onları cevaplamak da Cuma’ya kalsın.