TDV sağ 160x600
TRT mobil


KENDİNİ ALDATAN İNSAN

Günümüz insanının yaşadığı vicdani daralmanın kaynağı nedir?

Günümüz insanının yaşadığı vicdani daralmanın kaynağı nedir? Barışa, savaşa, adalete, haksızlığa, iyiye, kötüye, güzele, çirkine karar veren toplumsal ahlakın sesi ve iyiyi kötüden ayıran vicdan süzgecimiz, acaba sadece anne - baba ve ilk öğretmenlerimizin eseri midir?

Psikolojide bu soruya ilk cevap verenlerden olan Freud, vicdan gelişiminin yer aldığı kişilik katmanı olan üst benin (süper ego), anne - babanın istek ve ideallerinin çocuk tarafından benimsenmesiyle oluştuğunu düşünmüştü. Ancak temel vicdani değerlerin yerleşmesinde insanın kendi doğal biricikliğini ve içsel doğasını ihmal eden bu görüş gerek insana ait yüzyıllara dayalı bilgi birikimine gerekse psikoloji alanındaki çalışmalara göre eksiktir.

Hayatımızın ilk yıllarında aktif rol alan anne - baba ve öğretmenlerin, zamanla iniş çıkışlar yaşayabilen ideallerimizin oluşmasında ve dolayısıyla ahlaki ve vicdani gelişimimizde rol aldıkları bir gerçektir. Ancak gençlik ve yetişkinlik döneminde yerleşen özgün vicdani kapasitemiz bundan ibaret değildir. Şayet böyle olsaydı örneğin kanun kaçağı olan, ahlaki zaafları olan yahut anti sosyal davranışları olan tüm anne - babaların, bütün çocukları da onlar gibi olurdu. Her ne kadar araştırmalar, problemli anne - babaların çocuklarının, diğerlerine göre daha sorunlu olabildiklerini gösterse de bütün sorunlu ebeveynlerin bütün çocukları sorunlu değildir.  

Şu halde kişiliğimizin yapı taşı konumundaki vicdani değerlerin şekillenmesi; doğuştan yazgımızın gereği olarak getirdiğimiz öz ve temel vicdani değer kümesi ile bize öğretilen değer kümesinin birleşmesinden oluşmaktadır. Böylece her insan bir yandan kendisine özgü doğal bir altyapıya, diğer yandan insanlık ailesinin birikimi olan öğrenilen içsel doğaya sahiptir. Batı ve Doğu felsefesi bu durumu, ilahi lütfun eseri olan sezgisel vicdan ile kul olmaktan kaynaklanan öğrenilen ahlaki değerler olarak görür ve bunların bütünleştirilmesini öğütler.  

DOĞAL VİCDAN

Maslow(1), doğuştan getirilen kişiye özel bu içsel vicdan potansiyelinin, kendi “çağrı”mızın bilinç ötesi algılanmasından kaynaklandığını ve bazen öğretilen vicdan değerleri tarafından baskılandığını, daraldığını ve bu şekilde bireyin, kendi çıkarlarına yöneldiğini belirtmektedir.

İnsanın doğuştan getirdiği öz vicdani potansiyel, başta semavi dinler olmak üzere bütün inanç sistemlerinde yer almıştır. Kişinin öz bilincine ters olarak kendisine ve topluma karşı istenmeyen bir davranışta bulunması günah görülmüştür. Bireyin, insanlık ailesinin bir üyesi olarak iyi ve kötü tercihinde kendi doğasını ihmal etmesi; yaşama sevincini, güvenini, disiplinini ve ruhsal dengesini geriye götüren ciddi bir psikolojik tablodur.

Yoğun teknoloji, dijital iletişim ortamı ve sanal yaşam sürecine giren günümüz insanı, doğuştan getirdiği içsel vicdani değerlerden hızla uzaklaşarak öğretilen popüler vicdan değerlerine hapsolmaktadır. Zira insanın içsel doğal potansiyeli çok narindir ve sanıldığının aksine şiddet karşısında kolaylıkla boyun eğmeye müsaittir. Bunun örneğini, Afganistan’da, Suriye’de ve son olarak Ukrayna’da vatanlarını bırakmak zorunda kalan yüzbinlerce insanın yaşadığı trajedide gördük.

Kendi türümüze özgü insani, ahlaki ve vicdani değerlerden uzaklaştıkça bir anlamda doğallığımıza karşı suç işliyor, kendi varlığımıza uzaklaşıyor ve ruh bunalımlarıyla karşı karşıya kalıyoruz. Böyle bir durumda doğal içsel vicdanımızın tersine savaşı barışa, şiddeti uzlaşmaya, sevgiyi nefrete, merhameti zulme tercih edebiliyoruz.

Zira insan; kendisini farklı ve biricik kılan temel etik değerlerden uzaklaştıkça, uzaklaştırıldıkça ruh dünyasında kendi kendisini aldatmış olarak görür. Vicdan potansiyeli daralır, öz saygısı zayıflar, kendine ait kuşkuları çoğalır ve tüm hücreleriyle kendisini değersiz hisseder. Günün sonunda savaşı kazananın da kaybedenin de ya da dövenin de dövülenin de benzer psikolojik sorunlar yaşaması bundandır.

İYİ AZALIYOR, KÖTÜ ÇOĞALIYOR

İnsanda, potansiyel öz vicdan bilincinin sonucu olan “iyi” ve içgüdülerin gereği olan “kötü” eğilimi vardır. Vicdani potansiyel yansız ya da baskın olarak her zaman vardır. Dürtüsel potansiyel ihtiyaca göre harekete geçer. Örneğin sevgi, saygı merhamet, adalet gibi değerler doğal ve kendiliğinden davranışa dönüşür. Saldırganlık, şiddet, nefret gibi duygular ise canlılığı koruma durumunda harekete geçmesi gereken davranışlardır.

Sorun şudur ki günümüz insanı; doğal potansiyelinden giderek ayrı düştüğü için kendi hakikatine hızla yabancılaşıyor ve kendisini koruma içgüdüsüyle sürekli savunma ve saldırı davranışına yöneliyor. Dolayısıyla vicdani değerlerin uzantısı olan iyi ve güzel davranışlar gölgelenirken, ihtiyaç halinde sergilenmesi gereken öfke ve saldırganlık çoğalıyor, sıradan hale geliyor.

İnsanın iyi eğiliminin sürdürülmesinde yaşanan acı ve kederlerin katkısı olduğunu da not etmeliyiz. Fert ve toplum düzeyinde yaşanan kederler, bireysel kişilik katmanlarında, ailede ve toplumda ortak bir sosyal bilincin oluşmasında duygusal safların sıkı tutulmasında önemli rol oynamaktadır.

Sonuç olarak bugün her insanın; kim olduğunu, nereye ait olduğunu, ne olmak istediğini, içsel doğasını keşfetmenin ve bizi insan kılan vicdani değerlerini davranışa dönüştürmenin neresinde olduğunu, neye uyum gösterdiğini, neye direndiğini ve öz hakikatine ulaşmanın neresinde olduğunu sorgulaması elzem hale gelmiştir. Zira insanın ve insanlık ailesinin yaşadığı psikolojik sorunların temelinde insanın doğal vicdani değerlerine yapılan saldırıların çoğalması ve buna başkaldıramamasının önemli bir rolü vardır. Hızla kendini aldatan insanlar olmamız da bundandır.

(1) Maslow, A. (2001). İnsan Olmanın Psikolojisi (Çev.: Okhan Gündüz). İstanbul,  Pegasus Yay.,