KÜRESELLEŞME VE ARTAN EŞİTSİZLİK - II

2014 sonrası ne oldu? 2008 kriziyle defoları ortaya çıkmış küresel para ve finans düzeninin problemleri çözülmemiş ama halı arkasına süpürülmüştü.

Cumartesi günkü yazımın bir özetini geçeyim, öncelikle… Küreselleşme süreci 1990’lardan itibaren başlayan bir süreçti. Bu süreçte ülkeler arası sermaye ve emek hareketleri ile mal ve hizmet ticaretinde bir rol paylaşımı olmuştu. Oyun gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasında idi. Oyunun temel kuralları şöyleydi:

i)                    Gelişmiş ülkeler yüksek teknolojili mal ve hizmetlerde uzmanlaşıp üretim fazlalarını gelişmekte olan ülkelere ihraç etmekte iken gelişmekte olan ülkeler de orta teknolojili mallarda uzmanlaşıp üretim fazlalarını gelişmiş ülkelere ihraç etmekte idi.

ii)                   Gelişmiş ülkelerde bulunan orta teknolojili sektörlerdeki fabrikalar ve uzman iş gücü gelişmekte olan ülkelere doğrudan dış yatırım olarak gelirken, gelişmekte olan ülkelerde yetişmiş ve yüksek teknolojili sektörlerde çalışabilecek uzman iş gücü de gelişmiş ülkelere “beyin göçü” olarak gitmekteydi.

iii)                 Gelişmiş ülke menşeli finans firmaları vasıtasıyla gelişmiş ülkelerdeki tasarruf fazlası (doğal kaynak sahibi olmayan ve planlı kalkınma modelleri uygulamayan) bazı gelişmekte olan ülkelere (Türkiye, Arjantin ve benzeri) dış borç olarak aktı, bunun karşılığında 2013-14 yıllarına kadar gelişmiş ülke para birimleri nispeten ucuzken gelişmekte olan ülke para birimleri nispeten pahalı idi. Bu süreçte gelişmekte olan ülkelerde ucuz dış borç ve ucuz tüketimle bir sahte refah algısı oluştu. Sürecin doğal bir sonucu 2013-14’e kadar bu ülkelerin kronik cari açık ve artan dış borç problemi ile karşılaşmasıdır. 

iv)                 Planlı kalkınma politikası izleyen bazı gelişmekte olan ülkeler (Çin, G.Kore ve benzeri) ise küreselleşmenin sağladığı ucuz finansman imkânlarını vatandaşın borçlanmasını ve tüketimini arttırmak için değil, ülkenin üretim kapasitesini ve eğitim ve teknoloji seviyesini arttırmak için kullandılar. Bu ülkeler dış açık değil, aksine dış fazla yarattılar. Ne var ki 2013-14’e kadar bu ülkelerde bir tüketim çılgınlığı ve ani bir refah artışı yaşanmadı. Bunun yerine büyüyen üretim kapasitesi ve gelişen teknoloji ile refah artışı nispeten daha ılımlı oldu ve zamana yayıldı.

v)                   Az gelişmiş ülkeler oyunun tamamen dışındaydı. Bu ülkelerde bulunan niteliksiz iş gücü fazlası hızla artmaya devam etmekte, bu ülkelerin ihraç edebileceği tarım mamullerinin ticareti sınırlandırılmaktaydı. Bu ülkeler 1990’lardan 2010’lara kadar açlık, iç savaş ve salgın hastalıkla perişan oldular. Doğal olarak bu ülkelerdeki nüfus ya uluslararası suç örgütlerine kaynak teşkil etti ya da gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere göç eden kaçaklara dönüştü.

vi)                 Süreç boyunca küreselleşme karşıtı tepkisel ve popülist milliyetçi siyaset yükseldi. Gelişmiş ülkelerde orta teknolojili endüstrilerde işsiz kalanlar, gelen yabancı işgücü karşısında satın alma güçleri düşenler bu partilere destek verirken, gelişmekte olan ülkelerde ise üst sınıflara mensup elitler ve görece iyi eğitim görmüş nitelikli işgücü arasında ulusalcılık yaygınlaştı.    

2014 sonrası ne oldu? 2008 kriziyle defoları ortaya çıkmış küresel para ve finans düzeninin problemleri çözülmemiş ama halı arkasına süpürülmüştü. Türkiye ve benzeri kronik cari açık hastalığından mustarip gelişmekte olan ülkelerin hem döviz kurundaki hareketlere karşı kırılganlığı artmış hem de ülke riskleri yükselmeye başlamıştı. Bunu takiben dünyada paranın muslukları bu ülkelere yavaş yavaş kapanmaya başlamıştı. Gelişmiş ülkelerde küreselleşme karşıtı siyasi hareketler güç kazanırken, hükümetler ya entegrasyon bölgelerinden ayrılmayı (İngiltere’de Brexit süreci), ya firmalarını ülkelerinde çalışmaya ve yerli işgücünü istihdama yöneltmeye çalışmayı (ABD ve Trump yönetimi) ya da açık bir yabancı ve göçmen düşmanlığı politikası izlemeye başladılar. 2020 yılında patlayan Pandemi birbirine pamuk ipliğiyle bağlı olan ticaret ve finans zincirlerinin kopmasına yol açtı. Bugün, bana göre, bütün dünyada ortaya çıkan stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) riskinin arkasında görünen Pandemi ve Rusya – Ukrayna Savaşı kadar hatta daha fazla oranda, 2008 Finans Krizinde halının altına süpürülen problemler ve 1990’dan bu yana küreselleşmenin eşitsizlik yaratan süreçleri bulunmaktadır.

Bütün bu karmaşık ve çapraşık sonuçların temelinde kapitalist sistemin ve onun ABD hegemonyasında kurumsallaşmış finansal mimarisinin yapısal problemleri vardır. Dybvyg - Diamond Modelinde anlatılan riskler bugün küresel finansal piyasalarda ve ülkeler arası kredi piyasalarında farklı şekillerde yeniden ortaya çıkmaktadır. Bizim için trajik olan nokta da şudur ki, bizatihi Türkiye bu risklerin tanımlanmaması veya yanlış tanımlanması için ders kitaplarına geçecek bir örnek teşkil etmekte, adeta hangi politikaların izlenmemesi gerektiği yönünde bir deney laboratuvarı izlenimi vermektedir. İsterseniz küresel riskler nedir, onlardan bahsedelim.

KÜRESEL FİNANS PİYASASINDA RİSKLER

Finansal işlemler genellikle teminat karşılığı vadeli borç verme işlemleridir. Bu anlamda bankacılık sistemi ile esas anlamında aynı temele dayanırlar. Bankacılıkta mudiler paralarını bankaya belli bir vade ve belli bir faiz ile borç verirler. Paralarını faizleri ile birlikte alacaklarının teminatı da bankaların varlıkları, yani kredileridir. Krediler her zaman ve her yerde mevduatlardan daha uzun vadeli olmuştur. Bu da temel risk unsurunu oluşturur.

Hisse senedi alımı da benzer bir temaya dayanır. Hisse satın alanlar belirsiz bir vade için hissesini aldıkları firmaya ortak olurlar. Amaçları koydukları ana paraya getiri elde etmektir. Hissedarın teminatı da firmanın mal varlığıdır.

Küresel ekonomide milli paralar da haraç mezat küresel pazarda satılır hale gelmiştir. Bu anlamda bir milli paraya yatırım yapanlar bu milli para cinsinden faiz getirisi elde etmek isterler. Bu getirinin teminatı kısa dönemde o milli parayı basan Merkez Bankası’nın döviz ve altın rezervleri, uzun dönemde o paranın sahibi olan ülkenin üretkenlik düzeyidir, (yani eğitilmiş işgücü oranı ve teknoloji, düzeyi). 

Bir devlet veya firmanın çıkardığı borç senetleri (bono ve tahvil) de benzeri bir finansal işlem içerir. Tahvil alan kişi belli bir vadede belli bir getiri elde etmek ister. Bunun teminatı da tahvili çıkaran devletse o devletin hazinesinin durumu ve dış borç oranı, tahvili çıkaran firmaysa o firmanın temel bilanço değerleridir. 

Küresel finansal piyasalarında risk, bu takdirde, ilgili menkul kıymetin piyasada satış değeri ile o menkul kıymetin arkasındaki teminat değeri arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanır. Teminat değeri herhangi bir menkul kıymetin temel değerini oluşturur. Eğer bir menkul kıymetin (bu kıymet herhangi bir tahvil, hisse senedi veya para birimi olabilir, DMD) piyasa fiyatı temel değerinin çok üstüne çıkmışsa bu menkul kıymetin fiyatında bir spekülatif balon oluşmuş demektir. Balonun patlaması halinde süreç, Dybvyg – Diamond modelinde anlatılan mevduat kaçışı ile benzer bir dinamik sergileyecektir. İnsanlar paralarını kurtarmak için ellerindeki menkul kıymetleri kitle halinde satacaklar, ne kadar çok menkul kıymet satılırsa fiyat o kadar düşecektir. Fiyat ilk önce temel değerin de altına düşer daha sonra temel değere eşitlenir.

KÜRESEL KAPİTALİZMİN BALON EKONOMİSİ…

Menkul kıymetlerin piyasa fiyatları teminatları tarafından belirlenen temel değerlerinin çok üstüne nasıl çıkarlar? Bunun kısa vadede çok farklı sebepleri olabilir, ancak, en önemli ve bütün balonlardaki ortak sebep normalin altında düşük faiz ve parasal genişlemedir. Bugün bütün bir ekonomi halinde balonlaşmış ülke ekonomileri kadar, hatta ondan daha hayati önemi haiz olan, küresel ekonominin bir balon haline gelmiş olmasıdır. Bunun sebebi de küreselleşme süreci ile birlikte ABD hegemonyasının bir kaldıraç olarak kullanmak istediği finansallaşma sürecidir. 1990 yılında Soğuk Savaş’ın bitmesi ile başlayan süreçte dünyada dolaşan sermaye her geçen gün daha yüksek oranlarda sanayi ve üretim sermayesinden mali sermayeye dönüşmektedir. 1970’lerde dünyadaki toplam sermayenin yarısı reel sektörde yarısı da finans sektöründeyken bugün toplam sermayenin yüzde 20’si reel sektörde yüzde 80’i de finans sektöründedir. Yani 4 birimlik bir finansal işlemin sadece 1 birimlik bir teminatı vardır. Tıpkı bankacılık sisteminde olduğu gibi herkes elindeki menkul kıymeti paraya çevirmek isterse bütün finans piyasaları, buna bağlı reel sektör piyasaları çökebilir. Bu teminatı destekleyecek, mevduat sigortası benzeri, bir araç da bulunmamaktadır. Bütün bu küresel balon her an patlayabilir

Ülke bazında baktığımızda, örneğin kendi ülkemizi ele alırsak, 2002 – 2014 arasında sürekli gelen dış borç, bankalar kanalıyla tüketime ve inşaat, hizmetler gibi üretken olmayan sektörlere kredi olarak dağıtılmıştır. Üretim kapasitesi tüketim kapasitesi kadar artmayınca, fazla talep dışarıdan mal ithalatı ile karşılanmıştır. Oluşan cari açık dış borçla finanse edilmiş ve dış borç balonu her sene daha fazla şişmiştir. 2014’ten sonra dışarıdan gelen para muslukları her sene daha fazla kapandıkça dış borç ödemeleri ülkeyi daha da zor duruma sokmuş, döviz kurları her geçen sene daha hızlı bir şekilde artmaya başlamıştır. Kesilen dış sermaye musluğu balonu söndürmesin diye hükümet balonu döviz satarak ve para basarak tutmaya çalışmaktadır. Çünkü balonun sönmesi demek durgunluğun kalıcı hale gelmesi ve işsizliğin artması demektir. Hükümet bunun için 2018’den ve özellikle 2021’den bu yana para basarak ve rezerv satarak balonu şişirmeye devam etmektedir. Bunun doğal sonucu artan enflasyon ve cari açıktır. Türkiye gerçekten sahip olmadığı ve üretemeyeceği bir satın alma gücüyle yaşamak istemektedir. Yani Türkiye’nin satın alma gücü temel değerinin çok üstüne çıkmıştır. Ancak balon her an patlayabilir. Balonun patlaması ise 2001 benzeri bir ekonomik krize denk gelir.

Cumartesi küresel risklerin önlenmesi için gereken küresel düzenlemelerden bahsedeceğim.