MASİVADAN ARINMAK İÇİN ANADOLU TASAVVUFU

Ramazan ayında artık bu köşenin bir geleneği olan Cuma günleri Ramazan'a özel yazıların ikincisi ile karşınızdayım. Pazartesi günü İslam'da en büyük yasaklardan biri olan israf ve gereksiz tüketimin Ramazan'a mahsus iftar sofralarına hakim olduğundan ve bunun dinimizin emri olan bir ibadete hiç de uymadığından bahsetmiştim.

Kapitalizmin toplumsal dokumuza sirayet ettiği her anda, gitgide daha fazla şehvet, şöhret ve servet üçlüsüne kapılmadığımızı kimse söyleyemez. En mütedeyyin insanlarımız bile her geçen gün daha fazla dünyevileşirken, geleneksel ahlak değerlerinden de uzaklaşmaktalar. Tabiî ki, dünyevileşmek ahlaksızlık demek değildir. Temelde dünyevileşmek demek, bu dünyanın sorunlarına bu dünyadan cevaplar aramak demektir. Maalesef bizdeki dünyevileşme (sağcı olsun solcu olsun farketmez, DMD) bir toplumun örgütlenmesi için gerekli olan ilkeler bazında değil ancak yaşam tarzında geleneksel değerlerin hor görülüp kaba bir nihilizmle tüketim ve israf toplumuna dönüşmek şeklinde tezahür etmektedir. İlk önce benim tabirimle “beyazlatılmış Türkler” ve “aydınlatılmış” seçkinlerimiz bu yolun yolcusu oldular. Şimdiyse, yeni yetme “kasabalı burjuvalarımız” bu yola baş koymuş görünmektedir.

Başlıkta bahsettiğim masiva kavramı bugünkü Türkçe’ye Tayfun Atay Hocamızı izleyerek en güzel “yalan dünya” olarak çevrilir.  Tayfun Atay Türkiye’de dini cemaatlerin sosyolojisi üzerine uzmanlaşmış yetkin bir akademisyendir. Anadolu tasavvufu ki, Ahmet Yaşar Ocak Hocamıza ithafen Kalenderi – Haydari dervişleri ile Baba İlyas halifelerinin ortaklaşa kardıkları çok güzel bir hamurdu, özünde insanın yalan dünyanın boş heveslerinden kendini arındırması amacını gütmekteydi. Anadolu Tasavvufu deyince aklımıza gelen büyük isimler sanatçıların piri Mevlana, askerlerin ve devlet adamlarının piri Hacı Bektaş, esnafın piri Ahi Evran, köylülerin piri Hacı Bayram gibi büyük erenlerdir. Bunlara Abdal Musa’yı, Somuncu Babayı, Geyikli Babayı, Sarı Saltuk’u da dahil edebiliriz. Bu büyük insanlar ağırlıklı olarak Selçuklunun inkırazı döneminde Beylikler çevresinde ve hassaten erken dönem Osmanlı topraklarında kök salmışlardı. Hemen soru gelecek: Bunların hepsi Kalenderi miydi? Hayır. Ama çoğunluğu öyleydi. Diğerleri ise Melami Kalenderi neşveden bir şekilde nemalanmış isimlerdi. Örneğin Mevlana… Mevlana’yı Mevlana yapan insan Şems-i Tebrizi’dir ki, hakkında bugüne gelen yazılara bakıldığında – yine Ahmet Yaşar Ocak’a referans vererek- bir yüksek zümre Kalenderi’si olduğu söylenebilir. Bu erenlerin bir başka ortak tarafı paylaşım ve dayanışmayı, yardımlaşmayı ve ortaklaşa mülkiyeti öne çıkaran bir toplumsal örgütlenmeyi savunmalarıdır. Yani masiva / yalan dünyadan kurtulmanın yolu dünyadan elini ayağını çekmek değil, ancak masivanın temelini oluşturan şehvet – şöhret – servet ihitrasını reddederek daha iyi bir dünya idealini yaşatmaktı.

Anadolu’nun ve Rumeli’nin her yanına gelen göçebe Türkmen aşiretleri ve İslam’la müşerref olan yerel ahali bu erenler eliyle irşad edildi. Ömer Lütfü Barkan Hocamızın meşhur “Kolonizatör Türk Dervişleri” olarak tanıttığı bu kişiler, liderleri oldukları halk kesimlerini dayanışma ve ortaklaşa mülkiyeti öne çıkaran bir toplumsal örgütlenmeye dâhil ettiler. Elbette göçebe Türkmenler için bu eylem çok da yabancı sayılmazdı. Ancak Türkler yerleşik hale gelip şehir ve köylerde yaşamaya başladıklarında da, dayanışmaya dayalı ve ortaklaşa mülkiyet temelinde oluşan bu temel yapı şehirlerde de devam etmişti. Tekkeler bu siyasi ve sosyal yapının merkezleri konumundaydı.

Bayramiler kurdukları tekkelerde tarım yapar, ürünlerin ihtiyaçları kadarını tekkenin iaşesi için kullanırken geri kalanları halka dağıtırlardı. Anadolu’nun her köşesindeki Bektaşi tekkeleri benzeri bir şekilde etraflarına göçebe ve yerleşik Türkmenleri koordine eder ve ortaklaşa mülkiyet ilkesini hayata geçirirlerdi. Ahi tekkelerinde kardeşler ve aileleri için ortak bir kazan kaynar, gün içindeki satışlardan elde gelirin ihtiyaç fazlası Ahi Baba’ya verilirdi. Bu biriken gelir Ahilerin yerleşik olduğu şehir ve kasabaların iaşesi ve idaresi için kullanılır, yolculara ikram ve muhtaçlara yardım olarak dağıtılırdı. Hemen hemen bütün Anadolu tasavvuf ekollerinde kişisel servet / özel mülkiyet hor görülürdü. İnsanların elinin emeği dışındaki gelirleri haram kabul edilirdi. Buradaki temel espri şöyle özetlenebilir:

Masivanın / yalan dünyanın başladığı yer servet edinme tutkusudur. Anadolu erenlerine göre, servet edinme kelime anlamı “Allah’a güvenerek inananan insan” olan mü’min için felaketin başlangıcıdır. Servet tutkusu şöhret ve şehvet tutkusunu da beraberinde getirir. Dünyalığını kaybetme korkusu insanın Allah’a teslimiyetini zedeler. Onu dünyevileştirir. Çevresine şüpheyle bakmasına yol açar. Böyle bireylerden oluşan toplum haset, kin, kibir ve sonunda yalanla beraber şirk hastalığına yakalanır. Böyle bir toplumu önlemenin yolu ilk önce “servet tutkusunu” ortadan kaldırmaktan geçer.

Bugün kendi toplumumuza baktığımızda bu hastalıkların hepsi, başta kendimiz olmak üzere, herkeste görülmektedir. Yeni “kasabalı burjuvalarımız” “Beyaz Türklere var da, bize yok mi?” demektedirler. Kendi karşıtlarında eleştirdikleri her kötü davranışa – Batılının gelirine sahip olmadan Batılı gibi yaşama tutkusu, serbest evlilikler, görünüşte mistik gerçekte çıkar çevrelerine dönüşen dernekler, iktidarın ve lüks yaşamın putlaştırılması, israfın itibar olarak lanse edilmesi gibi- bu sefer kendileri sahip çıkmaktadırlar. Böyle olunca bin yıllık vatanımızda, bu toprakların bilgeliği ve İslam’ın temel değerleri etrafında şekillenen geleneksel yaşamımız hor görülmekte, iptidailik ve gerilik olarak sunulmaktadır. Bütün bunları kendi paramızla yapsak bir yere kadar kabul edilir (yine de kabul edilemez, DMD) de, emperyalist tefecilerden alınan borçla yapılınca israfın bedeli çoğunlukla fakir fukaraya ödetilmektedir.

Şu mübarek Cuma gününde hepimizin gönlüne Anadolu erenlerinin saf idealleri hakim olsun. Amin.