METROPOLİT SALİBA ÖZMEN İLE "BİZE DAİR" BİR SOHBET

Yaşar İÇEN 06 Ağu 2022

"Size dair değerli anlatımları ve anıları Müslümanlardan fazlasıyla işitiyoruz" dediğimde ikimizin de yüzünde aynı keyifli tebessüm belirmişti…

“Size dair değerli anlatımları ve anıları Müslümanlardan fazlasıyla işitiyoruz” dediğimde ikimizin de yüzünde aynı keyifli tebessüm belirmişti…

“Sağolsun dostlarımızın varlığı bizim için çok önemli. Müslüman dostlarımızla bağımız aile geçmişimize dayanıyor. Hepimiz bu toprakların ve aynı geçmişin evlatlarıyız… Burada birlikte oynadık, ağladık, güldük, büyüdük ve aramızdaki güçlü bağ din temelli değil dostluk temelli oldu” diyen Diyarbakır-Mardin Metropoliti Saliba Özmen ile hafta başında tam da mevcut Türkiye gündemine dair anlamlı bir sohbet ettik, Kadim Deyrulzafaran Süryani Manastırı’nda…

Suriye, Lübnan, Irak, İsrail, Ürdün, Hindistan ve üzerinde yaşadığımız coğrafyada yaklaşık 5 bin yıllık bir geçmişe sahip olan Süryaniler’in dini mabetlerinden biri olan ve 4. yüzyılı sonlarında kurulan Deyrulzafaran Manastırı’nın kapısından girdiğim anda huzurlu bir aile ortamı karşıladı beni… Oynayan çocukları, avluda oturup sohbet eden büyükleri, işlere koşturan ablaları-abileri-anneleri ve mütevazi Metropoliti ile Deyrulzafaran Manastırı hoşgeldin diyordu adeta…
Çocukluğumdan bu yana her zaman “benim rengim” dediğim kırmızı gömleği ile kapıda beni karşılayan Metropolit Saliba Özmen ile ayaküstü selamlaşmamızdan sonra odasındaki tarihi ahşap koltuklara oturup sohbete koyulduk…
Mis kokusu ve tarihi lezzeti ile Süryani kahvelerimiz de gelince geçmiş ve mevcut zaman arasında değerli bir yolculuğa çıktık…
Metropolit Saliba Özmen görmüş, geçirmiş, zeki, kültürlü, alanında en üst düzey eğitimleri almış ve yüksek ön görüye sahip biri… Hatta halk arasında “Oxford’lu ve altıncı hissi çok yüksek Başrahip” olarak tanımlanan Metropolit Saliba Özmen tüm bunlarla birlikte öne çıkan mütevazi, güleryüzlü ve esprili kimliği ile de fazlasıyla sevilen bir isim… Kapısı, yüreğinde saygı barındıran herkese açık… Deyrulzafaran Manastır’ı Kadim ve aktif bir mabet olmasının yanı sıra Mardin ve bölge insanının da dostluk buluşma noktası olmuş sayesinde…
Çocukluğunda din eğitimi aldığı ve avlusunda oynadığı Deyrulzafaran Manastırı’na yıllar sonra başrahip olarak atanan hemen sonrasında da Suriye’de toplanan Metropolitler Konseyi’nin ortak kararıyla Mardin-Diyarbakır Deyrulzafaran Metropoliti olarak seçilen Saliba Özmen’in anıları da azmi de dinlemeye değer…

“Sevgili Metropolit başarılı dini vasıflarınızla birlikte sağladığınız bu etkili sosyal etkileşimin temelinde ne var” dediğimde aldığım cevap üzerinde yaşadığımız toprakların temel gücünün formülüydü aslında…

“Dostluk bağlarımızın temelinde önce saygı sonra da sevgi var. Hepimiz bu toprakların evladıyız bu sebepten birbirimizden eksiğimiz de fazlamız da yok…
Tarih boyunca komşuluk, arkadaşlık, iş ortaklığı ve daha pek çok başlıkta bağlarımız oldu… Bazen bu güçlü bağlarımızı koparmaya çalışıp bizi üzmeye niyetlenenler de oldu elbette fakat şükürler olsun ki bunu başaramadılar…Dinlerimizin farklı olması, hepimizin yaradanın eşit olarak yarattığı birer insan olduğu ve içinde kocaman bir kalp taşıdığı gerçeğini asla değiştiremez… Bu topraklarda yaşıyoruz ve hepimizin ortak değeri huzurumuz, birliğimiz, sevgimiz, saygımız olmalı… Ülkemizde yaşanabilecek en küçük olumsuzluk hepimizi üzer” diyen Mardin-Diyarbakır Metropoliti Saliba Özmen’i dinlerken aile büyüklerimin anlattığı geçmişe dair anıları anımsadım… Doğduğum mahalledeki Ermeni, Rum, Süryani komşularını annem halâ anlatır…
Dönem dönem kültürler ve dinler arasına nifak sokulmaya çalışılsa da başarılı olamıyorlar çünkü muazzam bir efsunu var bu toprakların…
Metropolit Saliba konuşurken “sevgi mi,hoşgörü mü,saygı mı” triası arasında dolaşan zihnimdeki sorular ısrarla SAYGI diyordu… Kültürler ve dinler arasında saygı olmak zorundaydı… Zira sevgi kişisel tercihe dayalı bir duyguydu ve zorla olmazdı… Hoşgörü ise bu konuda anlamsız kalıyordu çünkü hiçbir dilin ve hiçbir dinin diğerlerine üstünlük göstermemesi dolayısıyla da kendisine uymayan konularda “seni hoş görüyorum” dememesi gerekiyordu; hepsini eşit yaratan Yaradan’a karşı saygısızlık etmemek için…
Dolayısıyla elde kalan tek gerçeğimiz SAYGI ise mutlaka olmalıydı çünkü saygı; dini-yasal-toplumsal kanunlar çerçevesinde olması zorunlu bir başlıktı…
Tüm bu yazdıklarıma özet olarak Kuran-ı Kerim de yer alan Rum Sûresi’ni eklemek istiyorum…
Rum Sûresi’nde yer alan şu kesit aslında tüm ötekileştirmelere son verilmesi gereken çizgidir;“ O’nun varlığının delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, ayrıca dillerinizin ve renklerinizin farklı farklı olmasıdır… Bilgi sahibi olanlar için bunda elbette kesin deliller vardır…” Yani tıpkı yerin, göğün, komple kainatın yaradılışı gibi diller-dinler-renkler de Yaradan’ın takdiriydi ve saygıyı hak ediyordu…
Metropolit Saliba Özmen ile gerçekleştirdiğimiz sohbet sonrasında “en kısa zamanda en sevdiğim kırmızılarımı giyip tekrar buluşmak üzere” diyerek vedalaştım…