ÖRDEK SENDROMU

Bizim bahçedeki ördeklerden bahis açınca sanal ortamda öne çıkan ördek sendromundan söz etmeden olmaz.

Bizim bahçedeki ördeklerden bahis açınca sanal ortamda öne çıkan ördek sendromundan söz etmeden olmaz.

Su üstünde süzülerek zahmetsizce yüzüyormuş gibi görünen ördekler, suyun altında görünmeyen kısa ayaklarıyla yüzmek için ciddi ve sıkıntılı bir mücadele verir. Buradan hareketle bireyin beğenilme ve takdir edilme arzusuyla kendisini ve hayatını, gerçeğin ötesinde idealize ettiği daha iyi, güzel, başarılı ve mutlu gösterme çabası, Stanford Üniversitesi tarafından ördek sendromu olarak adlandırılmıştır. Acaba olduğumuz gibi görünmek neyimize yetmiyor da sıkıntı çektiğimiz halde mutlu görüntüler vermenin telaşındayız?  

İnsanlık tarihi kadar eski olan beğenilme isteğinin, sosyal medyanın etkisiyle bireysel yaşamı derinden sarsan bir sendroma dönüşmesi, günümüz insanının, ruh dünyasındaki daralmasının habercilerindendir.   

Bu sendrom, birey, aile, kurum ve toplumsal ilişkileri etkilemeye başlamıştır. Düşünün ki bulunduğumuz ortamda daha çayımızı içmeden bu çayın ve ortamın fotoğrafları dünyaya afişe ediliyor. Nişan, düğün, aile yemeği, tatil, gezi, toplantı, eğitim… Hayatın tüm alanlarındaki en güzel dakikalara sosyal mecralarda paylaşılacak görüntüler ve alınacak beğeniler damgasını vuruyor.

İç sesimiz başka şeyler söylese de ruhumuz, mahzun bir girdaba kapılsa da mutluluktan, aşktan bahseden üstelik de bize ait olmayan sözleri, kendi sözlerimiz gibi yayabiliyoruz. Sosyal medyadaki resmimiz, gerçek görüntümüzden giderek uzaklaşıyor. Kimi siyasetçiler, sanatçılar, akademisyenler, iş insanları, yeni bir üretim yerine yitirdikleri özgüveni tazelemek için göstermelik yarışmalarda aldıkları birincilikleri, yalancı takdirlerin süslü belgelerini paylaşıyor. Mali sıkıntı içindeki işletme, göstermelik rekorların resimleri ya da satın aldığı birincilikleri paylaşarak mutlu olmaya çalışıyor.

NEDEN FARKLI GÖRÜNMEK İSTİYORUZ?

Neden kurgulanmış mutluluk tabloları çiziyoruz? Özsaygımız neden azaldı? Neden kendimizi diğerleri ile kıyaslamak, iyi olduğumuzu göstermek, yarıştan kopmadığımızı ispat etmek ihtiyacı hissediyoruz? Neden daha süslü, güzel, yakışıklı, zengin, entelektüel, derin, inanan, güçlü görünme derdindeyiz acaba? Ve esasen başkaları ne der düşüncesi ile yol almak neden yaşam amacımıza dönüştü?

Bu soruların cevabının odağında temel donanımımızı oluşturan genetik yapımız ve yetişme sürecimizin yer aldığını öncelikle belirtmeliyiz. Bazılarımız genetik olarak kendini olduğundan abartılı gösterme eğilimindeyiz. Aşırı otorite ve zor şartlarda yetişenlerin de kendi gerçeklerinin ötesinde görüntü vermeye yatkın oldukları bilinmektedir.

Kapitalist düzenin tüketim dayatması, güzel ahlak yerine arsızlığın prim yapması, hak ve adaletin kişiselleşmesi, her konuda hızın sabra tercih edilmesi, aile hayatındaki bozulma gibi yönelimlerin de bu tür sendromları tetiklediğini unutmayalım.

Kişilik kavramının İngilizcedeki personality karşılığı, Antik Yunanda maske anlamındaki persona kökünden gelir. Dolayısıyla kişilik kavramının özünde zaten başkalarına göstermek istediğimiz halimizin önemli bir payı vardır. Gerçek kişiliğimizi olduğu gibi yansıtmak yerine ya abartılı ya da düşük bir benlik algısını tercih edebiliyoruz. Düşük benlik algısı, olduğumuzdan daha zayıf bir görüntü ile daha içe dönük bir yaşam biçimini getirirken idealize edilen abartılı benlik algısı, olduğundan yukarıda, daha dışadönük, idealize edilen bir yaşantının resmini verme eğilimindedir.

ÇEŞME BAŞINDAKİ KIZ

Eskiden bazen amaç su olmadığı halde kadife elbiseleri, gümüş kemerleri ve renkli kofileriyle çeşme başına giden genç kızlar; yeni kasketleri, köstekli saatleri ve yağız atlarıyla yollarını çeşme başına düşüren delikanlılar da süslenirdi. Ama kişiler, sahneler, yaşananlar gerçekti. Anlar hissedilir ve yaşanırdı. Günümüzde sanal medya ve dijital dünyaya uyum sancısı, insanların gerçek yaşantı alanlarını daralttı ve abartılı benlik saplantısı çığ gibi çoğaldı. Zira sosyal medya, beğenilme arzumuz için oldukça saklı ve hızlı bir araç oldu.  

 Oysaki araştırmalar, gerçek benlik algısından yani kendi gerçeğimizden uzaklaştıkça endişe ve kaygımızın arttığını, özgüvenin zedelendiğini, bu durumun ise yönetilemeyen bir hırs ile çeşitli psikolojik sorunlara davetiye çıkardığını ortaya koymuştur.

Bireyin yaşam kalitesi, özgüveni, kariyer kaygısı, eser üretmesi, başarısı için tüm bunları yönetebildiği iradenin hâkim olması, zahmet çekmesi ve belirli düzeyde hırsa sahip olması gereklidir. Burada gerçekte sahip olduğumuz ile gösterdiğimiz arasındaki fark az ve kabul edilebilir düzeydedir.

Sorun iradenin zayıflayıp hırsın öne geçmesiyle bireyin, kendi gerçeğinden uzaklaşarak kendisini idealize ettiği yahut diğerlerinin arzu ettiği görüntüleri vermeyi bir yaşam biçimi haline getirmesidir. Sorun, hayatın her karesine sirayet eden bir maske takma ihtiyacıdır.

Yaşamındaki her türlü sıkıntıya rağmen iyi bir görüntü verme mücadelesi, bireyi yıpratır. Yüzen ördeğin, görünen dünyası ile görünmeyen dünyası arasındaki açığın çoğalması gibi insan da kendi gerçeğinden ve nihayet kendisi olmanın, kendisi kalmanın zenginliğinden uzaklaşır.

Peki, özetle ne yapalım? Hayatın beklentilerine gücümüz, yeteneklerimiz, yatkınlıklarımız doğrultusunda cevap verelim. Önceliklerimizi belirleyelim, maddi ve duygusal potansiyelimizi bilelim. Sınırlarımızın farkına varalım. Boşa geçen zamanlarımızı yönetelim. Nasıl göründüğümüze ilişkin gerçek dostlarımızın görüşlerini alalım. Hazreti Mevlana’nın deyimiyle “Olduğumuz gibi görünüp, göründüğümüz gibi olalım.”

Sosyal medya paylaşımlarımızdaki görüntülerin, kendi gerçeğimizle ne kadar uyumlu olduğuna bakarak işe başlayabiliriz.