OSMANLI'NIN DIŞ BORÇ SORUNU

Öncelikle İstanbul'un Fethi'nin sene-i devriyesi sebebiyle Türk tarihinin en aydın devlet adamı ve en büyük mareşali Fatih Sultan Mehmet Han'ı ve gazi askerlerini, Hocası Akşemsettin Hazretlerini rahmet ve şükranla anarım. Günün anlam ve önemi nedeniyle hepsine birer Fatiha okuyalım.

Öncelikle İstanbul’un Fethi’nin sene-i devriyesi sebebiyle Türk tarihinin en aydın devlet adamı ve en büyük mareşali Fatih Sultan Mehmet Han’ı ve gazi askerlerini, Hocası Akşemsettin Hazretlerini rahmet ve şükranla anarım. Günün anlam ve önemi nedeniyle hepsine birer Fatiha okuyalım.

* * *

Bugün biraz tarihe, Osmanlı’nın dış borç tarihine bakalım dedim. Malumdur, içinde bulunduğumuz zor iktisadi şartların dayandığı temel yapısal problem yüksek dış borç yükü, dış borca ve ithalata dayalı ekonomi yapısı ve kronik cari açıklardır. Bu problem sadece Cumhuriyet Dönemine ait değildir, aksine kökleri Osmanlı Dönemi’ne kadar dayanmaktadır.   Osmanlı dönemindeki dış borç sorununu kronolojik sırayla ele alıp bugün bunlardan ne ders çıkarabileceğimizi düşünelim.

Kırım Harbi ve sonrasındaki 11 yıllık dış borçlanma süreci

Bir cihan imparatorluğu ve Roma İmparatorluğunun varisi olan Osmanlı Devleti’nin yıkılışı askeri sebeplerden çok iktisadi sebeplerden kaynaklanır. Napolyon’un meşhur sözü vardır: “Bir savaşı kazanmak için üç şeye ihtiyaç vardır: para, para, para…” Osmanlı’nın iktisadi olarak zayıf düşmesi önce duraklama ve sonra gerilemeye yol açmıştır. Ekonomik sıkıntılar askeriyeyi zayıflatır ve toprak kayıpları başlarken, toprak kayıpları iktisadi durumu daha da zorlaştırmıştır. Yani içinden çıkılamaz bir kısır döngü… Ne var ki, Osmanlı Devleti 1854’e kadar sadece iç borçlanma ile yetinmiş, dış borç alımına onur kırıcı olduğu gerekçesiyle başvurmamıştır. Pekiyi, ilk dış borç nasıl alındı? Kırım Harbi vesilesiyle…  

1854 yılında Kırım Savaşı başlangıcında İngiltere'den 200.000 sterlin (bugünkü parayla yaklaşık 1 milyar sterlin) alınmıştır. Bu Osmanlı İmparatorluğu'nun bilinen ilk borcudur. Bilindiği gibi İngiltere ve Fransa (ve dahi birkaç küçük Avrupa devleti) Kırım Harbi’nde Rusya’ya karşı Türkiye’nin müttefiki idi. O dönemin ABD’si olan İngiltere’nin finans çevreleri bu fırsatı kaçırmadı ve Sultan Abdülmecit Han’ı dış borç almaya ikna ettiler. Bahisler bugünkü parayla 1 milyar sterlinle açılmıştı. Takip eden yıllarda Sultan Abdülmecit ve Sultan Abdülaziz dönemlerinde bu dış borçlar yeni alınan dış borçlarla ödenmiştir. Yani borç stoku katlanarak artmıştır. 1854-1875 döneminde 15 sözleşme ile 127 milyon altın lira (bugünkü parayla 825,5 milyar TL – 40 milyar 327 milyon sterlin) borç almıştır. Toplam borç 239 milyon altın lira (bugünkü parayla 1 trilyon 553 milyar 500 milyon TL – 75 milyar 854 milyon sterlin) olmuştur. 11 sene de borçlar 75 katına çıkmış!... Bu durum sürdürülemezdi… 1876 yılına dek almış olduğu borçları ödemede sıkıntıya düşen Osmanlı Devleti borç ve faizlerinin ödemesine, 1876 Nisan ayında Sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın talimatıyla bir son vermiştir. Kimdir Mahmud Nedim Paşa? İsterseniz özetleyeyim.

Mahmud Nedim Paşa ve devletin iflası

1875 yılında bugünkü Bosna Hersek’te patlayan Sırp İsyanı Osmanlı’yı zorlamaktaydı. Mahmud Nedim Paşa eğer kendisine iktidar verilirse Hersek isyanı meselesini 15-20 günde çözebileceğini Sultan Abdülaziz Han’a bildirince, Sultan'ın isteğiyle 26 Ağustos 1875'te ikinci kez sadrazamlığa getirildi. Fakat sadrazam olduğunda Hersek isyanını bastıramadı. Bu yetmezmiş gibi ayaklanmalar Sırbistan, Bulgaristan ve diğer bölgelere de yayılmaya başladı. Mahmut Nedim Paşa'nın bunlara karşı aldığı tedbirler hep boşa gitti. Ayaklanmalar dolayısıyla gereken yüksek askeri harcamalar devlet maliyesini sarstı. Yeni vergiler koymak imkânı yoktu ve o zamana kadar, yukarıda da belirtildiği gibi, devlet maliyesi yüksek ve fahiş faizlerle dış borç almaya dayanmakta idi. Mahmud Nedim Paşa dış borç alınmasından ve Osmanlı devleti tahvilleri için gayet yüksek faiz ödemekten kaçınmak için devlet dış tahvillerinin faizini dış piyasalarda geçen ama eskisinden yüzde 50 daha düşük olan faizlere indirdi. (Yani bugünkü anlamda Eurobond’la alınan borçların faizlerini yüzde 9’dan yüzde 4,5’a çekilmesi ve anapara ödemelerinin de ertelenmesi benzeri bir öneri, DMD.) Bu Avrupa'da Osmanlı tahvilleri satın alan ve gayet yüksek faiz gelirinden istifade eden (özellikle İngiliz ve Fransız menşeli, DMD) Batı Avrupa bankaları ve maliyecilerinin ve ülke içinde ellerinde fonları olup bunları yüksek faizli Osmanlı devleti tahvilleri ile nemalandıran küçük bir iç rantiye-maliyeci tabakasının büyük tepkilerine neden oldu. Bu arada medrese öğrencileri de derslerine girmeyip Fatih ve Beyazıt meydanlarında gösteriler yaptılar. Bu başarısızlıklar nedeniyle 12 Mayıs 1876'da sadrazamlıktan azledildi. Akabinde yine İngilizlerin teşviki ve içerideki bazı muhteris Paşaların tertibiyle bir askeri darbe yapıldı ve Sultan Abdülaziz Han önce hal sonra da şehit edildi.

Sultan Abdülhamit Han amcası Sultan Aziz’in şehadeti ve abisi Sultan Murad’ın 3 aylık saltanatından sonra tahta çıktı. Babası Sultan Mecit ve Amcası Sultan Aziz ne kadar şatafata (itibarı arttırmak gerekçesiyle) düşkünse Sultan Hamid de o kadar muktesit ve tutumlu idi. 1876’dan 1881’e kadar devletin maliyesini toparlamaya çalıştı ama “cep delik cepken delikti, elde yok avuç da yoktu.” Yapacak bir şey de yoktu ve Muharrem Kararnamesi ile koca imparatorluğun maliyesini Duyun-u Umumiye’ye teslim etmek zorunda kaldı.  

Muharrem Kararnamesi ve Duyun-u Umumiye

Muharrem Kararnamesi ile 20 Aralık 1881'de Osmanlı Hükûmeti'nin 219.938.559 Osmanlı lirası olan dış borcu indirime gidilerek toplam dış borç 141.505.309 Osmanlı lirası olarak tespit edilmiş, ödeme koşulları yeniden düzenlenmiştir. Muharrem Kararnamesi'nin 15. maddesine göre, Osmanlı İmparatorluğu'nun dış borçlarını ödeyememesi sonucu, borç ödemelerini güvence altına alacak olan vergi kaynaklarının toplanması ve denetimi işlevini yürütecek olan Düyun-u Umumiye'ye bırakılmıştır. Yani herkesin anlayacağı dille ifade edersek 11 yılda 75 katına çıkmış bir dış borcun ödemesinin ve yabancı bankerler ile yerli işbirlikçilerinin yüksek gelirlerinin güvence altına alınması için Osmanlı Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın görevleri ve devletin gelirlerinin büyük kısmı İngiliz ve Fransız bankerlerden oluşan bir komisyona devredilmişti.

Osmanlı Dış Borcu’nu kim ödedi?

Dış borçlar, Osmanlı Devleti çöktükten sonra, Osmanlı topraklarında kurulan devletler arasında paylaştırılmış ve en büyük borç yükü Türkiye'ye verilmiştir. 1925 yılında Osmanlı borçlarının yüzde 67’sinin Türkiye tarafından ödenmesi kararlaştırılmıştır. Türkiye'nin payına düşen 107,5 milyon altın Osmanlı lirası tutarındaki borcun ödenmesi için Düyun-u Umumiye İdaresi ile 13 Haziran 1928 tarihinde Paris'te bir anlaşma imzalanmıştır. Türkiye Düyun-u Umumiye'ye olan borcunun son taksitini, ilk dış borcun alınmasından tam bir yüzyıl sonra, 25 Mayıs 1954'te ödemiştir. Yani Türkiye Cumhuriyeti Atatürk, İnönü ve Menderes dönemlerinde Osmanlı’nın Duyun-u Umumiye’ye borçlarını kuruşu kuruşuna ödemiştir.

Kıssadan hisse

Osmanlı tarihi bize gösteriyor ki, emperyalist devletlerin ve onların finans piyasalarının insafı yoktur. Plansız ve hesapsız dış borçlanma ile kalkınma değil fakirlik, sefalet ve (Allah korusun) bağımsızlık kaybı bile gelebilir. Günümüz dünyasında borçsuz devlet yoktur.  Dış borçlanma ile elde edilen kaynaklarla kalkınma da finanse edilebilir. Ancak bu kaynakların üretkenliği arttırıcı, ülkenin büyüme ve üretim potansiyeline katkıda bulunan (tarım, sanayi, eğitim ve teknoloji gibi) üretken sektörlere planlı ve hesaplı bir biçimde dağıtılması gerekir. Dış borçlanmada önemli bir kaide de ülke ve devlet borçlandırılırken bir avuç rantiyenin zenginleşmemesidir. Çünkü dış borçla elde edilen kaynaklar bütün bir milletin hakkıdır.