POPÜLİST EKONOMİ POLİTİKASININ OSMANLI'DAKİ KÖKLERİ

Sağcı olsun solcu olsun Türk ekonomisinde uygulanan popülist politikaların Osmanlı tarihinde kökleri bulunmaktadır.

Sağcı olsun solcu olsun Türk ekonomisinde uygulanan popülist politikaların Osmanlı tarihinde kökleri bulunmaktadır. Elbette popülist siyasetin ve popülist ekonomi politikasının kapitalist toplum ve burjuva demokrasisinin bir ürünü olduğu açıktır. Bu yüzden Osmanlı İmparatorluğu gibi kapitalizm öncesi tarım ekonomisine dayalı çok-uluslu monarşide popülist siyasetin ortaya çıkması imkânsızdır. Her şeyden önce popülist siyaset bir halk kavramına, siyasi meşruiyet kaynağı olarak milli iradeye ve kitleleri etkileyen bir karizmatik lidere ihtiyaç duyar. Osmanlı gibi bürokratik monarşilerde halk yok reaya vardır, yönetimin meşruiyeti soya ve hanedana dayanır. Liderlerin karizmatik olmasına da gerek yoktur çünkü halkın oyuna gerek yoktur. Çocukluktan seçilmiş ve sisteme uygun olarak yetiştirilmiş bir bürokrasi sistemin omurgasını oluşturur. Bu piramidin tepesinde de hiçbir sorumluluğu olmayan ve sistemi temsil eden Hükümdar bulunur.

Cumhuriyet sonrasında yüz yıl içinde oluşan ve bugünkü dünyaya bütün açılardan entegre olmuş Türk toplumu ise bambaşka şekilde yönetilmektedir. Siyasi meşruiyetin kaynağı millet iradesidir, yönetim halkın verdiği oranlarla temsil edilen siyasi partilere dayanır, her siyasi parti (istisnasız hepsi popülisttir) kendi stratejisini dayandırdığı bir “halk” tanımına sahiptir. Bu “halk” tanımının karşıt kavramı olarak da “elitler” tanımlanır. Örneğin AK Parti’ye göre halk uzun yıllar süresince mağdur olduğunu iddia ettikleri mü’min ve mütedeyyin, orta ve düşük gelir grubundan insanlar iken elitler de zengin ve Batılı yaşam tarzına sahip “Beyaz Türklerdir.” Öte yandan CHP’ye göre halk çoğunlukla orta ve düşük gelir grubunda olup şehirde yaşayan maaşlı çalışanlar iken elitler (kendi deyimlerince) “Saray’dan beslenen zenginler” ve “Saray bürokrasisidir”. Bu çerçevede bütün partiler kendi tanımladıkları halkın çıkarlarını savunduklarını, onların sesi olduklarını ve bunun kutsal bir dava olduğunu savunurlar. Her iki taraf da stratejilerini oluştururken Türk tarihinden dayanaklar ararlar. Şu anda iktidar olduğu ve 20 senedir de iktidarda bulunduğu için, bu yazıda, AK Parti’nin popülist ekonomi politikalarının Osmanlı’daki köklerine ineceğiz. Ancak, bilinmesini isterim ki, AK Parti öncesindeki siyasi iktidarlar da az ya da çok, benzeri popülist ekonomi politikalarını uygulamıştı.

Osmanlı’nın içinde bulunduğu şartlarda uygulanan politikaların belli bir akılcılığa dayandığı söylenebilir. Ayrıca Osmanlı yöneticilerini popülist olarak değerlendirmek de yanlış olur. Çünkü Osmanlı yöneticisinin halkı ikna etmek gibi bir sorunu yoktu. Ancak bu çağda ve şartlarda uygulanan ekonomi politikalarının ve bu politikalarda hep devam eden benzer hataların köklerinde Osmanlı’daki uygulamaların olduğu da açıktır. Bu ise yüzyıllar boyunca devam eden bir zihniyet bozukluğu ve yapısal ekonomi problemi olduğunu gösterir.

OSMANLI EKONOMİSİ: PARANIN TAĞŞİŞİ – PROVİZYONİZM – KAPİTÜLASYONLAR – İLTİZAM SİSTEMİ

Fatih Döneminden saltanatın sonuna kadar Osmanlı ekonomisi kendini var eden etkenlerin yol açtığı bir dizi problemle karşı karşıya kalmıştır. Osmanlı ekonomi düzeni yapısal bir değişimden geçemediği içindir ki bu problemlere köklü bir çözüm üretilememiştir. Bu yüzden problemlere sistem içinde, yani tarım ekonomisi şartlarında, çözümler üretilmeye çalışılmış ancak bu çözümler aslında daha büyük ve karmaşık sorunlara yol açmıştır. Özünde Osmanlı ekonomisinde sermaye birikimi sürecinin oluşamaması veya yetersiz kalması, bunun akabinde de bize has bir kapitalizmin oluşamaması temel problemdir. Ama bu konu yazının içeriğini çok aşmaktadır. Bu tarihsel durumu veri kabul edelim. Yani Osmanlı ekonomisinin tarımdan sanayiye çeşitli sebeplerden dolayı geçememiş olduğunu kabul edelim. İşte bu şartlar altında Osmanlı ekonomisinde ortaya çıkan temel bazı sorunlara sistem içinde çözümler üretilmeye çalışılmıştır. Başlıkta geçen dört temel politika sorunlara çözüm olarak sunulmuştur: paranın tağşişi, provizyonizm, kapitülasyonlar ve iltizam sistemi.

Paranın Tağşişi - Enflasyon

Bu köşede 5 Nisan 2021 tarihinde yayınlanan “OSMANLI’DA PARANIN TAĞŞİŞİNDEN GÜNÜMÜZDE DEVALÜASYON VE ENFLASYONA” başlıklı yazımdan alıntı yapayım:

“1450’de akçenin içindeki gümüş miktarı 100 birim ise para sisteminin yenilendiği 1687’de bu 15 birime kadar düşmüştü.  Altın Osmanlı Lirasının tedavüle girdiği 1843’te ise akçenin içindeki gümüş 6 birime düşmüştü. Pekiyi gümüş paranın içindeki gümüş oranı neden ve nasıl düşüyordu?  … Kıymetli metalden darp edilen sikkelerin tağşişi bu sikkelerin içinde bulunan ve sikkenin temel değerini belirleyen kıymetli maden oranının düşürülmesi anlamına gelir. Bu kavram meta paranın dolanımda olduğu, yani para olarak altın ve gümüş sikkelerin kullanıldığı ekonomilerde geçerlidir. … Tabloda görüldüğü üzere Fatih dönemi 1,18 gramlık akçenin içinde 0,85 gram saf gümüş (sikkenin yüzde 72’si) bulunurken III. Selim dönemine gelindiğinde akçenin içindeki saf gümüş miktarı 0,048 grama (sikkenin yüzde 4’ü) düşmüştür. Bunu kim yapmıştı? Tabiî ki, “dış güçler”, “karanlık mihraklar” veya “Tapınak Şövalyeleri” değil. Bizatihi Osmanlı yönetiminin kendisi… Pekiyi, neden? ... Bir hükümetin parasını tağşiş etmesini sebebi, bu işlemden elde edilecek mali kazançtır. Hükümet aynı miktarda gümüşle daha fazla para basar ve bu değeri düşmüş para ile borçlarını öder. Böylece çok daha ucuza borçlarını kapatır. Ancak bunun bir maliyeti vardır: Enflasyon.”

Yukarıdaki alıntıdan anlayacağımız şudur: Uzun Osmanlı hakimiyetinde hükümetler harcamalarını karşılayacak gelir bulamadıkları veya ekonomide darboğazlar yaşandığı için sıklıkla açıktan para basmıştır. Bu da uzun dönemde yüksek enflasyona, vatandaşın alım gücünün neredeyse sıfırlanmasına ve sonunda para sisteminin yenilenmesine yol açmıştır. 

Provizyonizm – Dış Borç Birikimi

Rahmetli Mehmet Genç Hocamızın literatüre kattığı “provizyonizm” kavramı sadece Osmanlı ekonomisini değil tarım ekonomisine dayalı bütün doğulu imparatorlukların ortak dış ticaret politikasını tanımlardı: ihracatı yasakla, ithalatı teşvik et! Bu köşede 20 Temmuz 2018 tarihinde yayınlanan “NEO-MERKANTİLİST ÇAĞDA NEO-PROVİZYONİZM OLMAZ!” başlıklı yazımdan alıntı yapalım:

“… O çağda doğudaki geleneksel imparatorlukların (Türkiye, İran, Çin ve hatta Rusya) sistemi ise merkantilizmle taban tabana zıt bir sistemdi. … Bu sistem provizyonizm / iaşecilik olarak bilinir. Temel mantığı Doğu’daki devletlerin halka bakış açısı ile uyumludur. Doğu’da devlet bazen sert bazen de müşfik bir baba gibiydi. İnsanlar da vatandaş değil ama çocuk gibi görülürdü. Onlara bakmak, korumak – kollamak ve yeri geldiğinde çok sert şekilde cezalandırmak da devletin, yani babanın, göreviydi. … Bu bakış açısı altında devlet, hükmü altındaki insanların açlık ve kıtlık içerisine girmesini önlemek için dışarıya mal ihracını engeller ve mümkün olduğunca ithalatı teşvik ederdi. Çünkü üretim yapıları birçok tarihsel, iktisadi ve sosyolojik sebeplerden geri kalmış bu ülkelerde, bu yüzden en önemli problem, ahalinin geçimini sağlamak yani iaşecilikti.”

Yani tarım ekonomisinden kaynaklanan sebeplerle ihracatı kısıtlayan ve ithalatı teşvik eden bir politika uygulanıyordu. Bu ise her sene kronik cari açık ve yıllar içinde biriken dış borç anlamına gelmekteydi.

Kapitülasyonlar – Ekonomide Yabancı Hakimiyeti

Kanuni döneminde Fransa’ya siyasi sebeplerden verilen ve Fransız tüccarlarına çeşitli imtiyazlar sağlayan kapitülasyon anlaşmaları, Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıfladığı ve dış borca mahkum olduğu son dönemlerinde bütün emperyalist ülkelerin firmalarını kapsayacak şekilde genişletilmişti. Öyle ki, memleketin ne kadar demir yolu, fabrikası, madeni ve limanı varsa İngiliz, Fransız ve Alman firmalarına satılmıştı. İş o kadar vahimdi ki, Abdülhamit Han döneminde Merkez Bankamız olan Bank-ı Osmânî-i Şahane’nin sahibi Fransız sermayesi yöneticisi ise İngiliz’di! Bunun sebepleri arasında Türkler arasında yeterli sermaye birikimi olmaması ve girişimci kültürünün gelişmemesi idi. Bir de Osmanlı Hükümetlerinin dış borç karşılığında emperyalist ülkelere taviz verme politikası bunlara eklenmelidir. Yani son dönemde ülkenin serveti yabancı firmaların elindeydi!

İltizam Sistemi -  Devletin Gelir Garantisi Karşısında Borç veya Hizmet Satın Alması

İltizam, Kanuni’nin Veziriazamı ve Damadı Rüstem Paşa ile başlayan bir iç finansman uygulaması idi. Hükümetin vergi gelirleri giderlerine yetmediği için çeşitli vilayetlerde devletin 10 yıllık, 20 yıllık vergi gelirlerinin çeşitli mütegallibelere – çoğunlukla yabancı- devredilmesi karşılığında borç veya hizmet alması anlamına geliyordu. Bunun sebebi Hükümetin borçlarını karşılayacak gelirlerinin olmaması idi. Harcamalar çoğunlukla savaş harcaması olduğu için buradan da kısılamıyordu.  Neticede, kısa dönemde nakit ihtiyacının giderilmesi karşılığında uzun dönemde vergi gelirleri daha da düşüyordu.

ALATURKA POPÜLİST EKONOMİ POLİTİKASI

Aslında ecdadın içine girdiği kısır döngü bugün yaşayan bizlere çok da şaşırtıcı gelmese gerektir. Türkiye’nin en temel problemi kronik cari açıklardır. Cari açığın önemli bir kısmı da teknoloji ve yatırım malları ile enerji hammaddesinden kaynaklanmaktadır. Türk ekonomisinin büyüyebilmesi yani halkın iaşesinin karşılanması için ithalat yapması gerekir. Siyasetçiler daha çok oy alabilmek için vatandaşın tüketimini arttıracak, borçlanma imkânları arttıracak politikalar peşinde koşmuşlardır. Bu yapısal problemi çözmek şöyle dursun, daha da büyütmüştür. Bir nevi Neo-Provizyonizm: İhracatı değil, ithalat ve dış borçlanmayı teşvik etmek. Özelleştirmeler ve yabancı yatırımlara imtiyazlar verilerek artan döviz açığı kapatılmak istense de, üretim büyük oranda yabancı ellere geçmiştir. Neo-kapitülasyonlar! Yine de iç talebi şişiren politikalarla dış açık daha da artmıştır.  Dış borcun birikimi bir yerde krizlere yol açar. 1994 ve 2001 Krizi gibi bir kriz gelmemesi için bu sefer son bir yılda açıktan para basarak ekonomi ayakta tutulmaya çalışılmıştır. Yani Türk parası tağşiş edilmiş ve enflasyon patlamıştır. İltizam mı? O da gelir garantili köprü, hastane ve havalimanı projelerine ilham kaynağı olmuş gibi gözükmektedir.

SON SÖZ: Aynı eylemlerin farklı sonuçları olmaz.