SEKÜLERLEŞEN TOPLUM

Ekin GÜN 11 Oca 2022

"Muhalefetin neredeyse çeyrek asırdır ağzına pelesenk ettiği "Türkiye'ye şeriat gelecek" gibi söylemlerin toplumda bir karşılığı yok, çünkü Türkiye toplumu her yıl giderek sekülerleşiyor."

Cuma günkü yazımda Kadir Has Üniversitesi’nin her yıl gerçekleştirmiş olduğu “Türkiye Eğilimleri” araştırmasını köşeme taşımıştım ve bugün de Türkiye’nin AK Parti döneminde sekülerleşme yaşadığına dair ortaya çıkan bazı sonuçlarla ilgili bir beyin fırtınası yapmak istiyorum.

Araştırmada kendini “dindar, siyasal İslamcı ve muhafazakâr” olarak nitelendirenlerin oranının yüzde 36,5’a gerilediğini, bu oranın 2018 yılında yüzde 44 olarak ölçüldüğünü görüyoruz.

Buna ilaveten kendisine “çok dindar” diyenlerin oranı yüzde 30 iken, “dindar” olarak tanımlayanların yüzde 41’inin de namaz kılmadığını, dindarlar arasında tüm vakit namazlarını kılanların oranını da yüzde 21 olarak saptandığını görmek mümkün.

Sizin de tahmin ettiğiniz gibi bu araştırmada da yaş arttıkça dindarlık düzeyi artarken, düşük dindarlık ise 18-20 yaş arasında daha yoğun.

Tüm bu araştırma verileri benim de sıkça ifade ettiğim gibi Türkiye’nin bir sekülerleşme eğilimi yaşadığını gösteriyor. Benzer konuyla ilgili yapılan diğer araştırmalarda da aynı verilere ulaşmak mümkün.

Muhalefetin neredeyse çeyrek asırdır ağzına pelesenk ettiği “Türkiye’ye şeriat gelecek” gibi söylemlerin toplumda bir karşılığı yok, çünkü Türkiye toplumu her yıl giderek sekülerleşiyor.

Benim bu konudaki itirazım sekülerleşmenin gerek ulusalcı tabanda gerekse de muhafazakârlar arasında yanlış olarak yorumlandığı şeklinde.

Çünkü sekülerleşme “dinsizlik” olmadığı gibi “laiklik ve modernleşme” gibi kavramlarla da sıkça karıştırılıyor.

Bu konuda size sekülerleşmeyle ilgili özgün çalışmalar yapan akademisyen Volkan Ertit’in “Sekülerleşme Teorisi” ve “Endişeli Muhafazakarlar Çağı” kitaplarını önermek istiyorum. Mutlaka okuyun.

Ertit, seküler olanın ultra sekülerleştiğini, daha dindar olanın da sekülerleşmeye başladığını ya da bu eğilimden ciddi anlamda etkilendiğini sosyolojik analizlerle ortaya koyuyor.

Ve sekülerleşmeyi de “Belli bir toplumda belli bir zaman dilimi içerisinde doğaüstü alanın, yani dinin, dinimsi yapıların, halk inançlarının ve diğer tüm doğaüstü öğretilerin bireysel ve toplumsal düzeydeki prestijlerinin ve gündelik yaşamı şekillendirme güçlerinin azalması demektir.” olarak tanımlıyor.

Sekülerleşmeyle beraber kullanılan “dinsizleşme, laikleşme” gibi kavramların da aslında konuyla alakalı olmadığını söylüyor ve bunun da en büyük kanıtının Batı Avrupa, Kuzey Amerika, Türkiye ve Japonya gibi ülkelerde dini inanca sahip milyonlarca insanın yaşaması olarak gösteriyor.

Ertit’e katılıyorum. Sekülerleşmenin laikle karıştırılmasının en önemli sebeplerinden biri de modernleşme kavramının Türkiye’de devlet eliyle şeklen olarak dizayn edilmesidir.

Zira Ertit de kamusal alan ile özel alanda insanların farklı davranabileceğini, laikliğin devletin dinle olan ilişkisine dair bir konu olduğunu belirterek sekülerleşmenin sosyolojik bir kavramı içerdiğini ve toplumun doğaüstüyle ilişkisine dayandığını anlatıyor.

Ve sekülerleşmenin en önemli üç olgusunu da bilimsel gelişmeler, endüstriyel kapitalizm ve kentleşme olguları etrafında ele alınabileceğini ısrarla vurguluyor.

Yapılan araştırmalar da bunu doğrular nitelikte. Dini ritüellerin pratiğe dökülmesinde oranların giderek azalması toplumun sekülerleştiğini ciddi oranda gösteriyor.

Türkiye’de son yirmi yılda üniversitelerin yaygınlaşmasından tutun da sosyal medyanın hayatımıza girmesine, ulaşım ve şehirleşme gibi alanlarda büyük atılımlar yapılmasına kadar ciddi anlamda modernleşmediğini nasıl iddia edemiyorsak, modernleşmenin de sekülerleştirmediğini iddia etmek o kadar güç.

Konuya devam edeceğim.