SELAMLAŞMAK İÇİN CESARET LAZIM

Ümit G. CEYLAN 20 Şub 2020

Yıllardır bu sayfadan selamlaşmanın önemi, değeri ve kaynaştırıcı, birleştirici unsurları hakkında onlarca, yüzlerce kelime sarf etmişizdir.

ÜÇ AYLAR BAŞLIYOR

25 Şubat salı günü üç aylara giriyoruz. Biz Müslümanlar için şükür vesilesi olan bu mübarek aylara girmenin tatlı heyecanını yaşıyoruz. Ümid ediyoruz ki bu aylarda ibadet ve dualarımızı daha içten yapacağız ve Allah’ın rızasını kazanacağız. İslam dünyasının ayağa kalkması için dualarımızı eksik etmeyeceğiz ancak bunun yanında samimi olmak ve çalışarak hiç durmadan yolumuza devam etme mecburiyetinde olduğumuzu da hiç aklımızdan çıkarmayacağız. Allah’ın kitabı Kuran’ı Kerim’de dendiği gibi “O nurunu tamamlayacaktır.” Yani umutsuzluğa düşmek asla bir Müslümana yakışmaz. Ümidvar olarak bahane görmeden, çok çalışıp engelleri aşmak zorundayız. Dualarımız İslam dünyasının sıkıntılarından kurtulması için var gücümüzle düşünmek, üretmek birbirimize kenetlenmek için anlayış ve ferasete sahip olmaktır. Burada en önemli görev de Türk Müslümanlarına düşmektedir. Dünyaya adaleti, merhameti ile nam salmış bu aziz millet mazlum halkların tek umudu, karanlık düşüncelerin karşısındaki tek aydınlık dimağdır.

SELAMLAŞMAK İÇİN CESARET LAZIM

Yıllardır bu sayfadan selamlaşmanın önemi, değeri ve kaynaştırıcı, birleştirici unsurları hakkında onlarca, yüzlerce kelime sarf etmişizdir. Hatta sokakta, apartmanda evde dahi selamlaşmayı adet haline getirmemiz gerektiğini de söylemişimdir. Ancak selamlaşmaya dair psikolojik engellerimiz üzerinde belki de hiç durmamışızdır. Zira selamlaşamamak bireysel bir sorundur. Bireysellikten de zamanla tüm toplumu sarmış olan bir nevi hastalıktır. Hatta korkudur. Cesaret yoksunluğudur. En nihayetinde de insanın kendine yabancılaşmasıdır.

Aynaya bakamıyoruz

İnsanın kendini tanıması, anlaması ancak başka bir insanda tezahür eder. İnsan, insanları tanıdıkça, davranışlarına şahit oldukça onları isimlendirir. Kıskançlık, güvenmek, sevmek, yalancılık ve benzeri bir sürü duyguyu başka insanlarda gördükçe kendisinde olabilecek duygu ve davranışların iyi, kötü, güzel, çirkin diye birçok nitelendirmeler yapılabilir. Asıl mesele bu duyguların bizdeki derecelerini fark etmektir. Özellikle ilk gençlik çağlarında gençlerimizin ruh terbiyesi ve disiplinel davranış kazanmaları gerekirken biz onları yalnız bırakıyoruz. Çocukları teknolojik ve dijital aygıtlarla baş başa bırakıyoruz. Her türlü duyguyu, davranışı ailenin aynasında görmesi gerekirken çocuklarımızı kontrolsüz alanlarda kendi başlarına kapkaranlık dehlizlere salıyoruz. Sonra da onları aynalara bakamaz hale getiriyoruz. Kendilerine bile tahammül edemeyen özlerinden koparılmış kırık aynalara bakmaya mâhkum bırakıyoruz. Çocuklarımızın rol modeli bir önceki nesildir. Anne baba, öğretmenlerimizdir. Eğer büyüklerimiz aynaya bakacak durumda değilse, küçüklerimizde aynadaki yüzlerini kırık ve buruşuk görecektir. Doğruyu eğri, güzeli çirkin, iyiyi kötü olarak görecektir. Ne yazık ki düğmeyi baştan yanlış ilikleyenden sonraki gelen nesil ikinci düğmeyi yanlış ilikleyecektir.

Kuyunun dibinden kurtulmak

Kendimizi yalnızlığa hapsediyoruz. Bir gayya kuyusunda güya kendimizle baş başa bir düşünme, yeniden doğuş, arınma seansındayız. Ancak bu hiç de böyle değil ve bu gerçeklerden kaçmak için kuyunun en dibinde hayat koçları, spiritüel ve benzeri uzmanlara (!) haklarımızı gasp ettiriyoruz. Bu hak gasp edişte bir gönüllülük var mı dersiniz? Gerçekten kurtulmak ve bu kuyunun dibinden aydınlığa çıkmak istiyor muyuz? Kendimizle yüzleşmeye cesaretimiz var mı? Oysa o kadar sıradan ve basit ki her şey. Sabah daha henüz aydınlanmadan güneşi selamlamaya kalkmak ve pencerede yavaş yavaş usulca renklenen göğe eşlik etmek çok mu zor? Bizi bundan alıkoyan ne olabilir?

Beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim

Allah’u Teala’nın bu sözü bize onun bir selamı değil mi? Peki selam vererek kendi içimizdeki zehri dışarı akıtmıyor muyuz? Temizlenmiyor muyuz? Denemeye bile cesaretimiz yok değil mi? Çünkü büyük sorumluluk selam vermek. Selam vermek bir derdin var mı demektir? Derdinle hemhâl olmaya hazırım demektir. Bir selamla kardeşinin, arkadaşının derdine ortak olmayı yüklenmek demektir. Tüm bunlara cesaret edebilecek egolarından sıyrılabilecek bir yürek var mı? Afrika’da sabah işe giderken rastlaştığın bir arkadaşına çorba içtin mi diye sormak selamlaşmak demekmiş? Eğer içmediyse gel birlikte içelim, dertleşelim demekmiş bu güzel davranış. Allah’ın selamını yaymak dualara ortak olmak bir halka gibi ileriye taşıyarak insanlığı bu dehlizden kurtarabiliriz. Sadece biraz cesaret lütfen. Tebessümle bir selamın neler getireceğini tahmin bile edemezsiniz vesselam.

HUZUR... HUZUR... HUZUR!..

İnsan ne idik ne olduk ne olacağız sorunun cevabını kadim kitaplardan öğrendiği gibi kendinden öncekileri tefekkür ettiğinde de ibret alabiliyor. Sanki ölmeyecekmişiz gibi harala gürele çatallaşan işin içinde kendini kaybedebiliyor. Hırs, hırs, hırs... Nereye kadar? Bu soruyu kendisine bir türlü soramıyor. Otuz üç yaş tam da olduğunun üstü. Kırk yaş olgunluk, elli yaş olgunluğun üstü diyebiliriz. İnsan zaman zaman karanlıkta kalabiliyor. Dehlizlerde, labirentlerde acaba bir nefes alabilir miyim derken, hırsın nerelere götürdüğünün idrakine varabiliyor. Oysa herşey dozunda. Yemeğin suyu da tuzu da dozunda olduğunda lezzet bulabiliyor. Hastalıklar bir bir başgösterdiğinde artık hayat, hastane, hekim ve ilaçlardan ibaret olabiliyor. Eğer hasta olmak istemiyorsak fıtri düşünmeli, fıtri hissetmeli, fıtri bir hayat sürmeyi seçmeli. Ne zaman hastaneye düştük o zaman sorgulama başlıyor, bir lokma bir hırka neyimize yetmiyor. Çalış azmet ama hırs etme. Hak yeme, Allah verirse tasadduk et. Moral bul. Ölsen de gam yeme. Yoz yobaz olma. Gönül ehli ol. Ömür ölümle özetleniyor; hayat ise sonsuz.  İnanıyorsak eğer mutluluk sonsuz. Huzur... Huzur... Huzur!..

İKİNCİ EL GİYSİ

Giysiler eskimiyor ve biz onları ya birilerine veriyor ya da giysi kumbaralarına atıyoruz. Ardından yenisini alıyoruz. Aslında sıkıldığımız için giydiklerimizden kurtulmak ve yenisine sahip olmak istiyoruz. Modanın kurbanı oluyoruz. Oysa hep söylediğimiz bir şey var; çok az giysi ile sadece doğru renkleri ve uygun parçaları bulduğumuzda hayata daha fazla vakit kalıyor. Ne kadar çok giysimiz olursa olsun hep aynı veya benzer şeyleri giyinip duruyoruz zaten. Artık son zamanlarda sıkça duyduğumuz bir el değiştirme sistemi olan ikinci el giysi mağazalar var. Başkasının giydiği eşyaları ben pek giyemiyorum böyle bir hassasiyetim var. Aslında bu giysiler kuru temizleme işleminden geçiyor ve öyle satışa sunuluyor ama benim nedense yine de içime sinmiyor. Ancak tanıdığım bildiğim kişiler olursa ikinci el de olsa giyebiliyorum. Birde bu tarz dükkanların ikinci el giysileri sunuşlarında sanırım bir problem var. Bu mağazalar daha temiz, düzenli ve albenili olursa bitpazarı görünümünden kurtulabilirler. Dolayısıyla ikinci el giysi sektörü canlanırsa insanlar yeni bir şeyler almaya daha az para harcayıp doğaya daha fazla katkıda bulunurlar.

HASTANELERİMİZ

Hani derler ya Allah düşürmesin ama eksikliğini de göstermesin. Doktorlarımız için kullanılır bu veciz sözler. Son bir haftadır yakınımın hastalıkları nedeniyle sosyal sigortalar kurumu hastanesinin acil servisinde daha sonraki günlerde de yatılı hastamıza refakatçi olmak üzere hastanede geceledim. Sağlık personelinin hepsi temizlikçisinden, hastabakıcısına doktorundan hemşiresine kadar son derece özverili, ilgili, güler yüzlü. Yirmi yıl öncesini bildiğim için doğum dahil annemin ameliyatları vesilesi ile SGK hastanesinin personelinin suratlarındaki ifadeler başta olmak üzere tuvaletlerin pisliğini, ilaç kuyruklarını ve daha birçok şeyi çok iyi biliyorum. O yüzden rahatlıkla ifade edebiliyorum. Yine bugün hastanelerimiz teknik donanım bakımından da yeterli. Bunlar hastanelerimizin artı tarafını oluştururken maalesef sadece hastanelerimizde değil hemen hemen birçok devlet kurumumuzda olduğu gibi işletmecilik zafiyeti var. Bunun en başında da iletişimsizlik ve karmaşık bürokratik yapımızdan kaynaklanan devlette işini sağlama almak endişesi yatıyor. Bir yerden bir yere nakledilecek hasta için gerekli evrakların çıkması, imzalar, kaşeler derken insanın içi şişiyor. Artık bunların bu kadar uzun uzadıya olmaması ve hasta ile birlikte hasta yakının da bekletilmemesi lazım. Belki sağlık bakanlığı bu sorunu özel hastanelerde olduğu hastanın tüm işlerini takip eden özel görevlilerle çözebilir. Ya da bürokrasiyi hantallıktan kurtarıp işletmelerin hızlanmasını sağlayabilir.

‘PLAJLARINIZA CESETLERİMİZ VURDUYSA, ÖZÜR DİLERİZ',

Suriyeli Müzisyen Tarık Aslan ve arkadaşlarından oluşan müzik grubu "Ortak Doğu", Mülteci Makamı isimli şarkıları ile gündeme geldi. Şarkının Türkçe bölümlerindeki sözler şöyle,

 "Eğer sizin meydanlarınızda, caddelerde, sokaklarınızda dilenciler olduysak / Özür dileriz / Eğer sizin işyerlerinizde, atölyelerde, tarlanızda kaçak işçi olduysak / Özür dileriz / Eğer sizin kıyılarınıza, kumsala, plajlarınıza cesetlerimiz vurduysa / Özür dileriz / Şikayet edemem ben maazallah / Timsah gözyaşlarında boğulduk vallah / Ben bir mülteciyim..." 

https://gocmeniz.org/f/plajlariniza-cesetlerimiz-vurduysa-ozur-dileriz

Bu dünya bir han bizlerse hancıyız. Bugün var yarın yokuz. Hangimiz kaderimizi belirlerken haritanın önünde durup yer seçiyoruz? Hiçbirimiz! Tarık Aslan’ın feryadı, yarın öbür gün mültecilere burun bükerken bizim de başımıza gelmesin diye bir uyarıdır. Tatilimiz zehir olmasın dedik ama ne bilelim Aylan bebeğin kıyıya vuracağını! Allah kimseye, bir millete savaş acılarını yaşatmasın. Bunlar da bizim imtihanımız. Suriye toprakları huzura kavuşana dek bizler de onları misafir edeceğiz. İdlib kampta kız çocuğuna soruyor muhabir; “büyüyünce ne olmak istiyorsun.” Cevap çok çarpıcı; “Kız çocuğu olmak istiyorum.” Savaş çocukların çocukluklarını ellerinden aldı. Çocuklarımıza milyonluk doğum günü partileri düzenlerken bunları da unutmayalım olur mu?