TDV sağ 160x600


​SULTAN ABDÜLHAMİD HAN – I SANİ

Son dönemde çok tartışılan Türk tarihinin büyük isimlerinden Sultan II. Abdülhamid hakkında lehte ve aleyhte birçok kelâm edilmektedir.

Son dönemde çok tartışılan Türk tarihinin büyük isimlerinden Sultan II. Abdülhamid hakkında lehte ve aleyhte birçok kelâm edilmektedir. Bir de yeni yayınlanmaya başlayan bir dizinin de baş karakteri olması, bu hükümdârımızı, tartışmaların tam merkezine yerleştirmiştir.

Bir kesime göre, Sultan Abdülhamid baskıcı, zorba ve kendi saltanatını güvence altına almak için her şeyi yapabilecek bir despottur. Başka bir kesime göre ise, Kanuni ve IV. Murad’dan sonra gelen en büyük hükümdardır. Birincilere göre “Kızıl Sultan!” ve ikincilere göre “Ulu Hakandır”. 

İlk önce bu nitelemeleri değerlendirelim: Kızıl Sultan lakabı Türkler tarafından telaffuz edilmemiştir. Özellikle Ermeni isyanını bastırırken kullandığı tedbirler nedeniyle Batılı tarihçiler ve muhalifleri tarafından "Kızıl Sultan" diye anılmıştır. Kızıl Sultan iddiası, Albert Vandal adlı bir Fransız yazar tarafından ortaya atılmıştır. Atılış sebebi, Abdülhamid'in Ermeni isyanlarını bastırmış olmasıdır. Başta Birleşik Krallık ve Fransa olmak üzere Avrupa kamuoyunda Abdülhamid'in kan dökücü bir padişah olduğu propagandası başlatılmıştır. Ne kadar tanıdık değil mi? Görüldüğü üzere, emperyalistler tarafından kışkırtılan Ermeni eşkıyasını bastırmak ve vatanı müdafaa etmek, emperyalistlerin ve onların işbirlikçilerinin gözünde Pâdişah’ın “Kızıl Sultan” diye nitelendirilmesi için yeterli olmuştur. Bugün Türk çocuklarının bu lafzı kullanması aymazlık ve şuursuzluktur. 

“Ulu Hakan” ise şair ve mütefekkir Necip Fazıl Kısakürek’in nitelendirmesidir ve Pâdişah’tan 50 küsur yıl sonra tedavüle girmiştir. Türk tarihi büyük komutan ve hükümdarlar  görmüştür. Bunların hiçbirine “Ulu Hakan” denmeyip de, Sultan Abdülhamid’e bu unvanı layık görmek düşündürücüdür. Necip Fazıl şair olduğu kadar 1940-1980 arasında Türkçü – İslamcı düşüncenin en baştaki aktörüdür ve mevcut batıcı anlayışa karşı, özellikle batıcıların en fazla saldırdıkları pâdişah olarak, Sultan Abdülhamid’i öne çıkarmıştır. Yani, aslında, güncel siyasetteki pozisyonuna uygun (biraz da Atatürk’ün karşıtı bir figür) olarak tarihi ve mukaddes hatıralara sahip bir Türk hükümdarını olduğundan farklı ve büyük göstererek Cumhuriyet dönemi politikasında bir polemik unsuru haline getirmiştir. Diğer cenahtaki haysiyetsizler de, bunun tersini yaparak, yine büyük Türk Hükümdarını polemik unsuru yapmışlardır.

Sultan Abdülhamid Hân – ı Sani’nin saltanatını değerlendirirken üç döneme ayırmayı uygun buluyorum. I. Dönem: 1876 – 1878 arası, II. Dönem: 1878 -1908 arası ve III. Dönem: 1908 sonrası. I. ve III. Dönem darbecilerin fiilen hakimiyette oldukları dönemlerdir ve bu dönemlerdeki iktisadi ve sosyal hadiselerden Hünkâr’ı mes’ûl tutmak haksızlık olacaktır. II. Dönem ise tam olarak Hünkâr’ın gücü elinde bulundurduğu dönemdir. Bu dönemde olan kalkınma ve bayındırlık icraatları – o günkü Türkiye’nin şartları dikkate alınacak olursa – şaşırtıcı bir mahiyet arz eder: 

• Eğitim: Kız mekteplerinin açılması onun dönemindedir. Aynı zamanda, tahta geçtiği yıl 250 olan rüştiye (ortaokul) sayısı 1909'da 900'e, 6 olan idadi (lise) sayısı 109'a çıkmıştır. 1877'de İstanbul'da sâdece 200 tane modern ilkokul varken 1905'te 9 bine çıkmıştır.

• Yüksek Öğrenim: Mekteb-i Mülkiye (İ.Ü. Siyasal Bilgiler), Hukuk Fakültesi (İ.Ü. Hukuk Fakültesi), Halkalı Ziraat ve Veterinerlik Fakülteleri, Güzel Sanatlar Fakültesi (Mimar Sinan Üniversitesi), Ticaret Fakültesi, Yüksek Mühendislik Okulu (İTÜ), Kız Öğretmen Liseleri, Aşiret Okulu, Şam Tıp Fakültesi, Haydarpaşa Askerî Tıp Fakültesi (GATA) ve Maden Fakültesi onun döneminde kuruldu.

• Ulaştırma ve Haberleşme: Bursa Demiryolu, Ankara Demiryolu, Kudüs Demiryolu, Beyrut liman ve rıhtımı, Manastır – Selânik Demiryolu, Şam Demiryolu, Eskişehir – Kütahya Demiryolu, Galata liman ve rıhtımı, Beyrut Demiryolu, Afyon – Konya Demiryolu, Sakız Adası liman ve rıhtımı, İstanbul – Selânik Demiryolu, Tuna Nehri’nde Demirkapı Kanalı, Şam Halep Demiryolu, Hicaz Telgraf Hattı, Hama Demiryolu, Selanik Liman ve Rıhtımı, Haydarpaşa Liman ve Rıhtımı, Trablus-Bingazi Telgraf hattı, Konya Ereğlisi'nde Demiryolu, bütün yurtta Telsiz İstasyonları, Medine Telgraf Hattı, Şam'da Elektrikli tramvay, Hicaz Demiryolu hizmete girdi; (İstanbul'dan kalkan tren, 3 gün sonra Medine'ye ulaştı). Basra-Hindistan Telgraf hattı Beyoğlu'na bağlandı. 

• Kamu Reformu: Memurlara sicil tutulmaya başlandı ve Sayıştay kuruldu.

• Finans Sektörü: Ziraat Bankası, Osmanlı Bankası ve Osmanlı Sigorta Şirketi kuruldu.

• Sanayi ve Altyapı Yatırımları: Terkos Suyu, Bursa'da İpekhane, Hamidiye Kağıt Fabrikası, Kadıköy Gazhanesi, Kadıköy Su Tesisatı,  Mum Fabrikası, Hamidiye Suyu, Tokat Umurca’da ilk rakı fabrikası ve ilk bira fabrikası Bomonti açıldı

• Sağlık Hizmetleri: Darülaceze  ve Şişli Etfal Hastanesi hizmete girdi

• Askeriye: Mareşal Von Goltz Paşa’nın öncülüğünde Türk Kara Ordusu Prusya nizamına göre yeniden düzenlendi. Yunan Harbi’ndeki zafer (1897) bu disiplinli ve modern silâhlarla teçhiz edilmiş orduyla elde edildi. Ancak amcası Sultan Abdülaziz’den kalan modern ve büyük donanma Haliç’te çürümeye terkedildi.

Olumsuz hadiselere gelirsek; bunları toprak kayıpları, devletin iflası ile isyan ve terör hadiseleri olarak sınıflandırabiliriz. Bu dönemde (1878 – 1908), aynı zamanda büyük toprak kayıpları yaşanmıştır: Kıbrıs 1878, Tunus 1881, Yunanistan 1881, Mısır 1882, Somali 1884, Habeşistan 1885, Şarkî Rumeli 1885 yıllarında elden çıkmış, bunu Girit’in 1898 ve Kuveyt’in 1899 yılında özerklik ilânları takip etmiştir. Bu dönemde, ülke iflas etmiş ve 1881 yılında Düyûn – i Umumiyye idaresi kurulmuştur. Yine bu dönemde, ülkeyi madden ve manen sarsan isyan ve terör hadiseleri olmuştur: Ermeni isyanları ve Ermeni terörü 1891 – 1895, Yemen İsyanı 1905, Padişah’a Ermeni teröristlerin suikast girişimi 1905.

Sultan Abdülhamid görüleceği üzere modern Türkiye’nin ulaştırma, haberleşme, eğitim ve kamu hizmetlerinin temelini atmışken temel bazı üstyapı kurumlarını kurmuş ve Kara Ordusu’nu modernleştirmiştir. Hiç de gerici bir “Kızıl Sultan” gibi görünmüyor, değil mi? Ancak, kendisine kalan toprakların yarısından fazlasını da düşmanlara bırakmak zorunda kalmış, devleti düvel-i muazzamanın iktisadi prangasından kurtaramamıştır. En önemlisi de, amcası şehit padişah Sultan Abdülaziz’i deviren darbecilerden hesap sormasına rağmen, kendisine verilen sahte İttihatçı muhtırasına (1908) boyun eğmiş ve daha sonra bir İttihatçı tertibiyle yapılan 1909 Darbesine direnecek basireti gösterememiştir; (15 Temmuz’daki liderlikle mukayese edin.) Pek de “Ulu Hakan’a” benzemiyor, değil mi? 

Sultan Abdülhamid hatası ve sevabıyla tarihte kalmış büyük hükümdarlarımızdandır. Hatalarından ders çıkarıp, başarılarını devam ettirmeliyiz. Hünkâr’ı 2017 Türkiye’sindeymiş gibi değerlendirmekten de vazgeçelim. Çünkü artık çökmeye yüz tutmuş ve iflas etmiş bir Türkiye değil, bütün sorunlarına rağmen her sektörde üretim yapabilen, yetişmiş insan gücüne ve en önemlisi güçlü bir orduya sahip bir Türkiye var. Onu saygıyla anarak, ruhuna bir Fatiha okuyalım. Gerisi lâf-ı güzaftır.