TDV sağ 160x600


SUSKUNLUK SARMALI'NDA KÜLTÜREL İKTİDAR ÇABASI

Dr. Can CEYLAN 20 Şub 2022

Kısaca tanımlamak gerekirse, Suskunluk Sarmalı teorisi, toplumun bir kesimi çeşitli konular hakkında hiçbir çekince duymadan konuşurken, başka bir kesimin ya da diğer bütün kesimlerin suskun kalmasını sorunsal olarak gören bir teoridir.

Alman siyâset bilimci Elisabeth Noelle-Neumann, 1974 yılında bir siyâset bilimi ve kitle iletişim teorisi geliştirdi. Bu teorinin adı Suskunluk Sarmalı idi. Kısaca tanımlamak gerekirse, Suskunluk Sarmalı teorisi, toplumun bir kesimi çeşitli konular hakkında hiçbir çekince duymadan konuşurken, başka bir kesimin ya da diğer bütün kesimlerin suskun kalmasını sorunsal olarak gören bir teoridir.

Tabi ki bu durum her toplumda gözlemlenebilir ve bu teori ortaya atılmadan önce de vardı. Ancak adının konmuş olması ve bir teorik çerçeve oturtulması, uzun bir târihsel geçmişi olan böyle sosyal bir olgunun akademik çevrelerde daha dikkat çekmesine ve üzerine gidilmesine imkân verdi.

1915 yılında Almanya’da doğan Noelle-Neumann, II. Dünya Savaşı’nı ve savaş öncesinde Almanya özelinde ve Avrupa genelindeki sosyopolitik süreçleri genç bir kadın olarak bizzat yaşamış ve gözlemlemişti. İktidâra geldikten sonra o zamanki iletişim imkânlarını kullanarak Nasyonal Sosyalist Parti’nin politikalarının propagandasını yapan Hitler, daha sonra Alman halkını felâkete sürükleyecek ve dünyâda elli milyondan fazla insanın ölümüne sebep olacak bir güç elde etmişti. Ancak Noelle-Neumann’ın teorisini bu kadar cazip kılan şey, sâdece siyâsî anlamda bir iktidar-muhalefet ilişkisindeki dengesizlik değil, bu durumun hem sosyal hem de psikolojik bir boyutu ve çok taraflı olmasıydı. Yâni suskunluk sarmalına sâdece siyasal iktidâra muhalif olanlar düşmüyordu. Hatta tersi olup siyasal iktidârın seçmenleri de suskunluk sarmalına düşüyordu.

Doğal dışlanma korkusunun manipülasyonu

Bir insanın bir fikri tek başına savunması veya bir topluluk içinde ilk defa dillendirmesinin en muhtemel sonuçlarından biri dışlanmaya mâruz kalmasıdır. Günümüzde buna bir de “linç” eklenmiştir. Sosyal medyada “Başıma bir şey gelmeyecekse…” diye başlayan paylaşımlar, bu linç ve dışlanma korkusunun dışa vurumudur. Burada fizikî bir linç ve dışlanma olmasa da tâkipçi sayısının düşmesi, hakaret ve iftirâya mâruz kalma endişesi bile kişileri suskunluk sarmalına sokmaktadır. İnsanın doğasında bulunan utanma ve dışlanma korkusu, belli merkezlerin elinde bir kültürel iktidar gücü ve bu gücün sopası olarak kullanılmaktadır.

Ölü Ozanlar Derneği adlı filmin en bilinen sahnesinde, bir öğrencinin genel-geçer tavra aykırı olarak sınıfta sıranın üstüne çıkarak konuşmasının ardından, tüm sınıfın aynı şeyi yapması, suskunluk sarmalından kurtulmak için “ilk ses” olmanın önemini ve değerini göstermektedir.

Suskunluğun ötesinde “susturulma”

Bir toplumun kültürel dinamikleri içinde yanlışa yanlış demek bir yana, başkalarına göre yanlış olsa da fikrini söylemek, dışlanmaya sebep oluyorsa (ki bunun olmadığı toplum neredeyse yoktur), aslında bu sarmalın oluşması için bâzı söylemlerin kitle iletişim araçları üzerinden sürekli dile getirilmesine çok da gerek yoktur. Ama bu suskunluğu tehlike kılan şey, sarmalın kitle iletişim araçları tarafından oluşturulmasıdır. Yâni bireyler, tek tek hedef alınıp susturulmak yerine, İsrail’in Filistin’de kullandığı içinden binlerce bomba çıkan misket bombaları gibi, tek bir merkezden ama yüzlerce farklı kanaldan aynı şeyin sürekli dile getirilmesiyle toplum susturulmaktadır.

Buna karşı bir şey söylemek enâyilik, ucuz kahramanlık, Don Kişotluk olarak görülmektedir. Herkes mâruz kaldığı için “herkesin fikri hâline getirilen” söylem, doğru ve eleştirilmez bir kisveye büründürülmektedir. Bu âdeta, bilimsel bir gerçek olan Yerçekimi Kanunu’na karşı çıkmak gibi algılanmaktadır. Kişilerin ağızları görülmez bir elle kapanmakta; daha doğrusu kişiler, kendi ağızlarını kendi elleriyle kapamaktadır ve bunun farkında değildirler.

Medyanın puslu tuttuğu hava

Puslu havada ilk ateş eden yerini belli eder ve açık hedef hâline gelir. Günümüzde ulusal ve uluslararası medya ve de küresel sosyal medya, her sâniye milyonlarca paylaşımla ve bu paylaşımların belli merkezlerden desteklenmesiyle toplumsal havayı sürekli puslu hâlde tutmaktadır. 

Servis edilen haberler ve yapılan ulusal ve uluslararası içerikli paylaşımların sayıca çok olması, “fikir ve ifâde özgürlüğü” olduğuna dâir yanıltıcı bir algı oluşturmaktadır. Kimin, ne zaman, kim veya ne hakkında ne söyleyeceği belli merkezlerde tespit edilip paylaşılmaktadır. Bu paylaşımlar âdeta sis bombaları gibi neyin ne olduğunu doğru algılamayı engellemekte ve pus dağılıp doğru ortaya çıkana kadar olan olmaktadır. Zâten pus dağıldığında ortalıkta kalan şeylerin hiçbir gündem değeri yoktur. Bundan sonra susmayı bırakıp konuşmanın da hiçbir önemi kalmamaktadır.

Hep susanlar da konfor alanlarından çıkmamış olmanın kendilerini dışlanma ve linçten koruduğu zannıyla, suya sabuna dokunmadan yaşamanın sözde avantajını yaşarlar ama maalesef sindirilmiş ve susturulmuş olduklarını kabul etmezler. Bunun tersi, Galatasaray tribününe Fenerbahçe formasıyla ya da Fenerbahçe tribününe Galatasaray formasıyla gitmek gibi bir şey değildir.

Suskunluk Sarmalı’nı kullananlar

Suskunluk Sarmalı, güç kimdeyse onun işine yarar. Dolayısıyla hangi konuda suskunluk söz konusuysa, güç onun karşı tarafındadır. Avrupa’da Müslüman ya da Türk olduğunu söyleyememek, güçlü tarafın Hristiyanlar ya da Türk düşmanları olduğunu gösterir. Türkiye’de her iki seçmenden birinin oyunu alan AK Parti’nin icraatlarını beğenmekten çekinmek, gücün toplumu suskunluk sarmalına iten siyâsî muhalefetin kontrol ettiği kitlede olduğuna işârettir.

Bir kesim yalan yanlış haberleri paylaşırken herhangi bir tedirginlik, utanma duymazken ve bunu “ifâde özgürlüğü” bağlamında ortaya koyup yapılan eleştirel yorumlara “susmayacağız” diye karşılık veriyorsa, suskunluk sarmalına düşürülmek isteyenler paylaşım yapanlar değil, “susmayacağız” cevâbı verilen yorumları yapanlardır.

Teori çözüm sunmuyor ama…

Suskunluk Sarmalı teorisiyle Elisabeth Noelle-Neumann, bu soruna bir çözüm sunmamış, sâdece bir durum tespiti yapıp bunu teorik bir çerçeveye oturtmuştur. Ama maalesef teorik çerçeveye oturtularak tespit edilen sorunlar çözülmüyor. Bu mümkün olsaydı, işçi sınıfının sorunları daha 19. yüzyıl bitmeden çözülmüş olurdu. Ancak şu da gözden kaçırılmamalıdır ki, çözüm sunmaması bu teorinin, çoğunluk olsa da medya gücü karşısında dik duramayıp suskunluk sarmalına düşen birey ve toplulukların bilinçlenmesini sağlamadığını göstermez.

Bu bilinçlenmenin olduğunu Türkiye’de seçimlerden önce yapılan ve medyada sık sık paylaşılan kamuoyu araştırmalarıyla seçim sonuçlarının özellikle son yirmi yılda tutarlı olmamasıyla görüyoruz. Bir kesim her seçime “kesin zafer” düşüncesiyle girip hezimet yaşamaktadır. Diğer kesim ise, suskunluk sarmalı sebebiyle sesini çıkarmamayı tercih edip tavrını sandıkta gösterenler olarak karşımıza çıkmaktadır. İki seçim arası, suskunluk sarmalına düşen ya da konfor alanından çıkmamayı tercih edenler, seçimlerde suskunluk sarmalını oluşturanların konforunu bozmaktadır.

Bu durumda şu soruyu sormadan edemiyorum, acaba Noelle-Neumann Türkiye’deki bu duruma ne derdi?