ŞUURLA YAŞAMAK

Cemalnur SARGUT 06 Ağu 2020

İmanımız ve ubudiyyetimiz, adaletimiz ve ahlakımıza mütealliktir.

“İman”ın sözlük anlamı; bir şeye kesin ve tereddütsüz bir biçimde yürekten inanmak, bir kişiyi söylediği sözle doğrulamak, söylediği şeyi kabullenmek, hiçbir şüphe duymaksızın en içten bir şekilde söylenen şeye inanmak anlamına gelir.

“İman” dini terminolojide kullanılan bir kelime olarak karşımıza çıkar ve en temel özelliği gayba olan imandır, yani elle tutup gözle görmediğin şeylere imandır.

Tabii bu konuda örnek vereceğimiz kişi; Peygamber Efendimize şeksiz ve şüphesiz iman eden Hz. Ebu Bekir oluyor, yani imanın en temel özelliği, kendi aklına uyup uymaması değil, “O söylediyse doğrudur” diyerek Allah sevgililerini kabul etmek ve o vaziyette Allah’a görmediği, bilmediği konularda da sığınmak anlamına geliyor. Çünkü Hz. Ebubekir, Peygamber efendimizin hakikatine o kadar inanıyor ki, görmediği ve bilmediği her şeye o söyleyince iman ediyor. Hz. Ebubekir'i Sıddık sıfatıyla tavsif ediyoruz. Allah’a inanıyor ve gerektiği gibi amel ediyorsak rahmet ve berekete kavuşuruz. Derviş bunun idrakindedir. Derviş imanıyla adaletli ve güzel ahlaklı olma gayretinde olduğu için züht ve takva sahibidir. Böylece derviş Kur‘an hükümlerinin amaçları doğrultusunda ubudiyet/kulluk içinde hayatını idame ettirir. Ubdiyet “kulluk” demektir. Tabii ki imanla kulluk arasında çok büyük bir ilişki vardır, çünkü insan iman ettiği sürece kulluğu benimser. Yani Allah’ın büyüklüğünü basiret gözü ile görür ve O’nun yegâne varlık olduğunu idrak eder. Kulluk layıkıyla yalnız Peygamber Efendimize aittir. Çünkü o kulluğu ile yani yokluğu ve hiçliği ile Resul ve Nebi olmaya layık olmuştur. Diğer yandan insan ibadetle ne kadar meşgulse o kadar Rabbiyle yakınlaşır. “İbadet” kelimesinin kelime anlamı da; “Allah’la beraber olmaya gayret etmektir.

İmanımız ve ubudiyyetimiz, adaletimiz ve ahlakımıza mütealliktir. Burada “adalet” her şeyin Allah’tan olduğunu idrak ettiğimiz için, yegâne mesul olduğumuz varlığın Allah olduğunu bilmek ve diğer kullarla olan her ilişkide aslında Allah’la ilişkideymişçesine adil davranabilmektir. İnsan o zaman Allah'ın rızasını kazanabilir. O zaman huzur bulabilir. İnsan edeben her yerde Allah’ı görmelidir. Yani kalben hissetmelidir. Her yerde Allah’ı gören ve kalben hisseden kişi her isme hürmet etmekle yükümlüdür, her yaratılmışa hürmet etmekle yükümlüdür; buna da “adalet” denir.

Ahlak da; insanın Allah’ın istediği şekilde yaşamasıdır (Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmak).

Dolayısıyla ahlak düzeldikçe ve ahlak-ı Muhammedi’yi hal etmeye çalıştıkça iman ve adalet artar. Sonuçta her şey ahlakla düzelir.

İslam; daima sırat-ı müstakim demektir. Sırat-ı müstakimde; toplumsal ilişkiler bir tarafta, kişisel tekâmül bir taraftadır. İşte bu iki ilişkiyi bir araya getiren şey; daima denge üzerinde olmaktır.

Öyleyse yaratılmışa hürmet ve saygı, kendine hürmet ve saygıdan geçer. Zaten ben “ötekileştirme” kelimesini de hiç anlamıyorum; “öteki” diye biri yoktur, insanın ötedeki teki vardır. Eğer insan, her varlığın Allah’ın bir ismi ve sıfatı olduğunu kabul ederse, o zaman diğerleriyle iyi geçinir. Bu olgunlaşmadan ve kaynaşmadan birlik beraberlik oluşur. Bu aynı zamanda Allah'ın rızasını kazanmaktır. Bu bakış açısından; bir taraftan kendi nefsini edebe ve terbiyeye davet ederken, diğer taraftan gördüğü herkese hürmet etmesi ve herkesin onu düzeltmek için Allah tarafından vazifeli olduğuna iman etmesi gerekir ki, işte kendi içindeki birliği ve dışarıdaki birliği sağlayan budur.

“Allah sevdiğini herkese sevdirir” derler, demek ki iyi ahlaklı, yumuşak, güzel, munis, başkalarını en azından kabul eden kişi Allah’ın sevdiği kişidir, dolayısıyla bu iki ilişkiyi çok dengede götürmek lazım.

Bütün mesele gönüllerin fethidir. Önce insanın kendisini rahat bırakmayan nefsi ile mücadelesi gerekir. Yani aşırı zaaflarıyla... Ancak nefsini dizginleyen insan gönülleri fethedebilir. İnsan mürşidiyle yaşamaya başladı mı, bu hale özlem ve istek çok artar ve dolayısıyla kendi içindeki birlik için mücadele etmeye başlar. Tabii ara sıra nefsani arzu ve istekler de oluşur insanın vücudunda ama geçicidir, hemen eski haline geri döner. Bir kere kendi içinde birliği sağladı mı artık ne içeride ne dışarıda “ikilik” çok uzun süre oluşmaz. O zaman “Hepimiz birimiz, birimiz de hepimiz için" oluruz. Yaratılmışın yaratanın bir ismi veya sıfatı olduğunu idrak edersek, ben kendimi onlarda görüyorum, onlar kendini bende görüyor; benim onlara ihtiyacım var, onların da bana ihtiyacı var deriz. Böylece şuur içinde yaşamış oluruz. Bu hakikatle yaşarsak yani Kuran’a ve Resul'e uyarak hakiki mümin ve Müslüman oluruz. Zikir, şükür ve dua bu konuda en büyük yardımcılarımızdır vesselâm.