TAHAMMÜL EDEBİLMEK

Ümit G. CEYLAN 15 Eki 2020

Dayanma gücünün bir diğer adıdır tahammül.

Dayanma gücünün bir diğer adıdır tahammül. Fiziki bir kuvvete karşı direnç göstermek diye tarif etse de lugatlar yine de inancımızla mukavvemet gösterebiliriz her sıkıntıya. Bugün en tahammül gösteremediğimiz şeyleri bir sıralayın desek acaba neler yazardık? İlk başta hemen gençlerin sabırsızlıklarından dolayı beklemeye tahammülleri olmadığını söyler ve buna da tahammül edemediğimizi gösterirdik. Sanki biz yetişkinlerin tahammülleri sınırsızmış gibi.  Öyle oldu ki artık onlara bir şey anlatacakken bilgiler konservatif bir biçimde verilmesi gerekiyor. Ya da ilgilerini, dikkatlerini çekecek bir iletişim dili bulmazsak yakında hiç kimse kimseyi hele de büyüklerini, hocalarını dinlemeyecekler diye yakınıyoruz. Bu aslında günümüzde iletişim problemlerinin başında yatan bir gerçek. Bedenleri dahi acı çekiyor gençlerin beklerken. Kıvranıyorlar. Ellerini, kollarını, başlarını koyacakları yer arıyorlar. Kimse onlara fiziksel şiddet uygulamasa dahi sabırları olmadığı için tahammül edemiyorlar.

Belki de biz zamanı yaşamıyoruz

Biz zamanı anlayabiliyor muyuz? Bugünün dilini çözebiliyor muyuz? Bu yönde bir çabamız var mı? Neden bu yakınmalar? Biz yetişkinler de acı çekiyoruz. Anlayamıyoruz. İnsan anlamadığında ya acılar içinde kıvranır ya da umursamaz bir tavır içinde sürünün peşinden giderek kendi benliğini kaybeder. Kendi öğrendiklerimiz zamanın içinde şekil değiştiremeyeceğine olan sarsılmaz inancımız yıkıldığında tahamülsüzlük içinde başkalarını suçlarız. Çünkü zaman ve o zamanı yaşayan esas oğlanlar ve kızlar suçludurlar. Kolaydır suçlamak. Oysa yapılması gerekenler doğru soruları bıkmadan usanmadan sormaktır. Doğru soruyu sormaktan korkar insan. Yaşadığı onca yıllar boyunca üzerine giydiği elbiseleri birer birer çıkarıp çıplak kalmak herkesi korkutur. Fark etmek için cesarete ihtiyacımız var. Çünkü tahammülsüzlüklerimiz; öfkelerimizi, kinlerimizi, hırslarımızı, bencilliklerimizi ya da öğrenmiş olduğumuz korkularımızı, utangaçlıklarımızı, sıkılmalarımızı, mükemmellik beklentilerimizi besler.

Tahammülün yeri ve zamanı

İnsanların birbirlerine dayanma, eleştirileri kabul etme, düşünme güçleri zayıfladı. Kimse kimseye tahammül etmek zorunda değil tavrındaki davranışlar ilişkileri yıpratıyor. Olmazsa olmaz canım. Ellimi sallasam ellisi gibi bir bakış açısı bugün çok yaygın. O yüzden de arkadaşlıklar, evlilikler ve hatta bir iş yerinde uzun süreli çalışma hayatı artık nerdeyse yok denecek kadar az. Oysa insan dayanma gücünü nasıl kazanacak? Şıpsevdi gibi daldan dala konarak, zoru gördüğünde sıvışarak güçlü olamayız. Öte yandan, tahammülsüzlüklere tahammül edebilmek de erdemliliktir. Kendi çizgilerimiz olduğu müddetçe başka insanların hayatımızda sorun olmaları mümkün değildir. Bilincimiz bizi bilinçli veya bilinçsizce hareket etmeye iter. İnsan kendini bildikçe soruların cevapları önünde bir bir açılır. Bilgi ile hareket eden insanın tahammülü ile bilgisiz insanın tahammülü aynı değildir. Bazen de sabır ile tahammül edilmesi gereken yerler vardır. İstemediğimiz bir yerde olabiliriz. Çalıştığımız yerde mutlu olmayabiliriz. İstemediğimiz bir mesleği seçmiş olabiliriz. Bunların hepsi değiştirilebilir şeylerdir. Allah insana tahammül etmek zorunda kalacağı onursuz bir hayata mahkum etmesin. Tahammül gösterilemeyen konulara çoğu zaman baktığımda aslında birçoğunun da pek yersiz olduğunu görüyoruz. Hatta bu tahammülsüzlüklerin çoğunun şımarıklıktan kaynaklandığını biliyorum.

Tahammül eğitimi

Temelsiz bir eğitim ve bilgi yüklemesi içinde ezberde dahi kalmayan sığ bir eğitim alıyoruz. Eğer çocuğumuza ve gençlere kendilerinin bilgiden bilince nasıl uzanacaklarını öğretemezsek daha çok yoruluruz. Çocuklara daha küçüklükten soru sormayı öğretirsek çocuk merak etmeyi öğrenecektir. Merak eden çocuk ise anlamak için çaba sarfedecektir. Öte yandan yine çocuklarımıza bencillikten uzak bir hayatın değerini, sadece kendisi için değil insanlık için çalışmanın zevkini öğretebilmeliyiz. Tüm bunlar için de çocuklarımızın daha küçük yaşlardan sürekli düştüğünde kaldıran, ağızına yemek koyan, odasını toplayan, her sıkıntıda onun yerine çözüm üreten olan bizler değil kendileri olmaları gerekiyor vesselam.

GÖRMEZLİKTEN GELİNİYOR

Özellikle yazılı basında son yıllarda azalan kültür sanat sayfaları sosyal medya ile birlikte büsbütün yok oldu. Kültür sanat derken film, tiyatro, edebiyat haberlerine dair yeni bilgilerin ötesinde bir şeyden bahsediyorum. Buluşma Noktası, kültür-sanatı da kapsamakla birlikte daha çok üst bir tasavvuru düşünerek yola çıktı. Medeniyetimiz, irfanımız, milletimizin değerlerini bugünün anlamlarıyla yeniden yorumlayan ve geleceğe ışık tutan bir sayfa olmayı amaçladı. Dört yılı aşkın bir süredir devam eden sayfamıza nedense özellikle de sağ cenahtan (hadi öyle diyelim, sağ-sol ayrımını sevmememe rağmen) sosyal medyada kültürümüz unutuldu, değerlerimiz konuşulmuyor diyenler, sayfamızla ilgili yaptığımız paylaşımları nasıl görmezden geldiklerini görüyoruz. Ardı arkasına kitap çıkarıp, edebiyat söyleşileri yapıp ardından ödüller dağıtanlar nedense bizi görmezden geliyorlar. Kibir bizim bu milletin en büyük derdidir. Kibir insanın içini yer kemirir ve o içinde yükselmeye çalıştıkları kültür sanat onları hiçbir yere taşımaz. Birbirimizi görmezlikten gelerek en büyük ihaneti aslında kendimize ve bu millete yapıyoruz. Dostlar alışverişte görsün kabilinden ödüller verildiğini de biliyoruz. Hiç bunlarla ilgili zerre merakımız yok ama acı olan kültür sanat edebiyat, irfanımızı biz tanıtacağız biz yer vereceğiz diye bizi görün demekten kendini alamayanlar kendilerini aynı zamanda da yanlızlığa mahkum edenlerdir. Neden birbirimizi desteklemiyoruz ve görmemeyi seçiyoruz. Ben bunu anlamıyorum. Sonrada sağ cenahta neden edebiyat gelişmedi neden tiyatro eseri yok neden sinemamız yok diye de yakınırlar. Sanırım bu gibiler bu yakınmadan besleniyorlar. Yazık! Çünkü vakit ve emek kaybı. Faydalı bir şey yapılacaksa bu yolda olan herkesle birleşilmeli ve birlik beraberlik içinde yol alınmalı.

AĞAÇ VE İNSAN

Dünyada bir tek sen ve ben kalsak; umudum ikimizden yana sönmez. Bizi ne ateşler ne seller ne de başka türlü afetler, ayıramaz birbirimizden. Sen toprakla can cana ben ise bu dünyada senden yana. Nefes alıp veriyorum, yaşıyorum seninle. Ruhum rüzgarda sallanan dallarının sesinden bir parça. Dingin gökyüzü, derinlere kök salmış gövdenle bir dua senfonisinde. Düşmanımız çok ve onlar birlikte şeytana satmış ruhlarını. Toprakları sattıkları gibi kendi benliklerini de bir daha hiç geri getiremeyecek biçimde zincirlemişler. En büyük cehalet ağacın dilinden anlamamaktır. Bu dili bilmeyenler bir bir boğulacaklar gökdelenler altında. Denizler zehirleyecek onların midelerini ve toprak kusacak kinini cahiliyetin üstüne. Ama sen ve ben sevgili ağaç; gövden gövdemle. Tek damla yaşım kalsa da yine seni sulayacağım umutla, neşeyle. Çünkü yeşermek senin özünde var. Benimse dallarının gölgesine sığınmak, Adem ve Havva’dan beri süren bu hikayede yaşamak var.

İNGİLTERE’DE SANAT ALANINDA ÇALIŞANLAR NE YAPACAK?

İngiltere Maliye Bakanı Rishi Sunak’ın 6 Ekim Salı günü ITV News’e verdiği bir röportajı haftanın en çok dolaşan haberi oldu. ITV News; Rishi Sunak, sanat alanındaki müzisyenlerin ve diğerlerinin yeniden eğitim alması ve başka işler bulması gerektiğini öneriyor" tweetini attı ve bu iddia ile hikaye başladı. Sonrasında ilgili kurum bu tweeti kaldırmış. Aktör Daniel Mayıs, yazar Ian Rankin gibi sanat camiasının isimleri tarafından da bu tweet eleştirildi. Galler İşçi Partisi Chris Elmore tarafından da eleştirilen bu cümleler liberal İngiltere içinde yayılmaya devam ediyor.  Arkasından yapılan bir röportajda Sunak yanlış anlaşıldığını ifade eden bir röportajı yayımlandı. Röportajın linki (https://fullfact.org/economy/rishi-sunak-arts-opportunities).

Acaba sanat camiiasına yatırım yapmaktan usanan bir İngiltere ile karşı karşıya mıyız? Bu konuda sosyal medyada ciddi eleştiriler var ve #SaveTheArtsUK adı altında ve sanat hobi değildir bir kurtarma halatıdır diyen hashtagler ve görüşler de yoğun olarak gündemi meşgul ediyor. İngiltere belki de bu tavrı ile işsiz kalacak olan sanat adaylarını başka alanlara çekmek istiyor ve bu yönde fonlar da açıyor. Bir milyon insanın dörtte üçü şimdiden işini kaybettiğinden bahseden Sunak bunun daha başlangıç olduğunu ve daha fazla işsiz ordusu İngiltere için sorun yaratacağını düşünyor ki özellikle işsiz kalması muhtemel 16-24 yaş hedef kitle için Kickstart fonunudan yaralanıp açık açık söylemeseler bile sanattan daha garantili bir işe yönlenmelerini bir nevi ikna etmeye çalışıyorlar.

Görüntü aslında hükümetin 2017 Cyber ​​First programının bir parçası olsa da "kariyer güvenliği fikrini keşfetmek için hayatın her kesiminden insanı" hedeflese de, sanatın bitmeyen bir ateş çizgisinde olduğunu bir kez daha hatırlatması bakımından düşünceye sevkediyor. Bir de Shakespeare için yapılan bu nazire var ki gerçekten insana işte bu dedirtiyor.

Sanat alanında çalışanların hayatları artık bundan sonrası için daha zor olacak gibi görünüyor. Bunu anlayan tiyatro sanatında çalışanlardahi ilk online tiyatro çalışmalarına ve bunun innovasyonu için çaba sarfediyorlar. Tabii bunlar şu anda hep çok yeni konular.  Bizler, Türkiye de dahil olmak üzere medya gündeminde hep aynı siyasi konular etrafında dönüp duruyoruz.  Maalesef arada derede kalmış gibi gözüken bu tip konuları kimse içeriğine almıyor, alamıyor.

YENİ BİRLİK GAZETESİ KONUK YAZAR

DOÇ.DR. ŞEHNAZ BİÇER

“IŞIK DOĞUDAN YÜKSELDİ…”

Kağıt, ipek, tuval, bulunmadan önce resim, ilk çağlarda mağara duvarlarındaydı. Bu sebeple, insanlık tarihinde resim geleneği, duvarlarda başlamış, sonraları farklı malzemelerin kullanımıyla gelişmiştir.

Bu hem doğuda hem de batıda böyledir…

Dünya medeniyetlerinin erken dönem resimleri derinlik ifadesinden uzak iki boyutlu teknikle yapılmıştır. Milattan önceki devirlerde yapılan resimlerde derinlik hissi zaman zaman konunun şeritler halinde ifadesiyle, zaman zaman da açık koyu renk tonlarıyla verilmeye çalışılmıştır.

Perspektif; nesnelerin görünümünü üç boyutlu olarak düz bir yüzeye aktarım tekniğidir ve batı sanatlarına Rönesans (15-16.yy) ile birlikte girmiştir. Rönesans’ın başlarında perspektif, resime bakan kişinin açısına göre düzenlenmiştir ve realist yani gerçekçi bir anlatım dilidir. Dolayısıyla perspektif bir tek gözün, yani resmi yapan sanatkârın gözünü, görünen nesneler dünyasının merkezine taşır. Resmi izleyen de perspektif yardımıyla, kendi gözünden sahneyi görür. Bu durum insanın tabiatı veya çevresini gördüğü gözüdür. Yani “insanın gözüdür”. Her şey sonsuzluktaki kayma noktası gibi gözün üstünde toplanır.

Rönesans sahasında derin araştırmalar yapan Burkhard’a göre Rönesans, insanın keşfidir. Çünkü, Ortaçağ Avrupa’sında insanın hiçbir kıymeti yoktur. Rönesans ile birlikte gelişen perspektif bakış açısı, insanın keşfedilmesinde ve bireysele dönüşte önemli bir adımdır.

Batı medeniyeti 15.yy’dan sonra bakış açısını değiştirmiş olmakla birlikte doğu medeniyetleri erken örneklerini duvar resimlerinde gördüğümüz anlatım dilini, perspektifsiz ve buna bağlı olarak ışık-gölgesiz olarak çok daha uzun yıllar devam ettirmiştir.

Asya’da duvar fresklerinde gördüğümüz perspektifsiz resimlerde nesneler üzerinde zaman zaman perspektif kaçışlar yer alsada, nesnenin her yönüyle görünmesini engelleyen bir çizim yapılmamıştır. Bu açıdan, resmin tamamı izleyenle karşı karşıya ve apacık olarak tasarlanmıştır. İzleyici anlatılmak istenen konuyu tüm detaylarıyla görme şansına sahiptir. İzleyen uzak-yakın ilişkisinin olmadığı resme bakarken, perspektif kaçışlarla dikkatini dağıtan tüm şeylerden uzaklaştırılır.

Doğu resminin ikinci temel ve vazgeçmediği özellik ise; ışık ve gölgenin resimde yer almamasıdır. Resmin herhangi bir yerinden ışık girmez yada perspektiften dolayı uzaklaşan görüntü kararmaz. Ve gölgede kalan hiçbiryer yoktur. Bu şekliyle resim, tüm renkleriyle izleyenledir ve yine izleyeni gölgenin karanlığına değil, ışığın aydınlığına çeker.

Perspektif ve gölgenin olmayışı, nesneler ve figürler için daha net bir resmetme sitilini yani stilizasyonu eş zamanlı olarak ortaya çıkarmış, ana hatlar tercih edilerek ağırlıklı olarak çizgisel bir anlatım dilini meydana getirmiştir.

Doğunun resim geleneğinde stilizasyon önemli bir yer tutar. Önceleri Budist duvar resimlerinde, sonra Maniheist Uygur yazmalarında ve nihayet islâm yazmalarındaki minyatürlerde devam eden bu özellik, doğu resminin temel bakış açısıdır. Bu sebeple stilizasyon tercihini, sadece inanç bağlantısında değil, gelenek bağlantısında da aramak yanlış olmaz…

Üç temel ve birbirleri ile bağlantılı (perspektif, ışık-gölge, stilizasyon) olan bu anlatım dili; yüzyıllarca farklı coğrafyalarda devam ederek kültürel bir kod olarak günümüze kadar gelmiştir. Bugün hala bu anlatım dilini tercih eden sanatkarlar mevcuttur.

Bu özellikler niçin ve neden tercih edilmiştir?

Veya batı Rönesans’la birlikte bireyselliğe açılım yaparken ve resme izliyecinin gözüyle bakmayı tercih ederken, doğu kültürü neden bakış açısını değiştirme ihtiyacı duymamıştır?

Bu soruların cevaplarını verebilmek sanıyorum çok zor.

Ancak sanatın en temel varoluş sebeplerinden biri şüphesiz sanatkarların duyguları ve hisleridir. Doğunun erken duvar resimlerindeki inanç sistemlerinden biri olan budizm, fiziksel duruşdan, el ve ayak hareketlerine, kıyafet ve nesnelerdeki anlamlara kadar simgesel bir kurguya sahiptir. Dolayısıyla resme işlenen herşey aslında anlatılmak istenen konuya destek verir. İzleyene açıkça olayı veya olayın gerçekleştiği duyguyu net olarak verebilme ihtiyacı, belki de ufuk çizgisinde kaybolmaya, karanlıktaki belirsizliğe kaçmadan, ana hatların öne çıkartılmasına sebep vermiş olabilir. Bu aynı zamanda insan gözünün göremediği, ama her detayın apacık ve net görüldüğü tanrısal bir bakıştır.

Bu görüşü bir başka açıdan manihaist kültürde de görmek mümkündür. Temel yasası ışık ve karanlığın dualizmi olan bu düşünce yapısında, ışığın bir gün karanlığı yeneceği inancıyla, ışık her dem ve heryerde var olmuş olabilir.

Ve islâm;

“Allah güzeldir güzeli sever” inancıyla güzel olan ve içinde apacık bir anlatım diline sahip bu bakış açısını hiç yadsımadan almış olabillir..

Tabi tüm bunlar bir sanı ve varsayımdır, lakin bu tercih binlerce yıl farklı coğrafyalarda ve farklı dinlerde bir anlatım dili olarak, doğunun temel resim dili olacak ve hiç bırakılmadan devam ederek,

“ışık doğudan yükselecektir”…

YEŞİL GÖZLÜ DOKTOR

'Hocam komşum sizi önerdi, yeşil gözlü bir doktor dedi ' diyor amca. Bir hasta doktora muayene oluyor ve komşusuna tavsiye ederken aynen bu sözleri söylüyor. Ne güzel bir tarif bu. Oysa başkası olsaydı engelli, tekerli sandalyedeki hatta sakat doktor da diyebilirdi. Demek ki o kişi estetik sahibi, güzellikleri gören bir insanmış. İnsanın kalbine dokunan hep güzellikleri görebilmeyi kendine vird edinmiş bir bakış. İşte böyle güzel görebilme kabiliyetini geliştirmemiz lazım. Davranışlarımıza da yansıtmamız lazım. O zaman ne kadar zarif, laitif bir yer olurdu dünya bir düşünsenize. Elindeki eşyaya dahi Allah’tan bir esma vardır diye dikkatli ve terbiyeli davranan bir insandan kime ne zarar gelebilir.

PERİSKOP

BİZ NİYE BÖYLEYİZ?

Acaba bu insanlar evlerinde nasıllar diye hep merak ederim. Tamda çöpün yanına elindeki çöp torbasını dört adım uzaktan fırlattı diğeri de onun yanına on litrelik boş su plastik şişesini attı. Ellerini de birbirine çırpıp temizledikten sonra çok normal bir iş yapmışlar gibi yollarına devam ederken benim arkalarında onları seyrettiğimi fark etmediler bile. Aslında onlara hanımlar çöpler böyle atılmıyor, bakınız nasıl yapıyorum size göstereyim demem gerekirken çok sinirlendim ve kendimi tutamayıp sizin kültürünüz bu mu diye yüksek sesle söylendim. Sonra tabii gayet pişkinlikle bana laf yetiştirdiler filan ama halimize İstanbul’umuza ve geldiğimiz duruma acıdım.  Nasıl yapacağız biz nasıl düzeleceğiz? Bir sığılıktır gidiyor. Üstelik bunu yapanlar öyle genç falan da değil. Yaşını başını almış başında örtüsü üzerinde ben Müslümanlığı taşıyorum diyen bir eda ile dolaşıyorlar. Ama hayır efendim. Ben Müslümanlık deyince Peygamber efendimizi düşünüyorum. Hazreti Hatice, Hazreti Ayşe, Hazreti Fatma, Horosan erenleri, Alp’leri, Bacıyanı Rum hanımları böyle mi davranırlardı diye düşünüyorum. Hayır asla bu aymazlık bu paçozluk olmazdı. Peki biz niye böyleyiz?