TT_Ekim


TİMSAHLARA ATILAN KADINLAR

Dr. Can CEYLAN 16 Eyl 2020

Bu yazıda size mecaz anlamda timsahlara atılan kadınlardan bahsetmek istiyorum.

Hem ülkemizde hem de dünyâda bir konuyu gündeme getirmek ve bu konu üzerinden prim yapmanın en kolay yollarının başında, konunun nesnesini “kadın” yapmak geliyor. Gündem konularının nesnesi kadın olunca, herkes konuşuyor; atıyor tutuyor ama hemen ardından gelen başka bir gündem ile arada kalan ve hep nesne olarak kalan taraf kadın oluyor. Konu her seferinde başka bir kadın üzerinden işleniyor. Şahsî olarak çözüme ulaşacağına “inandırılan” kadın, kısa sürede hayâl kırıklığına uğruyor. Çok geçmeden hem o gündem konusu hem de bireysel olarak o kadın unutulup gidiyor.

Bu yazıda size mecaz anlamda timsahlara atılan kadınlardan bahsetmek istiyorum. Burada iki vahim durum var. Birincisi, bu kadınları timsahlara atanların insan olması. İkincisi ise bu kadınları hemcinsleri, yâni kadınlar timsahlara attı ve atıyor. “Bir insan bir insana bunu yapar mı?” diye sormanın ötesinde, “bir kadın bir kadına bunu nasıl yapar?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Timsahlara atmak, tâbiriyle ne demek istediğimi açıklamadan önce, bu çirkin ve insanlık dışı tavrın örneğini Türkiye’den vereceğimi söylemek isterim.

Timsahlara atılmak

Mecaz anlamda kullandığım bu tâbirin kökeni, belgesel programlarına dayanıyor. Afrika’nın uçsuz bucaksız bozkırlarında binlerce kilometre süren bizon, antilop, zebra gibi hayvanların göçlerini konu edilen belgesel programlarını hemen herkes seyretmiştir. Çekim ve yapım aşaması bir hayli meşakkatli olan bir belgesellerde hayvan sürülerinin göç sırasında yaşadıkları olaylar anlatılır. Hayvan sürüsü bâzen bir aslan âilesinin hâkimiyet alanından geçerken sürüdeki bâzı hayvanlar aslanların saldırısına uğrar ve hayâtını kaybeder.

Ama bir de sürünün göç yolu üzerinde bir akarsu varsa, sürüdeki can kaybı daha çok olur. Hatta bu kayıplar, sürünün liderinin içgüdüsel olarak verdiği kararla gerçekleşir. Afrika’daki her akarsuda bulunan timsahlar, sürünün geçeceği noktaları iyi bilirler ve buralarda pusuya yatarlar. Bu noktalar genellikle akarsuyun dar ve sığ olduğu bölgelerdir. Hayvan sürüsü karşı kıyıya geçerken, pusudaki timsahlar en zayıf olanlara saldırır ve karnını doyururlar.

Bu hayvan sürülerinin liderleri, akarsuya önce zayıf olanların girmesini sağlar. Böylece sudaki aç timsahlar bu zayıf hayvanları yiyip karınlarını doyurur ve sürünün geri kalan kısmı akarsudan güvenli bir şekilde geçip göç yollarına devam ederler. Sürünün selâmeti için zayıf olanlar yem yapılır. 

Bu uygulama hayvanların yaşamında kabûl edilebilir, ama insan söz konusu olduğunda bunun hiçbir şekilde kabûl edilmesi mümkün değildir. Ama bunu savunanlar, hem de kadınlar oldu ve hâlâ da varlar.

Hangi kadınlar?

Timsahlara atılmak benzetmesini, insan hayâtına uyarladığımızda ortaya çıkan sonuç, bâzı kadınların diğer kadınların “güvenliği” için yem edilmesidir. Peki nerede “insan hakları”? Nerede “kadın hakları”? Nerede İstanbul Sözleşmesi ile korunan kadınlar? Lafa gelince kadın hakları savunuculuğunda bayrak taşıyan, başkalarına konuşma fırsatı bile vermeyecek kadar kalabalık konuşanlar, bu ülkede seneler önce kendileri için başka kadınların fedâ edilmesini savundu. Bu savunmayı yaparken de, şimdilerde hayvanlara bile revâ görülmeyen muameleyi, hemcinsleri için uygun gördüler.

Bu kadınlar, fuhuş batağına atılmış ve genelevlerde çalışmak zorunda bırakılmış kadınlardı. Onların önlerine atıldığı timsahlar da, hayvanda bile bulunmayacak bir azgınlıkla insan haysiyetini hiçe sayan erkek müsveddeleri idi.

Ben hangi şartta olursa olsun hiçbir kadının kendi rızâsı ve tercihiyle, para karşılığı fuhuş yapmayı kabul edebileceğine inanmıyorum. Bu haysiyetsiz işi, “seks işçiliği” olarak aklamaya çalışan bâzı feminist müsvettelerinin, fuhuş baronlarından daha günahkâr olduğunu düşünüyorum.

Neyi savundular?

1990’lı yılların sonunda genelevlerin kapatılması konusunda gündemdeyken, fuhuş dünyâsının bu insanlık dışı durumuna çözüm bulunmak istenmişti. Ama şimdiki kadın haklarının “sözde” savunucuları, o günler de hemcinslerini aç timsahlara yem etmenin anlamsız gerekliliğini savunmaktan utanmadılar. Şimdi “mutlak suçlu” olarak yaftaladıkları erkeklerin tamâmını, perde arkasından kendilerini destekleyen fuhuş baronları gibi zannedip, genelevlerin kapanmaması gerektiği söylediler. Oysa her gün insanlık şerefi para karşılığı satılan ve ayaklar altına alınanlar, onların hemcinsleriyle ve insandı.

“Genelevler kapanırsa, erkekler sokakta bize saldırır” gibi akıl ve vicdan tutulması ürünü olan sözlerle, kadınların fuhuş batağında kalmasını “kendileri için” istediler. Kendi kadınlıklarını başka kadınları yem yaparak korumaya çalıştılar. Bence bu, egoizmin ve benmerkezciliğin ulaşabileceği en üst ama en iğrenç seviye olarak kayıtlara geçti.

Gurur mezarları

Kendileri gibi olmayana yaşam hakkı, eğitim hakkı, çalışma hakkı hatta kendini savunma hakkı bile tanımayanlar kendilerini “başörtü karşılığı” ile ortaya koyunca, kadın guru ve haysiyetinin sâdece kılık-kıyâfet hakkının yaşanmasıyla kurtulacağını zannettik. Kendileri gibi olmayan kadınlara, evlerinde en fazla “gündelikçi” olma hakkı tanıyanlar, “güven” diye yuvarlak ve muğlak bir kavramı kendilerine kalkan yapıp, hem tüm insanlar hem de kadınlara karşı bir insanlık suçu işlediler. Bu yapılan tam bir gurur kırımı idi. Kapanmasını istemedikleri genelevler, o kadınların gururlarının toplu mezarları oldu.