Mobil Masthead


​TÜRK MUHAFAZAKARLIĞININ HİKAYESİ - I

Türk milletinin kimliği, Türk Devletinin meşruiyeti sorgulanıyor; tarihimiz ve kültürümüz küçümseniyor ve en önemlisi biz Türk milletinin mensupları bir millet şuurunu kaybetmiş gibi görünüyoruz.

Cumhuriyetin Yüzüncü yılındayız ve bu zamanda en son konuşulması gereken hatta hiç konuşulmaması gereken konular etrafında fırtınalar kopmakta… Türk milletinin kimliği, Türk Devletinin meşruiyeti sorgulanıyor; tarihimiz ve kültürümüz küçümseniyor ve en önemlisi biz Türk milletinin mensupları bir millet şuurunu kaybetmiş gibi görünüyoruz. Bütün bunlar da kendini “yerli ve milli” olarak tanımlayan bir iktidarın yirmi yılı geçen iktidarının sonunda gerçekleşiyor. Soru şudur: Türkiye’de hâkim siyasi iktidar gerçekten muhafazakâr mı, yoksa kendilerini muhafazakâr mı zannediyorlar? Pazartesi günkü yazımda bahsettiğim muhafazakârlık tanımlarına dayanarak Türk muhafazakârlığını nasıl tanımlayabiliriz? 

Öncelikle pazartesi günkü yazımda bahsettiğim tanımları kullanarak muhafazakârlık hakkında kendi yorumumu belirteceğim. Sonra da Türk muhafazakârlığının hikâyesini bugünkü ve pazartesi günkü yazılarımda elimden geldiğince anlatacağım. 

BİR İKTİSATÇIYA GÖRE MUHAFAZAKÂRLIĞIN TANIMI

Muhafazakârlık modern bir ideolojidir, yani sanayi toplumlarında ortaya çıkan bir kavramdır. Kapitalist üretim biçiminin doğal sonucu olan millet ve ulus-devlet kavramları ile birlikte değerlendirilmesi gerekir. Modern toplumda toplumu bir arada tutan ve ona bir aidiyet sağlayan ortak değerleri belirleyen de millet kavramının tanımıdır. Din, modern toplumda kimliğin doğrudan tanımlayıcısı değildir ancak milli kimliği kuvvetlendiren ve destekleyen bir unsurdur. Milli devlet de ortak değerler etrafında birleşmiş vatandaşlar topluluğunun ortak siyasi ve idari örgütüdür. Bu şekilde tanımlandığında millet ve milli devletin tamamlayıcısı da vatandır. Sanayi toplumunda kendi dinamikleriyle (dış etkenlere bağlı olmadan) gelişen toplumların çoğu tek vatan, tek devlet ve tek millet düsturunu göre kurulmuştur. Milli devletler sanayi öncesi toplumdan gelen ve sanayi toplumunun işlemesine engel olacak bölgesel ve feodal bağları, dini ve etnik farklılıkları bir “ergime potası / melting pot” içinde eritip bir milli kimlik oluşturmak, bu milli kimlik etrafında milleti örgütlemek ve vatanı millet adına sahiplenmek amacı güderler. Bazı milli devletler bu eylemde başarılı olmuşlar ve milli devlet vasfını idari biçim olarak üniter devlet vasfıyla birleştirmişlerdir. Bu eylemde kısmen başarılı olan diğerleri üniter devlet yerine daha esnek feodal idari biçimleri almışlardır. Burada Belçika, Çekoslovakya ve Yugoslavya örnekleri savaş sonrası dış güçlerin eliyle kurulmuş devletleri tanımlar. Nitekim Çekoslovakya ve Yugoslavya parçalanmıştır. Bu devletlerin tanımladıkları milli kültür oluşamamış, sanayi öncesi kimlikler ergime potasında eritilip yeni bir kalıba dökülememiştir. Belçika ise bugün olsa rahatlıkla parçalanabilecek bir yapıdır ama uluslararası siyasi kuvvetlerin odağında bir bölge olduğu için parçalanması şimdilik önlenmektedir. Birleşik Krallık çok başarılı bir uygulamayla İngiliz egemenliğini Britanyalılık kimliği etrafında ve Kraliyet hükmünün meşruiyetiyle oluşturmuştur. Almanya etnik açıdan gayet homojen olmasına rağmen tarihsel açıdan sadece Nazi döneminde baskıyla bir üniter devlet olabilmiştir. Bu yüzden bin beş yüze yıla varan bölgesel yönetimleri ancak federal bir yapıyla bir araya getirebilmişlerdir. İdari yapı Federal olmakla birlikte Almanya tam anlamıyla milli bir devlettir. Bu ve benzeri örnekler uzun uzun açıklanabilir. 

Sanayi toplumlarında muhafazakârlık, bu yüzden, topluma milli kimliği veren ortak değerleri korumak, milli devlet teşkilâtı ve kapitalist üretim ilişkileriyle oluşmuş siyasi ve iktisadi statükonun devamını sağlamak, vatanın bölünmezliğini ve devletin egemenliğini güçlendirmek amacı güder. Burada, medenî bir toplumda devletin egemenliği milletin egemenliği ile eş anlamlıdır, çünkü devlet bizatihi milletin siyasi ve idari örgütüdür. Ancak zaman durmamıştır, toplumlar hızlı veya yavaş ama mutlaka değişime mâruz kalmaktadır. Değişimin ana motor gücü üretim yapısında değişimi sağlayan teknolojik değişimdir. Buna günümüzde çok kuvvetli bir şekilde hissedilen küreselleşmenin olumsuz etkilerini de eklemeliyiz. Değişimin kaçınılmaz olduğu şartlarda medenî toplumlar ortak kimliği kontrollü bir şekilde yavaş yavaş değiştirirler. Milli devletin eğitim, kültür ve entegrasyon politikaları bunun için vardır. 

Bütün bu anlattıklarım çerçevesinde modern toplumda muhafazakârlık şehirli toplumun üst sınıfları ve entelijansiyasının çoğunluğunun ideolojisidir. Mevcut milli değerlerin yaşatılması ve değişen zamana uyum gösterecek şekilde geliştirilmesi, milli kimliğin tekâmül etmesini sağlamak, devletin bütünlüğü ve vatanın bölünmezliğini korumak muhafazakâr düşüncenin temelini teşkil eder. Amerikan, İngiliz, Alman ve Fransız toplumlarında muhafazakârlık iyi eğitimli ve şehirli seçkinlerin ideolojisidir. Marjinal ırkçılık veya dincilik ya da yıkıcı sosyalist akımlar genelde alt sınıfların, eğitimsiz lümpen proletaryanın tercihlerini yansıtır.  Sanayi öncesi toplumun yaşam tarzını savunmak ve değişim karşısında ayakta durması mümkün olmayan etnik ve dini topluluk ve örgütleri devam ettirmeye çalışmak muhafazakârlık olarak addedilmemelidir. Çünkü bu topluluk ve yaşam tarzlarının şehirli ve sanayileşmiş toplumda yaşaması için gerekli maddi şartlar ortadan kalkmıştır.     

TÜRK MİLLİ KİMLİĞİNİN OLUŞUMU

Türkiye’de milli devlet oluşumu Vaka-yi Hayriye’yle başlar: Sultan II. Mahmut Han devri… Balkanlar ve Anadolu coğrafyası üzerinde kozmopolit bir imparatorluğu, yine Balkan ve Anadolu coğrafyası kökenli vatandaşların örgütlü bir devleti haline getirme yönünde üst yapı değişimlerinin temeli Osmanlı’nın son dönemine dayanır: Tanzimat ve Meşrutiyet dönemleri. Mısır, Kuzey Afrika, Suriye, Irak, Hicaz, Yemen, Romanya ve Sırbistan hiçbir zaman otantik Osmanlı kültürel ve idari coğrafyasında olmamıştır. Klasik dönemden Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerine kadar kendilerine has özerk yönetimler ve hukuk kurallarıyla idare edilmişlerdir. Ancak Bugünkü Makedonya, Mora haricinde Yunanistan, Bulgaristan Türk Rumelisi’ni oluştururdu. Osmanlı kültürü ve yaşam tarzı buralarda kök salmıştı. Türkçe konuşmamakla birlikte Arnavutluk, Bosna ve Kürt vilâyetleri de bu ortak Osmanlı kültürünün hâkim olduğu coğrafyalardı. Türk muhafazakârlığının hikâyesi Türk modernleşmesinin de hikâyesidir. Adeta birbirlerinin zıt ikizidir ve birbirlerine dayanmaktadırlar. 

ATATÜRK’ÜN İSMET PAŞA’YA MEKTUBU

Yüzüncü yılını idrak ettiğimiz Cumhuriyetimiz milli ve üniter bir devlet olarak savaş meydanlarında kan dökülerek kurulmuştu. Kuran halk da Osmanlı kültürünü yaşayan ve yaşatan Anadolu ve Rumeli ahalisiydi. Cumhuriyeti kuranların karşılaştığı manzara çok acıydı. Atatürk Cumhurbaşkanı olduğunda İsmet Paşa’ya yazdığı ve Başbakan olmasını rica ettiği mektupta şöyle demekteydi:

“Sevgili paşam, Cumhuriyet’in ilk başbakanı olarak seni düşünüyorum. Dur, hiç itiraz etme. Niye seni seçtiğimi şimdi anlayacaksın.

Bizi yine büyük bir savaş bekliyor. Durumumuzun bir bölümünü Cephe Komutanı ve Lozan Baş Delegesi olarak elbette biliyorsun. Büyük devletlerin bu sefil duruma bakarak, kısa zamanda pes edeceğimizi sandıklarını Lozan dönüşü sen bize anlattın.

Ben sana şimdi bildiğinden daha da acıklı olan genel durumu özetleyeceğim. Bize geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz.

Dört mevsim kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az. 4.000 km. kadar demiryolu var. Bir metresi bile bizim değil. Üstelik yetersiz. Ülkenin kuzeyini güneyine, batısını doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart. Denizciliğimiz acınacak durumda.

Köylümüzü topraklandırmalı, ihtiyacı olan bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız. Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyet’le de insanlıkla da bağdaşmaz. Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız.

Her yerde tefeciler halkı eziyor. Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz. Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor.

Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Üç milyon insanımız trahomlu. Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde. Bit ciddi sorun. Nüfusumuzun yarısı hasta. Bebek ölüm oranı %60’ı geçiyor.

Nüfusun yüzde 80’i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bölümü göçebe.

Telefon, motor, makine yok. Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Kiremiti bile ithal ediyoruz. Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir’in bazı semtlerinde var.

Düşmanın yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114.408. Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor. Yunanistan’dan gelen göçmen sayısı da 400 bini geçecek. İktisadi hayatımız da, eğitim durumumuz da içler acısı. İktisatçımız da çok az. Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz. Halkın eğitimi hiç çözülmemiş. Oysa Cumhuriyet’in insan malzemesini hazırlamalı, namus cephesini güçlendirmeliyiz. Kültür eserleri kaçırılmış, kaçırılmaya devam ediliyor.

Raporlarda daha ayrıntılı, daha acı bilgiler var. Bunları Bakanlara ve parti yönetim kuruluna da ver. Genel durumu tam bilsinler.

Bütçemiz, gelirimiz yetersiz. İktisadi çıkmazdan kurtulmak için geliştirdiğim bir düşüncem var. Bu düşünceyi günü gelince konuşuruz. Hedefimiz milli iktisat, bağımsızlığın sürekli olması için iktisadi bağımsızlık temel ilkemiz olmalı.

Osmanlı bu gerçeği geç fark etti. Fark ettiği zaman çok geç kalmıştı.

Cumhuriyet’e uygun bir anayasaya gerek var. Bu zor durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren ne bir örnek var önümüzde, ne de bir deney.

Ama yılmamak, ucuz, geçici çarelerle yetinmemek, halkı kurtarmak için sorunları çözmek, kalkınmak, ilerlemek, milli egemenliğe dayalı, uygar ve özgür bir toplum oluşturmak, yüzyılımızın düzeyine yetişmek, kısacası çağdaşlaşmak, bu büyük ideali tam olarak başarmak zorundayız.

Bu ana kadar bu ideali koruyarak geldik. Bundan sonra daha hızlı yürümek zorundayız. Bunun için gerekli yöntemi, yolu birlikte arayıp bulacağız. Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız. Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev bu. Bu büyük görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim.

Allah yardımcımız olsun!”

Yani bir daha esir duruma düşmemek için, bağımsızlığımızı kaybetmeden güçlü, müreffeh ve kendine güvenen bir millet olabilmemiz için hızla değişmemiz gerekiyordu. Bu zorunluluktu. Ama hızlı değişim kendi problemlerini de yaratacaktı. İşte Cumhuriyetin Osmanlı müktesebatı almış ilk devir muhafazakârlarında rastlanmayan bayağı ve avamî görüşleri taşıyıp gösteriş tüketimine boğulan bugünkü “sözde muhafazakârların” oluşmasına sebep olan bu hızlı değişimdir. Pazartesi bunun hikâyesini anlatacağım.