Mobil Masthead


​TÜRK MUHAFAZAKARLIĞININ HİKAYESİ - II

Bu yazıyı kaleme alırken dünyanın siyasi konjonktürü tamamen değişmiş durumda.

Bu yazıyı kaleme alırken dünyanın siyasi konjonktürü tamamen değişmiş durumda. Radikal dinci terör örgütü Hamas İsrail kasabalarına ve sivil halka saldırı düzenledi. Biz tabiî ki, ne radikal dinci terörizmin ne de ırkçı ve yayılmacı Siyonizmin tarafında olabiliriz. Bazı romantik solcular devrim hevesiyle, bazı hayalperest İslâmcılar da cihad gayretiyle heyheylendiler. Türk devleti muhatap olarak eşkıyaları değil devletleri alır. İsrail rejimi zâlim ve baskıcıdır ama biz onlara karşı tavır almadıkça bize düşmanlık etmemişlerdir. Devletler arası ilişkileri saygı çerçevesinde kurmak yaşamsaldır. Bizim açımızdan önemli noktalar şunlardır: 

1. Filistin’deki yarı kurumsal özerk devletçik Asala ve PKK gibi terör örgütlerine arka çıkmakta, Karabağ’da Ermenistan’a, Kıbrıs’ta Rumlara destek vermektedir. Hamas ise radikal dinci bir terör örgütüdür. Terörle sorunu olan bir ülke olan Türkiye’nin bu yarı kurumsal devletçiğe açık destek vermesi yanlış olurdu. Nitekim devletimiz içerideki romantik solcu ve hayalperest İslâmcıların aklına uymamış, köklü bir devlet gibi tavır almıştır. 

2. İsrail’e yapılan saldırının karşısında yer almak ve İsrail’le diyaloğu sürdürmek önemlidir. Çünkü İsrail’de işbaşında olan Siyonist Hükümetin işleri rayından çıkarmaması ve sivil katliamına yönelmemesi için diplomatik yoldan yönlendirilmesi gerekecektir. Burada Türkiye barışı sağlama yolunda uzlaştırıcı rol oynayabilir. Sayın Cumhurbaşkanı bu konularda derin tecrübeye sahiptir. 

3. İsrail Devletinin çok abartılan ve şişirilen güvenlik ve istihbarat mekanizmasının bir balon olduğu ortaya çıkmıştır. Üç – beş eşkıya dikenli telleri makasla kesip, pikaplarla baskın düzenleyip ibadet halindeki insanları öldürüp kaçıracaklar da benim diyen devlet bunu önleyemeyecek. Şaka gibi… Bu durum ciddi bir zafiyet göstergesidir. İsrail bu zafiyetin verdiği hırsla bütün bölgeyi kaosa sürükleyebilecek kanlı operasyonlara girişebilir. Türkiye’nin tarafsızlığını koruması önemlidir. 

4. Terörle mücadeleyi masum sivilleri katletmeden incelikle yapan Türk Güvenlik Güçleri’nin ne kadar kıymetli olduğu ortaya çıkmıştır. Ancak içeride bulunan milyonlarca sığınmacı içinde bu olaylara tepki olarak şiddet eylemlerine girişebilecek olanlara karşı şimdiden etkili ve sert önlemler almak da yine Türk Güvenlik Güçlerinin vazifesidir. Kalıcı çözüm ise kaçakların ülkelerine iade edilmesi ile sağlanır.

Umarız daha büyük acıların yaşanması önlenir. 

İLK DÖNEM TÜRK MUHAFAZAKÂRLIĞI  

“Yani bir daha esir duruma düşmemek için, bağımsızlığımızı kaybetmeden güçlü, müreffeh ve kendine güvenen bir millet olabilmemiz için hızla değişmemiz gerekiyordu. Bu zorunluluktu. Ama hızlı değişim kendi problemlerini de yaratacaktı. İşte Cumhuriyetin Osmanlı müktesebatı almış ilk devir muhafazakârlarında rastlanmayan bayağı ve avamî görüşleri taşıyıp gösteriş tüketimine boğulan bugünkü “sözde muhafazakârların” oluşmasına sebep olan bu hızlı değişimdir. Pazartesi bunun hikâyesini anlatacağım.”

Cumartesi günkü yazımı bu paragrafla bitirmiştim. Cumhuriyet fakir bir ülkede bir şehirlileşme ve sanayileşme projesidir. Atatürk’ün öncülük ettiği devrimler Türk milletinin yaşam tarzında da ciddi ve sert değişimlere yol açtı. Zaten Türk modernleşmesinin kökleri Osmanlı’nın son dönemine uzanmaktaydı. Bu anlamda Osmanlı modernleşmesi II. Mahmut’la başlayıp Sultan Abdülhamit’e ve Jön Türklere kadar gelir. 

Ben çocukluğumdan beri muhafazakâr bir çevrede büyüdüm. Bu çevrede Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet sac ayağındaki modernleşmeye esas olarak bir karşı duruş yoktu: Milli ve halk iradesine dayanan bir devlet, bağımsız ve sanayileşmiş bir ekonomi, gelişmiş şehirler, bilimsel ilerleme… muhafazakâr kesim bunların hiçbirine karşı değildi. Zaten ailemin iki tarafından da dedelerim Kuva-yı Milliyeci idi. Ancak Atatürk Devrimlerinin bazısına karşı naif bir tepkisellik vardı: Örneğin Paşa kendisi Türk Müziği dinlediği halde neden halka bunu yasaklamıştı? Doğu klasikleri ve Osmanlı’dan miras sanatlarımız neden öksüz bırakılmıştı? Dil devrimiyle birlikte anlatım kabiliyeti yüksek İmparatorluk Türkçesinden halka garip gelen kelimelerle (tilcik, yazgaç, betik, bölem, yır vb) konuşulan garip bir dile niye geçmiştik? Ezan niye Türkçe okunmaktaydı? Ayasofya niçin müze yapılmıştı? Bu ve benzeri sorulara cevap aranırdı. Cumhuriyetin ilk dönem muhafazakâr aydınları bugünkü cinci Hocalardan çok farklıydı: Cemil Meriç, Peyami Safa, Nurettin Topçu, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Mehmet Akif… Bu ve benzeri muhafazakâr aydınlarımız Cumhuriyet’e karşı değildi. Sanayileşmiş ve şehirlileşmiş bir toplum olmamızın yaşamsallığını biliyorlardı. Bilimsel gelişmelere de karşı değillerdi. Kendileri yaşam tarzları itibariyle son dönem Osmanlının üst sınıflarını ve seçkinlerini temsil ediyorlardı. Onların her biri, kendi tarzlarında da olsa, Osmanlıdan gelen geleneksel yaşam tarzımız ve kültürümüzü geliştirip yenileyerek kendimize has bir şehirli toplum olmamızı savunurlardı. İstanbul dilinin ve yaşayışının inceliklerini geliştirerek bütün topluma yayma gayesindelerdi. 

TÜRKİYE’NİN HIZLI DEĞİŞİMİ SONUCU ORTAYA ÇIKAN KİMLİK KRİZİ

Cumhuriyet döneminin en temel problemi Batının 300 senede demlene demlene geliştirdiği sanayi toplumu ve şehir hayatını 50 senede üretmek zorunda olmamızdı. Geçen yazıda verdiğim Atatürk’ün İsmet Paşa’ya mektubunda bahsettiği şartlar bizi bu şekilde hızlı bir değişime mecbur etmekteydi. Bu hızlı şehirlileşme ve sanayileşmenin yol açacağı toplumsal problemler vardı: Köyden kente göç, emeğin tarımdan alınıp sanayi ve hizmetlere aktarılması, toplumsal kimlik ve aidiyet krizi. “Hocam 1923 – 1983, 60 sene… Bu sürede birçok değişim yapılabilirdi. Niye toplumsal sorunlar ortaya çıksın?” Bu sorunun cevabı hem çok basittir hem de çok girift… Basittir çünkü bir toplumun kültürü ve yaşam tarzı uzun yıllar içinde yavaş yavaş değişir. Girifttir, çünkü devlet zoruyla kültür ve yaşam tarzı değişimi eğer üretim yapısında aynı hızla bir değişim gerçekleşmiyorsa, işgücünün niteliği ve alt yapı sermayesi aynı hızla değişmiyorsa, sonunun nereye çıkacağı belli olmayan bir yola sokar toplumu. 1923’te nüfusun yüzde 80’i kırsalda yaşamaktayken 1983’te nüfusun yüzde 40’ı kırsal kesimdeydi. Bugün 2023’te bu oran yüzde 10’un altındadır. Özellikle 1960 – 1980 arası ilk iç göç dalgasını 2000-2023 arası ikinci iç göç dalgası takip etti. Kırsal kesimde tarım ekonomisinin gerektirdiği yaşam tarzı ve değerler kümesi şehirde tamamen işlevsiz kalmaktaydı. Hızlı göçle gelen yığınları şehrin üretim yapısına entegre edecek, onlara yeterli ve gerekli eğitimi verecek bir mekanizma da yoktu. İmar alt yapısı bu iki iç göç dalgasını karşılayacak şekilde düzenlenmemişti. Bu insanlar artık tarım yapamazlardı ama şehre ve sanayi ekonomisine de entegre olamıyorlardı. Yaşamak için bir şekilde kapitalist sistemden nemalanmaları gerekiyordu ama kasabalarından getirdikleri yaşam tarzını da korumak istiyorlardı. Sonuç: artan gecekondulaşma, cemaat birlikleri ve hemşeri örgütleri etrafında toplanmış niteliksiz ve mesleksiz insan yığınları, kayıt dışı ekonomi ve şehre transfer olmuş kasaba tutuculuğu. Bunlar varlıklarını yaşam tarzlarını değiştirmeden sürdürebilmek için kamu arazisine gecekondu yapıp imar affıyla zengin olan, bir cemaatin içerisinde hem kasabada alıştığı kapalı yaşam tarzını sürdürüp hem de cemaatin sağladığı iş imkânlarıyla kapitalizme entegre olan ve ne artık kasabalı ne de halâ kentli olan insanlarımızdı. Kapalı kasaba sosyolojisi metropole gelmiş, göç eden yığınlar kapitalizme entegre olarak tamamen rant ve kâra dayalı bir çıkarcılığa bürünmüştü. Bu özelliklere sahip kitleler lümpen proletarya olarak adlandırılır. İşte 2000’li yıllardan itibaren karşımıza çıkan ve ilk dönem örneklerinden çok farklı olan yeni muhafazakârlık bu lümpen proletaryanın ideolojisidir. Özünde Cumhuriyet modernleşmesinin gerektirdiği yeni aile yapısı, yeni toplumsal normlar ve yeni zaman algısına karşı çok sert bir düşmanlık gösteren ama Cumhuriyetin modernleşmesinin getirdiği imkânlara, zenginleşme fırsatlarına balıklama atlayan bir muhafazakârlık tipi. Bu üst sınıfların ve seçkinlerin ideolojisi olan muhafazakârlıktan farklı, sanayi toplumunda yaşaması mümkün olmayan tarım toplumu değerlerini sera ortamında yaşatmayı hedefleyen amorf bir muhafazakârlıktı. Klasik gericilik sayılamazdı, çünkü Amish’ler veya Hasidikler gibi medeniyetin nimetlerini reddetmiyorlar aksine onları iştahla tüketiyorlardı. Klasik muhafazakârlık da değildi, çünkü bu kitlelerin ne din anlayışı, ne yemek ve sofra kültürü, ne sanat zevki ne de çalışma ahlâkı İstanbul’da en güzel şeklini bulmuş olan Osmanlı kültürüyle uzaktan yakından alakalıydı. Ben izninizle bu ideolojiyi “lümpen muhafakârlık” olarak adlandıracağım.   

Cumartesi günü yukarıda bahsettiğim lümpen proletaryanın sanatçısı, filozofu ve ideoloğu olmayan ideolojisi “lümpen muhafazakârlığı” anlatmaya çalışacağım. Tabii ki İsrail’deki olaylar büyümezse…