TÜRKİYE'NİN LİBYA KARARLILIĞI

Libya halkı, soruna müdahil olan yerel, bölgesel ve uluslararası aktörlerin çıkarları doğrultusunda ülke siyasetini kutuplaşmaya iten çelişkili politikalarının ceremesini çekmektedir.

Türkiye, Libya krizinin çözümünde başından, yani 2011 yılından beri sürdürdüğü politika çerçevesinde yerel aktörlerin tümünün uzlaşacağı bir toplumsal mutabakatı benimsemekte. Buna karşılık Türkiye; H. Hafterin Trablus’a yönelik operasyonunun lokal bir müdahale olarak görülemeyeceğini ifade etmekte ve “Libya halkını cezalandırmak anlamına gelecek her türlü yaptırım ve müdahale”nin büyük ve kabul edilemez sıkıntılara sebep olacağını savunmaktadır. Türkiye; Libyalılar üzerine tasarlanan komploları engellemek için elinden geleni yapacağını ve aynı zamanda Trablus ulusal mutabakat hükümetine her türlü askeri ve lojistik desteğini sürdüreceğini göstermektedir.

Geçtiğimiz Kasım ayında İtalya’nın Palermo kentinde ajandada yer almadığı halde İtalyan Başbakanı, Mısır Devlet Başkanı, Libya Başkanlık Konseyi Başkanı, Rusya Başbakanı, Fransa Dışişleri Bakanı, Tunus Devlet Başkanı, General Hafter, Cezayir Dışişleri Bakanı ve BM Libya Özel Temsilcisi Gassan Salama’nin katılımıyla daraltılmış bir toplantı gerçekleştirilmiş ve Türkiye davet edilmemiştir.

Tüm anlaşma ve BM kararlarını bir kenara bırakarak, Mısır’ın desteğiyle Libya'nın doğusunu kontrol altında tutmakta olan Hafter, son 1 aydan beri kilitlenen müzakereleri fırsat bilip, komutanı olduğu "Libya Ulusal Ordusu"na başkent Trablus'u ele geçirme emri vermiştir. Bu emirle Hafter, BM’nin 2259 sayılı kararı gereğince ülkenin tek meşru otoritesi olan Trablus’taki Başkanlık Konseyini hedef almıştır.

ABD Başkanı Trump, 2014'te seçilen ve doğudaki Tobruk'a üslenen meclisi destekleyen Libya Ulusal Ordusu Komutanı Hafter'le bir telefon görüşmesi gerçekleştirerek, “ABD, Mareşal Hafter'in terörle mücadelede ve Libya'nın petrol kaynaklarını güvene almadaki önemli rolünü tanıyor" vurgusu yapmıştır.

Bu noktada çelişkilerle dolu politikalar öne çıkmakta:

-Türkiye, Libya’nın içişlerine karışan devlet olarak takdim ediliyor. Fakat hiç kimse bazı Arap ve batılı başkentlerin  “Tobruk geçici hükümetine” ve H. Hafter’e verdikleri askeri lojistik ve siyasi destekten söz etmek istemiyor.

-Türkiye’den Trablus’taki, uluslararası toplum tarafından hukuki ve meşru kabul edilen, hükümete desteğini kesmesi isteniyor. Fakat hiç kimsenin Hafter’in Libya başkentine saldırmak için elde etmiş olduğu silah, eğitim ve planlama desteğinin nereden geldiğini tartışmak istemiyor.

-“Geçici Libya Hükümeti Dışişleri Bakanı” Abdulhadi Huveyj, Türkiye’nin Trablus’ta silahlı milisleri(!) ve Siyasal İslamcı örgütleri desteklediğini söylüyor. Bu nedenle, "Libya'da dünya adına terörle mücadele eden" Hafter kuvvetlerine karşı uygulanan uluslararası ambargonun kaldırılmasını istiyor. Ancak çoğumuz Trablus’a karşı yapılan askeri harekâtın Libya’daki sorunların çözümüne ne şekilde katkı sağlayacağını ve hangi dayanakla yapıldığını merak etmiyor.

Trablus’a yapılan askeri desteğin durdurulması talebinde bulunan Huveyj’in bu yönde geliştirdiği en önemli kurgu; Suriye'deki Al -Nusra militanlarının Türkiye tarafından Libya’ya taşınmakla olduğu iddiası.

Hafter güçlerine sunulan askeri ve stratejik yardımlara karşı; Ankara, merkezi Al-Wefaq hükümetine sunmuş olduğu her çeşit desteği sürdürmek istiyor. Ancak, Ankara’nın bununla yetinmeyeceği ve karşı cephenin Libya halkına yönelik saldırıları arttıkça, merkezi Libya hükümetine desteğini artıracağı kesindir.

Libya'daki yasal hükümet, Ankara ile askeri iş birliği konusunda eski anlaşmaların aktifleştirilmesini talep ediyor. Henüz uluslararası hukuk ve devletler arasındaki ilişkiler çerçevesinde yapılan bu iş birliğinin ne doğrultuda ilerleyeceği bilinmemekle birlikte, akıllara gelen soru şudur:

Birleşmiş Milletler misakına uygun olarak kurulan ve uluslararası hukukun kabul ettiği meşru Libya hükümetinin talebine cevaben, Ankara re’sen bir askeri müdahalede bulunacak mıdır?

Trump, “moral vermek” için Hafter'le konuşuyor. Ancak Trump'ın, Libya başkentine karşı askeri operasyon yürüten Hafter ile temas kurduktan sonra, meşru Trablus hükümetiyle de herhangi bir görüşme yapıp yapmadığı merak konusu.

Dahası, Trump Hafter’le konuşurken, aklına Libya Ulusal Konferansını düzenlemek amacıyla Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin Trablus’ta görüşme yaptığı sırada, hangi nedenlerle ülkenin başkentine saldırdığı sorusunu sormak gelmiş midir?

Acaba Hafter Libya’da terörizm ve aşırılık yanlısı gruplarla mücadele eden kişi olarak bazı Arap ülkelerinde kırmızı halıyla karşılandığı için mi Trablus'taki meşru Libya hükümetine karşı saldırma konusunda yasal, politik ve ahlaki temeli ve hakkı kendisinde buluyor?

Ankara’nın Libya konusundaki duruş ve karlılığını gözlemleyenler, Türkiye’nin kolay kolay geri adam atmayacağını fark etmekteler. Çünkü:

-Türkiye, Libya’nın yeni bir Suriye'ye dönüştürmesi çabalarını engellemek niyetindedir.

-Ankara, "bölge güvenliğini tehdit eden karanlık senaryoların odağı Libya” söyleminin önünü kesmek istiyor.

- Ankara; “meşruiyetini halktan alan bir Libya hükümeti mevcut, diğer yandan Avrupa ve bazı Arap ülkeleri tarafından desteklenen de bir diktatör söz konusu” tezini savunmakta.

Trablus yönetimi Ankara’yla daha önce yapılan güvenlik ve siyasi alandaki birçok anlaşmanın canlandırılmasını talep etmiştir ve Türkiye bu isteği karşılıksız bırakmayacaktır.

Ankara’nın kabul etmeyeceği bir başka husus yeni siyasal ve anayasal modeli şekillendirmek üzere Libya’ya yapılacak dayatma ve emrivakilerdir.

Libya’daki çatışma alanı bölgesel ve uluslararası güçlerin karşı karşıya geldikleri yeni bir coğrafya. Bazıları süregelen siyasi, ekonomik ve stratejik savaşlarını bu yeni alana taşımak istemektedir.

Bazı Arap ülkelerinin Ankara’yı Libya’dan ne pahasına olursa olsun, hatta ülkeyi kolonyal devletlere teslim etmek anlamına dahi gelse, uzaklaştırmak peşinde oldukları açıktır. Bu durum karşısında Türkiye Kuzey Afrika’daki çıkarlarını korumanın yanı sıra, Libya politikasına da sadık kalacaktır.

Türkiye bu konudaki kararlılığını, daha önce benzerini yapmadığı bir hamle ile; oradaki politikasını pekiştirmek üzere Prof. Dr. Emrullah İşler’i 2014 yılında Libya özel temsilcisi olarak atayarak göstermiştir.

Sonuç itibariyle; Ankara, Birleşmiş Milletler Libya temsilcisi Ghassan Salama’nın, Palermo faciasındaki tutumuna ve Trablus'a karşı Hafter operasyonunun yeşil ışığını yakmasına rağmen, Libya dosyasının Birleşmiş Milletler teşkilatının gözetiminde kalmasından ve sorunun öncelikle bu yaklaşımla çözülmesinden yana.

Libya’da yaşananlar, Ankara’nın politikasına ve çıkarlarına yönelik açık bir Mısır meydan okumasıdır. Burada Türkiye’yi tedirgin eden husus, İki ülke arasında Afrika’daki bu yüzleşme, son kertede üçüncü tarafların çıkarlarına hizmet eden ve onlara pek çok fırsat ve etki sağlayan bir durum olmasıdır.

Manzaradan kuşku duyanlara tabloyu daha da görünür kılmak için:

Türkiye, kendisine Doğu Akdeniz’de Mısır-İsrail ve Yunanistan’ın stratejik denklemlerinin dayatılmasını kabul etmeyeceği gibi, Kuzey Afrika’da kurulan Ankara’yı Libya’da kuşatma politikasının da kolay bir mizansen olmayacağı kesindir.