TT_Ekim


ÜST TASARIM VE YÜKSEK BİLGİ

Aksiyona, uygulamaya yönelmeyen şeyler bir noktadan sonra yetersiz kalır. Bizi ilgilendiren kallavi sıkıntılarımızın çözülmesi, tarihin akışının değiştirilmesidir.

“Okuyucu”da bir zamanlar sevgili olduğu Hanna Schmitz’e mahkemede yardım etme imkânına sahip olmasına rağmen bunu yapmayan, davayı sadece seyreden Michael’a hukuk fakültesindeki hocası şöyle söyler: “Ne hissettiğimiz önemsizdir. Bütünüyle önemsiz... Asıl soru ne yaptığımızdır”. Bu, âşıklar için olduğu kadar bir dava güdenler için de geçerlidir.

Aksiyona, uygulamaya yönelmeyen şeyler bir noktadan sonra yetersiz kalır. Bizi ilgilendiren kallavi sıkıntılarımızın çözülmesi, tarihin akışının değiştirilmesidir. Buna odaklanmak lazım.

Düşünüşün, tefekkürün hâkim olamadığı yalnızca geçici olarak meşgul edebildiği bir zihin yapımız var. Zihinler karışık ve ayartılmaya müsait. Hâlbuki zihin berraklaşmadan başarı kazanılmaz. Duruş düzelmeden de zihin berraklaşamaz. Bu yüzden tarihi değiştirebilecek şey duruştur; Edebali’nin evinde misafir olan Osman Gazi’nin Kuran-ı Kerim karşısında sabaha kadar el kavuşturup beklemesidir.

Batı ittifakı Asya'da, Afrika'da hadleri aştı. Bugün daha yoğun bir şekilde göçmen sorunlarıyla karşılaştılar. Hâlbuki İngiliz, Fransız ve Almanlar dâhil olmak üzere Avrupa milletlerinin çoğunluğu Kavimler Göçü ile kıtaya gelen Asyalıların torunlarıdır. Bunlar Frank, Germen, Angl, Alaman, Sakson, Süev, Vizigotların, Vandalların soylarıdır, O zamanki başat güç Roma barbar olarak nitelendirilen bu kavimlerin saldırılarıyla yıkılmıştı. Bugün Batı’ya yön verenler İslam dünyasına Roma’nın barbar kavimlerine baktığı gibi bakıyor. Bunu yaparak aslında kendi bindikleri dalı kesiyorlar. Bunu göremiyorlar. Ciddi ölçüde bir Müslüman nüfusa sahip Batı İslam’la barışmazsa; İslam Peygamberine açıkça hayranlık ifade eden Victor Hugo ve Goethe’yi tekrar okumazsa o da Roma gibi kaybedecek.

21. Yüzyılı bizim üst tasarım yapıp yapamamamız belirleyecek. Bunu nasıl başarabiliriz? Giderek güçlenen bir asabiyetimiz var mı? Bizim “yüksek bilgi” olarak tanımlayabileceğimiz bir ihtiyacımız var.

Emevilerin Abbasiler tarafından devrilmesinden (750) sonra Halife Hişam’ın torunu olan Abdurrrahman (731-788) peşine düşen suikastçılardan ailesini dahi bırakarak kaçmıştı. Bir süre kaldığı Kuzey Afrika’da da tehdit olarak görüldü, sonra merkeze bağları zayıflamış Endülüs’e ulaşıp bir ordu oluşturdu. Nihayetinde Endülüs valisi Yusuf el-Fihri’yi mağlup ederek devletini doğup büyüdüğü Şam’dan çok uzaklarda kurdu. Bugünkü Suudi Arabistan devletinin kurucusu İbni Suud (1876-1953) ise farklı bir şey yaptı. Ailesinin parasız bir şekilde sürgün hayatı yaşadığı Kuveyt’ten 40 develi adamla yola çıkarak ulaştığı Riyad’da bir şafak baskını ile Raşidi valisini alt ederek hâkim oldu. I. Abdurrahman uzak topraklarda devlet kurarken İbni Suud ailesinin eskiden hâkim olduğu yere geri döndü.

Sağlam duvarları herkes biliyor. Belki bir kişi Riyad’ın dalları eğilmiş palmiye ağaçlarını görüyor. Bir yol bulup şehir duvarlarının aşılabileceğini ve şehrin valisinin korumasız olduğu zamanı görüyor. Bir başkası uzaklaşarak daha fazla imkân bulabileceğini görüyor.

Politika farklı zihniyet kategorilerine tabidir. Bu zihniyet kategorileri örneğin Papalık için 10. Yüzyıldaki fahişe etkisini ifade eden Pornokrasi ile Modernizm’e taviz verdikleri gerekçesiyle 1958'den sonraki Papaları reddeden katı Sedevakantistler arasında geniş bir yelpazede yer alır. Farklı kategoriler kitleleri farklı yerlere sürükleyebilir. Bizim için bu kategori farklılıklarını görmek önem taşıyor.

Ayırt etme gücünü geliştirmek gerekiyor. Başarının altında yatan bilgiyi görebiliyorsak mesele yüksek bir bilgiye sahip olmaktır. Biz bölgemizin içinde bulunduğu trendlerden güçlü çıkabilmek veya bütün vatandaşlarımıza bugün hayal gibi görünen standartlar sağlayabilmek için yüksek bir bilgiye ihtiyaç duyuyoruz.

Yüksek bilgi ayrıntıları fark etmeyi çoğu kez mesele edinir. Adapazarlı rahmetli Mehmet Selahattin Şimşek’in deyişiyle “gemilerin karada da yüzebileceğini sezmek Mehmetlerden birini Fatih yapar”. Ama bu “fark etme” veya “sezme eylemi” şansa bağlı değildir. Bu bilgi uzun ve yorucu okumalar yapmayı gerektirir. Bunu yapamadığımız için yukarıda bahsettiğim düşünüşler, tefekkürler zihnimizi sınırlı bir şekilde meşgul ediyor. Yusuf Kaplan okumanın yazmaktan daha zor olduğunu söylüyordu ve "yazarlar okumasını biliyor olsalardı bu kadar çok yazar olmazdı" diyordu. Kaplan'a göre okuma bir ribat’tır ve okuma irtibatları bulabilmeyi ve rabıtayı mümkün kılar. 

Bu bağlamda bugünkü temel meselemiz yüksek bilgiyi nasıl elde edeceğimiz olmalıdır.