Youtube_TT_İmaj


​VİCDANI DA MI YABANCILAŞTIRDIK?

Tarık ÇELENK 14 Oca 2018

Çocukluğumda, mahalleden hep hatırlarım, bir kargaşa, sıkıntı çıktığında mahalleli bağırırdı "Yok mu bir Müslüman evladı?" diye.

Çocukluğumda, mahalleden hep hatırlarım, bir kargaşa, sıkıntı çıktığında mahalleli bağırırdı “Yok mu bir Müslüman evladı?” diye. Sıkıntılarımızı, dertlerimizi hayallerimizde de olsa ak sakallı dedeler ile paylaşır, huzur bulurduk.

Şevket Süreyya Aydemir’in çocukluk yıllarını anlattığı ‘Suyu Arayan Adam’ kitabının ilgili bölümlerindeki duyguları gibi, benim için cami ve tekke, cennetten gelen bir huzur halinin sarhoşluğunu hep anımsatan yerler olmuştur. Buralar sahipsiz bebeklerden tutun, ihtiyaç sahiplerinin bir adresi niteliğini de taşımışlardır. Bu mekanlar, aynı zamanda toplumsal bir vicdanı da temsil etmişlerdir.

Modern zamanlar, (modernite) batıyı olduğu kadar İslam dünyasını da kendi içinde yabancılaştırdı. Yabancılaşan ve parçalanan İslam dünyası, çözümü hep reformlar veya öze dönmekte ararken, vicdanı ve ahlak anlayışını hep unuttu.

Karl Marx, yabancılaşma tanımını, işçinin kol gücü ve emeği ile ürettiği üründe söz sahibi olamaması olarak anlatmaya başladı sonra devam etti. İlahiyat metinlerinde ise yabancılaşma, insanın asli vatanı “Cennet“ten kovulması ve Dünya’ya gelmesi ile anlatılmaya başlandı. Psikoterapistlerin bir kısmı ise analizlerinin teorik temeline yabancılaşmayla ilgili insanın bu var oluş anksiyetesi(kaygısı-sorgusu) üzerine konuşlandırdılar.

Vicdan ise gerek pozitivistlerin ve gerekse de ilahiyatçıların bir şekilde kendi bakış açılarınca tanımlamaktan kaçma şansları olmayan bir kavram. Rivayet odur ki kardeş katili Kabil’in bile Cennetten yüz çevirmesine rağmen Cennetten yadigar, içinden çıkmayan cennet parçaymış “vicdan”. Her hâlükârda doğruyu söylermiş. İncil’de Aziz Jerom, Peygamber Zülkifil kıssasında bu vurguyu yapmış.

Vicdanın kelime karşılığı, batı literatüründe, bizdekine ne kadar tam oturur bilinmez ama, Grekçede ‘sinderesiss’, latincede ise ‘consendiya’. Bugünkü İngilizcede ise ‘conscience’, yani bilinçten türetilme. Bizde ise vicdan kelime itibarıyla Arapçadan bulma, keşf etme veya vecd halinden geliyor. ‘Gönül şahadeti’ olarak da Türkçe sözlüklere geçmiş. Bu konuda Kelam, Tasavvuf ve Felsefe alanında dikkate değer çalışmalar 19. Yüzyılın ortalarından itibaren başlamış. Babanzade Ahmet Naim İlmül Nefs eserine nefsi natıkanın kuvvayı batını veya şuur olarak da tanımlamıştır.[1] Filozof Rıza Tefik ise felsefe sözlüğünde Dekart’tan alıntı yaparak vicdanı düşünce ve bilinçle eş tutmuştur. Elmalılı Hamdi Yazır ise vicdanı akıl, ruh ve nefs mertebeleri arasında tanımlamaya çalışmıştır. Saidi Nursi ise vicdanın temel güdüsünün insanın mükemmele duyduğu istek olduğunu söylüyor ve Allah’ın ilahi mesajının duygu formunda “vicdan” da, düşünce formunda ise “akıl”da tecelli ettiğini söylüyor.

Düşünürler bireysel bir vicdanın ötesinde toplumsal bir vicdanı da zamanla sorgulamışlardır. Elmalılı H. Yazır, İslam ümmeti için, eğer vicdanlarını kayıp ederlerse, çöküşe mahkum olurlar diye uyarıyor. Erich Fromm ise bu konuda aynı şekilde karamsar, Formm insan ve otorite ilişkisinin adaletli kurulmadığı takdirde vicdani duyarlılığını kayıp edeceğini söylüyor.[2]

Yabancılaşmanın (alienation) bu anlamda iliklerimize kadar nüfuz ettiği dünyamızda, ne yazık ki vicdan, ahlak ve siyaset alanındaki çalışmalarda da önemini yitirmiştir.

Gönlüm tekrar toplumsal polemiklerin ve taraftarlıkların olmadığı camiyi ve tekkeyi arıyor. Gönlümüz hala cami cemaatinin vicdanını hakem kılmak istiyor.

Acaba vicdan bu şartlarda, tekrar cennetteki huzurunu bırakıp yanımıza uğrayabilecek mi?

[1] Tasavvuf anlamında Nefs-i natıka Allah’ın Nur’larından bir nurdur. Zatıyla kaimdir, mekanı yoktur. Allah’tan geldi, Allah’a gidecektir.

[2] Erich Fromm’un iki kısımda değerlendirdiği otoriter ve hümaniter vicdan kavramları da Nursi’nin bozuk vicdan tabirine ışık tutar niteliktedir. Zira Fromm’a göre insan içselleştirdiği dışsal bir otoritenin egemenliği altında vicdani hassasiyeti kaybetmektedir. Kişinin gayesi otoritenin isteklerini yerine getirerek onu memnun etmek olmaktadır. Bu sayede vicdanı rahatlamaktadır. İnsani sorumluluklarına gerçek vicdan değil, dışsal otoritenin talepleri yön gelenek veya dışsal otoriteye bağlarken Bediüzzaman, otoriteyi içselleştirerek meşruiyet kazandıran insandaki iç dinamiklere dikkat çekmektedir.