YERYÜZÜNDE BÖBÜRLENEREK YÜRÜME

Ümit G. CEYLAN 14 Kas 2019

İçinde bulunduğumuz Mevlid-i Nebi haftası vesilesiyle Yüce Peygamberimizin bir özelliğinden bahsetmemek olmazdı.

BAKKAL ARİF

Yıldız Holding tarafından Mevlid-i Nebi haftası vesilesiyle hazırlanan “Kırk Hadis” sergisinin sanat yönetmenliği üstad Hattat Hüseyin Kutlu, tezhip proje yönetmenliği ise müzehhibe Şehnaz Özcan tarafından üstlenilmiş. Her iki üstadın öğrencileri tarafından göz nurları ile işlenmiş eserler “El-emin, samimiyet ve güven” ismiyle, Diyanet işleri başkanlığının öncülüğünde hazırlanmış. Ayrıca tüm bu eserler muhteşem ciltli bir kitaba taşınmış. Sergi 11 Kasım-5 Şubat tarihleri arasında sergilenecek.

Serginin giriş fuayesinde kurumun kendi koleksiyonlarından biri olan 1889 tarihli Hilye-i Şerif benim açımdan dikkat çekiciydi. Kartela da eserin müellifi Bakkal Arif yazıyordu. Filibeli olan ve bir zamanlar bakkallık da yapmış olan sanatkârın biografisi internette bulunabiliyor. Osmanlı’nın son devirleri ve artık neredeyse son temsilcisiydiler; bir bakkal böylesine eser verecek kadar ince bir kültürün parçasıydı. Bir bakkal böyle yüksek bir estetik anlayışın ürünü eserler verebiliyorsa gelin siz devrin sanatkârlarını düşünün. Bir medeniyeti anlamak için sanat ve insan ilişkilerine bakmalıyız. Bakkal Arif gibi esnaflar sanatla uğraşmış ve eser vermişlerse o milletin ince zevki, hassasiyeti ve güzelliğini ölçebilir, anlayabiliriz. İslami sanatlar sadece sanat eseri olarak görülmemiştir. Sanattın davranışa akan bir güzellikler, incelikler manzumesi için bir vasıta görevi görmüşlerdir. Soruyorum; hangi devir medenîmiş acaba?

YERYÜZÜNDE BÖBÜRLENEREK YÜRÜME

İçinde bulunduğumuz Mevlid-i Nebi haftası vesilesiyle Yüce Peygamberimizin bir özelliğinden bahsetmemek olmazdı. O İslam Peygamberi. Allah’ın kulu ve elçisi. Hazreti Cebrail vasıtasıyla Allah’tan gelen vahileri insanlığa tebliğ eden Resul. Ama ona vahyolunuyordu. Ona Allah’ından vahiler getiriliyordu. O alemlerin Rabbi olan yüce yaratıcının Nebiî. O Risalet nurunun taşıyıcısı. O’nun yolu yolumuz. Bütün meşrepler, mezhepler onda nihayet bulur. Sıradan bir insanın asla taşıyamayacağı yük vardı omuzlarında. O bildirmekle vazifeliydi ancak Allah isterse kulunu imana getirir biat ettirirdi. Hazreti Muhammed bunları biliyor ve vazgeçmeden, yorulmadan pes etmeden İslam’ı anlatmaya devam ediyordu.

Hiçlik makamında varlık olmak

Hazreti Peygamber’i dinleyenler ondan etkileniyordu. Zaten o el-emindi ama yine de söyledikleri cahil bir kavim için yenilir yutulur şeyler değildi. Her şeyden önce dedikleri ile bir sınıfı ortadan kaldırıyor ve insanları eşitliyordu. Kız çocuklarını erkek çocukları ile, kadınları erkekler ile, fakiri zengin ile, soyluyu köylü ile, cahili okumuşu ile, köleyi efendi ile. Velhasıl insan yaradılış itibariyle hiçbir üstünlüğü yoktur diyordu. Takvada üstünlük aranmalıdır ayeti kerimesini sürekli haliyle tavrıyla anlatıyordu. Bugün de en zor takva Allah’a teslim olmaktan başka bir çaremizin olmadığını idrak etmekten geçmektedir. Bu da ancak tevazu ile olabilmektedir. Hazreti Peygamber’in ketum, sabit fikirli ve kalıplaşmış düşüncelere tapan bir kavmin insanlarına sirayet edebilmek, kalplerini ısındırabilmek ancak hiçlik makamından varlık göstermekle mümkün olabilirdi. O dönemin Arap yarımadasında büyük sınıfsal uçurumlar varken kendisi varlıklı iken dahi böbürlenmeyen “ben” demeyen bir Peygamberdi. İşte insanları etkileyen de bu olmuştur. Alçak gönüllü ve tevazuu sahibi olmak insanı alçaltmaz tam tersine yüceltir. İnsan Allah’ın azametini idrak ettiği müddetçe kibirlenmekten, böbürlenmekten haya eder.

Böbürlenmek niye?

İsra suresinde ayeti kerime apaçık insanları uyarıyorken nasıl olunuyor da gaflete düşüyoruz. Üst düzey bir ismin düğününde yüzlerce insan giyinmiş, kuşanmış sallana sallana yürüyor bir yandan da etrafa bakıyor acaba bana bakan var mı dercesine. Kimisi saçıma başıma, kıyafetime bak diyor. Kimisi ben falanca kişinin düğünündeyim, yakınıyım biliyor musun dercesine etrafta dolanıyor. Etrafta kavruk insanlar, şuh kahkahalar şapur şupur yenen yiyecek seslerine karışıyor. Koskoca Peygamberi düşünüyorum tüm bu debdebenin içinde. Utanıyorum tüm bu insanlar adına. Yerimden bile kıpırdayamıyorum. O olsaydı nasıl davranırdı diye düşünüyorum. O tevazu abidesi Peygamber etrafında onca hürmet, itibar, sevgi, hayranlık duyguları varken asla kibre kapılmamışken bize ne oluyor böyle!.. Makamlar, mevkiiler, maddi imkanlar hepsi birer imtihandır. Sınanıyoruz; duruşumuzla, bakışlarımızla, mimiklerimizle kalbimizden geçirdiklerimizle. Bugün övündüğümüz şeyler elimizin altından kayıp gitmeye muktedirler. Bunu görmeden yaşamak işte gaflet budur ancak. Saydam olmalı insan, gökyüzündeki ay gibi berrak ve duru. Öyle olmalı ki güzellikleri yansıtacak kadar kirden, pastan temizlenmiş ve cilalı bir yüzde görünmeli tüm ulvi duygular. Ay yüzlü Peygamber işte böyle fethetti kalpleri. Her an Peygamberimizin huzurunda bulunuyoruz bu anlayışla hareket etmeli ve kendimize çeki düzen vermeliyiz. İslam’ın nurunun her birimizden yayılacak şekilde elden ele emaneti yere düşürmeden taşımalıyız ta ki bu vücudu teslim edene kadar vesselam.

BİR SEVGİ DİRİLİŞİ

İlkbaharın çiçek açışı, yeşillenişi ve dirilişi kadar, sonbaharın da sararıp solan kuru yaprakların yere düşüsü de insanı derinden düşündürüyor. İşte bir yaşam öyküsü; açan çiçekler soluyor ve yeşeren yapraklar sararıp kuruyor. İlahi bir kanun bu, bir tabiat döngüsü, sanki bir ömür törpüsü. Sanki nefes alıp vermiyoruz; daha doğarken ölüyoruz ve ölümü şimdiden bekliyoruz. Hakikat sevgiden ibarettir desek, bunu idrak etsek, okusak tabiatı, akledip muhakeme etsek herşey birer ibret ölüm gibi. Ölümsüzlüğe götüren bir tek hakikat var o da muhabbet ve ünsiyet gibi. Seveceksiniz ve kaynaşacaksınız. Birey olmaktan ve bencillikten kurtulup birlik ve birlikte olacaksınız. İşte o zaman insansınız. Bir kuru yaprak diğer bir kuru yaprağı buluyorsa toprakta, birbirinin değerini biliyor demektir. Hakikatin gereğini yapıyor demektir. Yaprak yaprak üstünde, taş taş üstünde ve toprak toprak toprak üstünde. Sonrası bir ölüm sessizliği; ölüm sessizliği içinde bir sevgi dirilişi...

ÇOCUKLARA TASARRUF KONUSU NASIL ANLATILMALI

Ö
ncelikle anlatmaktan çok örnek olunması gerektiğini her fırsatta dile getiriyoruz. Çocuklar ilk önce doğal olarak anne ve babalarını örnek alırlar. Ebeveynler anlatmaktan çok uygulamaları ile dikkat çekerler rol alınırlar. İleriki yaşlarda gençlik çağlarına yakın zamanlarda okul arkadaşları başta olmak üzere çevrenin etkisine de girebilirler. Karakter ve mizaca göre değişiklik gösterse de çevrenin etkisi bir yaştan sonra çocuklarda kendini gösterebiliyor. İşte böyle zamanlar okul, öğretmen ve anne baba konuşarak tasarrufun ne olduğunu çocuklara anlatmalı. Gereğinden fazla harcamanın bütçemize yapacağı tahribatın dışında da kullandığımız her fazla şeyde başkalarının da hakkı olduğu öğretilmeli. Dünyanın ortak bir kullanım alanı olduğunu ve bizler kadar şanslı olmayan topluluklara karşı da sorumluluğumuz olduğunu dile getirmeliyiz. Bunları videolar, filmler ve eğitici faaliyetlerle desteklemeliyiz. Birlikte atık toplamak, ağaç dikmek ve bakımını üstlenmek, eski eşya ve giysilerin nasıl değerlendirilebileceği konusunda birlikte konuşmak faydalı olacaktır. Bu konularda çalışan sivil toplum örgütlerini ziyaret edip bilgi almak da anlamlı olacaktır. Şu da unutulmamalıdır ki sadece kendini değil başkalarını düşünerek yaşamayı düstur edinmiş bir insan tüketmeyi hayatından çıkaracaktır bunun yerine ihtiyacı kadar harcamaya dikkat edecektir.

Bu arada 31 Ekim Dünya Tasarruf günüymüş. Bir yatırım bankasının bu konuyla ilgili reklamı aslında yukarıda bahsettiğim konuya da dikkat çekmeye çalışmış. Ama maalesef içinde ironi barındıran bir reklam; çocuk, alışveriş tutkunu anne, mevduat ve biriktirmek anahtar kelimeleriyle yola çıkılınca tasarruf konusunu bir banka üzerinden yürüttüğünüzde kapitalizme yenik düşerek kavramın içini boşaltıyorsunuz. İşte ironi burada.

TAVSİYELER “TAVŞANA KAÇ TAZIYA TUT” ŞEKLİNDE OLMAMALIDIR

Hakikat doğru, iyi ve güzel kavramlarını ifade etse de, hakikati ifade tarzı doğru iyi ve güzel kavramlarını bilinçli toplum düşünce yapısına uygun olmalı. Bir tavsiye niteliğindeki söz yerini bulması için sorumluluk alanına giren olumsuzlukları da bertaraf edici birtakım önlemlerin alınmasına yönelik bir işaret olmalı. Madem ki dindar gençlik istiyoruz. Madem ki gençlerimizin alkolden uzaklaşmasını istiyoruz o halde alkolle sadece Yeşilay kurumuyla mücadele edemeyiz. Alkolü hayatımızdan çıkaran birtakım önlemleri de almalıyız. Ya bütünüyle alkolü yasaklayacaksınız; ya da toplumu ifsad edici şeylerde büyük bir müeyyide getireceksiniz. Örneğin alkollü araç kullananın ehliyetini iptal edip hayatı boyunca trafiğe çıkmasını engelleyeceksiniz. Gereken en ağır müeyyideyi de uygulayacaksınız. Çünkü sivrisinekleri yok etmekle bataklık kurutulmaz. Önce bataklığı kurutacaksınız. İşte o zaman söylemleriniz pozitif toplumumuza yansımış olacaktır.

--------

Söylemlerinizin uygulaması dar bir parantez içinde kalacaksa, büyük parantez küçük parantezlerin değerlerini tamamen tam tersine çevirecektir. Esas paradigma toplumu zincirleme etkileyen bütün kötülükleri yok etmeye dayalı olmalıdır. Beklentilerimiz pozitif yerine negatife bırakırsa toplumu fitne, fesat ve cahille boğacaktır. Beklentimiz ilmiyle amil öğretmenlere ve onların yolundan giden öğrencilere ihtiyaç vardır. Ahlak sadece alkolle, kumarla, fuhuşla ölçülemez. Ahlak bütünüyle insanı takamüle götüren inanç ve terbiyenin doğal tezahürüdür. Bu şekilde olmazsa her tür negatif duygu, düşünce, davranış bizi alt etmeye yeterlidir. Aklımızı başımıza devşirelim.

ISPANAK VE HALK SAĞLIĞI

Geçen hafta yaşanan Ispanakla ilgili halk sağlığı vakalarının nedenini düşününce Sağlık Bakanlığı ile Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nın ortaklaşa bilinçlendirme çalışmaları yapmaları gerekliliği ortaya çıktı. İhtiyaçlar doğrultusunda kültürel aktarımlar nesilden nesile taşınıyor. Ancak ihtiyaç kalmayınca da o kültür yok oluyor. Artık tarım ülkesi olmadığımızdan kimse ıspanağı kendi toplamıyor. Bu nedenle de ıspanağın içine karışmış otları ayıklaması da imkânsız hale geliyor. Bu konuda halkın bilinçlendirilmesi ve otları ayıklarken, yıkarken nelere dikkat edilmesi konusunda medya aracılığıyla ve belki de sağlık ocakları aracılığıyla dönemsel olarak dikkat çekici çalışmaların yapılmasında fayda olacaktır. Hatta şehirde yaşayanlara kiralık küçük tarım alanları tahsis edilebilir. Hem eskiden olduğu gibi İstanbul’da bostanlar oluşturulabilir. Ne güzel olurdu.