YİĞİT İKEN ÖLENLER…

Geçen hafta genç bir üniversite öğrencisinin intiharı hepimizin yüreğini yaktı.

Geçen hafta genç bir üniversite öğrencisinin intiharı hepimizin yüreğini yaktı. Bir üniversite hocası olarak sanki kendi öğrencilerimden biri ölmüş gibi yutkundum. Bizim büyük şairimiz Koca Yunus’u hatırladım:

“Bu dünyada iki şeye yanar içim, göynür özüm

Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi…” Yunus Emre

Bir milletin devamlılığı o milletin gençlerine sunduğu yaşam standardı, eğitim ve imkânlara bağlıdır. Tabiî ki, ortada bir millet şuuru olmayınca ne gençler umursanır ne de milletin devamlılığı... Ortada, dengesiz sanayileşme ve çarpık şehirlileşme sonucunda oluşan amorf bir toplumsal yapı bulunmakta. Bu amorf yapı kapitalizmin kural ve değer tanımaz vahşi yapısıyla harmanlanınca, insanları sürü psikolojisiyle yönlendiren grupların rant iştahı her şeyin önüne geçmekte. Bugün, yukarıda bahsettiğim gencimizin intiharının üstündeki örtüyü kaldırdığı bu amorf yapıyla ilgili düşüncelerimi yazacağım.

İNTİHARIN SEBEBİ

Öğrencimizin adı Enes Kara’ydı. Kendisi intiharından önce sosyal medya ortamında bir video paylaştı. Bu videoda kendisi yaşamak için bir motivasyona sahip olmadığını, umutsuz ve mutsuz olduğunu söyledi. 10 dakikaya yaklaşan videoda kendisi üç temel noktaya vurgu yaptı:

1.       Okuduğu tıp bölümünde derslerde başarısız olduğundan, başarılı olsa bile bir hekim olarak onu ileride hiç de istemediği zor bir hayatın beklediğinden, emek sömürüsünün (o bu kelimeyi kullanmadı ama uzun ve meşakkatli çalışma saatleri ve düşük bir ücretten bahsetti) çok yüksek olduğundan bahsetti.

2.       Dindar bir ailede yetiştiğini ama kendisinin birkaç senedir inancını kaybettiğini, bunu ailesine açıklayamadığını, açıklasa her şeyi yapabileceklerini, kendi hayatı hakkında hiçbir söz söyleme hakkı olmadığını ve bunun da kendi özgürlüğünü ortadan kaldırdığını söyledi.

3.       Ailesinin onu bir dini cemaat yurduna yerleştirdiğini, burada (adeta) bir askeri disiplin içinde bir koğuş hayatı yaşadığını, kendi istemediği halde inanmadığı değerlere dayalı bu koğuş hayatından çok sıkıldığını ve kendine ait bir zamanının olamadığından söz etti.   

Videodan ve öğrencinin sözlerinden açıkça anlaşılacağı gibi merhum öğrencinin çok ağır bir depresyonda olduğu aşikârdır. Kendi hayatını kendi istediği bir biçimde sürdürememek, kendi hayatı hakkında kararları kendi verememek, bireysel özgürlüğünün olmadığına inanmak, yaşadığı çevrenin ona çizdiği sınırların kısıtlayıcılığına isyan etmek… Bütün bunların sonucunda yaşamına son vermek… Normal şartlarda, bu öğrencimizin psikolojik tedavi görmesi gerekirdi. Öyle anlaşılıyor ki, ne ailesi ne de kaldığı öğrenci evindeki cemaat çevresi bunun farkına varmamış. Hoş, farkına varsalar bile bir psikolojik danışmana başvuracaklarını zannetmiyorum ya, neyse…

İki sene önce bu köşede deizmle ilgili bir yazı yazmıştım. O dönemde bir bomba gibi patlayan “mütedeyyin ailelerin çocukları ve imam hatip öğrencileri arasında deizm ve ateizmin yaygınlaştığı” yönündeki haberler bana o yazıyı yazdırmıştı. Nasıl olurdu da, kendini “hem yerli hem de milli” olarak adlandıran, Necip Fazıl’ın Büyük Doğu hareketinden gelmekle iftihar eden bir iktidarın döneminde, her türlü dini cemaatin rahatlıkla örgütlenebildiği bir dönemde, gençler dinden vaz geçiyorlar ve inançlarını kaybederlerdi? Bunun arkasında ciddi toplumsal çarpıklıkların bulunduğundan bahsetmiştim. Bugünkü mesele de, aslında, tam anlamıyla budur.

GENÇLER DİNDAR OLSUN DERKEN DİNDEN OLUYORLAR

Bütün dünyada gençlerin dine karşı duyarsızlaştıkları saha çalışmalarında ortaya konmuş bir gerçektir. Bunun çeşitli sebepleri vardır, ama bence en önemlisi artan iletişim imkânları ile gençlerin kendilerini çevreleyen sosyal kural ve kısıtlar ağından bağımsızlaşıp kendi kaderlerini kendi çizmek istemeleridir. Buna biz sosyal bilimciler bireyselleşme derken, genelde gençler özelde de merhum Enes Kara özgürlük olarak adlandırmaktadır. Hemen hemen bütün dünyada gençler dini kurumlar ağını ve bu ağın içinde yer alan ailelerini bireyselleşmenin / özgürleşmenin önünde bir engel olarak görmektedir. Hristiyan toplumlarında din çok kurumsallaşmış ve hiyerarşisi oluşmuştur: Kilise teşkilâtı ve rahipler sınıfı. Benzeri bir şekilde İran Şii’liğinde de çok katı ve kurumlaşmış bir mollalar sınıfı bulunmakta ve bu sınıf aynı zamanda Devlet mekanizmasında son karar mercii olarak bulunmaktadır. Bu ülkelerde gençlerin kendi özgürlüklerini kısıtlayan bu dini kurumlara, onların koydukları kurallara karşı çıkması doğaldır. Pekiyi ya Türkiye’de, bu gençler, özgürlüklerini sınırlayanın kim olduğunu düşünmektedirler? Bu tepkiyi çeken “dini olduğu düşünülen kurumlardır”, (dikkat eden dini kurumlar demiyorum, DMD)! Dini olduğu düşünülen kurumlarla kasıt Diyanet İşleri Başkanlığı veya İlahiyat Fakülteleri değildir. Çünkü bu kurumlar kimsenin hayatını zorlaştıracak bir baskı ortamı oluşturacak araç ve imkânlara sahip değildir. Türkiye nüfusunun ekserisi Ehl-i Sünnet mensubudur ve Ehl-i Sünnet’te bir ruhban sınıfı olmaz. Üstüne üstlük Türkiye Cumhuriyeti Devleti laik bir devlettir. Kişinin inanma veya inanmama özgürlüğünü kimse elinde alamaz. Pekiyi, o zaman bu tepkiyi toplayan kurumlar hangileridir: Merdiven altı cemaat yapıları… Bu yapıların Anadolu Tasavvufu ile uzaktan yakından alâkası yoktur, dini bilgi ve yetkinlikleri şüphelidir, çoğu kaçak veya kayıt dışı olan yurtlar, Kur’an kursları ve cemaat evi ağları ile gençlere ulaşmaktadır. Bazı aileler çocuklarını dindar olarak yetişsin diye bu cemaatlere verirken, bazıları ekonomik imkânsızlıklar sebebi ile bu cemaatleri tercih etmekte ve diğer bir kısmı da çocukların ileride sırtını dayayacağı ve geleceğini sağlama alacağı bir cemaat mensubu olması için buralara göndermektedir. Bütün bu şıkların bir veya birkaçı sebebiyle, özellikle Anadolu’daki gençler, bu kayıt dışı cemaat evleri ağına düşmektedir. Sonuç ise açıktır: Üniversitede okuyan, iletişim devrimi sebebiyle bütün dünyadan haberdar olan bu gençlere, okuduğunu anlamayan, anladığını anlatamayan, anlattığının ne olduğunu bilmeyen birtakım abiler ve ablaların gözetiminde verilen eğitim (eğitim mi o da tartışılır, DMD) bu gençlerin merdiven altı cemaatlere olan tepkisini dinin kendisine yöneltmesine neden olmaktadır. Dinin kendisinde, hele Hanefî / Maturidi geleneğinde, inançta zorlama diye bir şey yoktur, bireyin tercihlerine ve seçimlerine saygı gösterilir, kimsenin imanı test edilmez, kimseye Cennet’ten köşk vaat edilmez. Bu Allah’ın işine karışmaktır! Öte yandan bu merdiven altı cemaatlerde gençler bir birey olarak değil ama körü körüne itaat eden sürü mensupları olarak yetiştirilmek istenmekte, çocuklar adeta bir Hristiyan manastırında keşişler gibi yaşamakta, aileleri de buna göz yummaktadır. Bizim insan sevgisi ve hoşgörüye dayalı, doğa ve Tanrı ile barışık, Vahdet-i Vücut anlayışına sahip ilk dönem Anadolu Tasavvufu ile şimdi varoşlar ve kasabalarda hâkim, cehaletten beslenen ve cehalet üreten, kurdukları örgütlü cehaletten oy ve rant devşiren merdiven altı cemaatler arasında hiçbir benzerlik yoktur. Anadolu Tasavvufu Anadolu’da ve Balkanlar’da Hristiyanları Müslümanlaştırırken, bu cemaatler sayesinde Müslüman gençler İslam’dan vaz geçip deist ve ateist olmaktalar! Ne güzel İstanbul be!    

Hocam, ne yapmalı? Nasıl bu gençlerimizi topluma kazandırmalıyız? Bu sorulara cevabı da bir sonraki yazıya bırakalım. Hayırlı Cumalar.