YÜKSEK ENFLASYON VE HÜKÜMETLERİN AÇMAZI

Hiperenflasyon veya yüksek enflasyon süreçlerinin çoğunlukla hükümetlerin uyguladığı genişletici para politikalarından kaynaklandığından bahsetmiştik.

Hiperenflasyon veya yüksek enflasyon süreçlerinin çoğunlukla hükümetlerin uyguladığı genişletici para politikalarından kaynaklandığından bahsetmiştik. Hükümetler çeşitli sebeplerden belli bir dönemde genişletici para politikası uygulayabilirler. Her genişletici para politikası yüksek enflasyona sebep olmayabilir. Bunun için gerekli bazı koşullar vardır. Öncelikle başlangıçta enflasyon düzeyinin normalin üstünde olması gerekir. Genelde böyle durumlarda, hükümetler enflasyonu düşürmek için tedbir alırlar. Bu da genişletici değil daraltıcı para politikası anlamına gelir. Ancak yüksek enflasyonla birlikte yüksek işsizlik varsa, durgunluk ve belki de resesyon tehlikesi baş göstermişse, o takdirde hükümetler bir açmaz içine girerler. Ya enflasyonu düşürmek için daha yüksek işsizlik, durgunluk veya gerileme ihtimalini göze alacaklar, ya da durgunluğu engellemek ve işsizliği arttırmamak (mümkünse de azaltmak) için enflasyonun daha da artmasına göz yumacaklardır. Eğer bu şartlar seçimlere az bir zaman kala (diyelim ki bir buçuk iki sene) ortaya çıkmışsa, hükümetlerin genel tercihi enflasyon artışına göz yumup ekonomide büyümeyi sağlamak yönünde olur. Bu, hiç şüphesiz, iktisadi değil ama siyasi bir karar olur!

HÜKÜMETLERİ ENFLASYONİST POLİTİKAYA MECBUR BIRAKAN ŞARTLAR

20’nci Yüzyıl boyunca dünya ekonomisinde benzeri örnekler çok görülmüştür. Hükümetlerin bile isteye enflasyonu azdırıcı politikalar uygulamasında, yukarıda da bahsettiğim gibi, eş anlı olarak yüksek işsizlik ve yüksek enflasyon problemleriyle karşılaşmasının temel etken olduğu verilere bakınca gözlemlenmektedir. Ancak bu belirli şartlar farklı sebeplerden oluşabilir. Bunların birincisi savaştan çıkmış toplumların karşılaştığı ekonomik zorluklardır. Özellikle mağlup ülkeler yüksek savaş tazminatlarını karşılamak zorunda kaldıklarında içeride genişletici para politikasına bel bağlamışlardır. Birinci Dünya Savaşı sonu Almanya, Avusturya ve Macaristan’da yaşanan hiperenflasyonlar bunun örneğidir. Yine Birinci Dünya Savaşı sonunda İngiliz işgali altındaki Mütareke Dönemi İstanbul’unda yaşanan yüksek enflasyon da buna örnektir.

Hükümetlerin bile isteye enflasyonist politikalar uygulamasında ikinci sebep, özellikle kısmen veya tamamen dışa açık ekonomilerde yaşanan Ödemeler Bilançosu sorunlarıdır. İlk önce ödemeler bilançosu sorunu ile ne kastedilmektedir, onu anlatalım. Ödemeler Bilançosu bir ülkenin bütün döviz cinsi mal ve hizmet ticareti, borç ödemeleri ve tahsilatı ve sermaye hareketlerinin kaydedildiği bir hesaptır, hatta denebilir ki, o ülkenin döviz cinsi ulusal net akım tablosudur. Ödemeler Bilançosu normal şartlarda dengededir. Çünkü ülke cari açık verirse, bu açık dış borçla finanse edilir, yani sermaye hesabı fazla verir. Tersine cari fazla verirse, bu sefer eldeki döviz fazlası dış dünyaya borç olarak verilir, yani sermaye hesabı açık verir. Ödemeler Bilançosu sorunları cari açığı finanse edecek dış borç alınamadığı zamanda ortaya çıkar. Bu durumda ülkedeki ve Merkez Bankası’ndaki döviz rezervleri hızla azalır, kurlar yukarı fırlar, takiben enflasyon oranı hızla yükselir. Kur artışının maliyet etkisi de durgunluğa ve resesyona yol açabilir.

Enflasyonist politikaların tercihinde üçüncü sebep dış dünyadan kaynaklanan fiyat etkileridir. Türkiye ve benzeri orta gelir grubu ülkeler dış dünya fiyatlarını belirleyemez, onları veri kabul ederler. Bir ülkenin ihraç ettiği malların fiyatlarında ani bir düşüş veya ithal ettiği malların fiyatlarında ani bir yükseliş o ülkenin cari hesabında ani ve sert bir bozulmaya yol açabilir. Bu kurların yükselmesine ve eş anlı olarak durgunluk ve enflasyonun baş göstermesine sebep olabilir. Sonuç da hükümetler bu durumda da enflasyon ile durgunluk ve işsizlik arasında tercih yapmak zorunda kalırlar.

Bu şartlar ve benzerleri Hükümetleri enflasyon ve işsizlik arasında bir tercihe zorlar. Akılcı ve ilmi olan enflasyonu düşürmeye öncelik vererek belli bir süre ekonominin durgunluğa hatta resesyona girmesine katlanmaktır. Bütün istikrar programlarına halk ağzıyla verilen “acı ilaç” adının kaynağı bu programın uygulanmasında halkın zorunlu olarak katlanacağı fedakârlıktan gelir. İktisat biliminde enflasyonun düşürülmesi sürecinde işsizlikte ne kadar artış olacağını gösteren bu orana “fedakârlık oranı” adı verilir. Eğer bu fedakârlık oranı çok yüksekse iş başındaki hükümet için siyasi faturası da yüksek olabilir.  İşte hükümetleri ilmi ve akılcı yoldan saptıran, ödemeleri gereken bu siyasi faturadır. Çünkü demokrasilerde hükümetler seçimle gelirler, her bir siyasi partinin amacı da iktidarı almak veya iktidarda kalmaktır. İktisadi açıdan doğru olan bir politika hükümetin siyasi iktidarı kaybına yol açacaksa, o takdirde, bu politika siyasi olarak doğru değildir. İşte bu yüzden hükümetler yüksek işsizlik ve yüksek enflasyon arasında tercih yaptıklarında, çoğunlukla yüksek enflasyonu tercih ederler.

SÜREKLİ ARTAN ENFLASYON ORTAMINDA HÜKÜMETLERİN İÇİNE GİRDİĞİ AÇMAZLAR

Bir defa yüksek işsizlik ve yüksek enflasyonla karşı karşıya gelen bir hükümet tercihini (daha çok siyasi sebeplerden) durgunluğu ve işsizliği önlemek yönünde yapınca, geri dönülmez bir yola girmiş olur. Genişletici para politikası para arzının büyümesine yol açar. Bu önce kurlarda artışa ve belli bir gecikmeyle enflasyonda artışa yol açar. Ekonomi, üretim kapasitesi artmasa da, parasal değer olarak büyür. Bu süreçte yerli paranın hızla değer kaybetmesi vatandaşların gözünde yerli paraya ve parasal sisteme güveni sarsar, paranın dolanım hızı artar, enflasyon ve kurlar daha da yükselir. Yerli paranın satın alma gücündeki düşüşü telafi etmek için Merkez Bankası yeni para basar, bu para arzının daha da artmasına yol açar… Ve süreç bir döngü halinde sürekli tekrarlanır. Bu döngüye “enflasyon – devalüasyon spirali” adı verilir. Devalüasyon – yani kurların artış oranı – enflasyonu, enflasyon da devalüasyonu tetikler.

Sürecin başında yüksek enflasyonu düşürmek için daraltıcı para politikası uygulamayan hükümetin enflasyon – devalüasyon spiraline girildiğinde daraltıcı para politikasına dönmesi daha zordur. Çünkü bütün iktisadi aktörler üretim, tasarruf, tüketim kararları ve fiyat beklentilerini yüksek enflasyona göre uyarlamışlardır. Enflasyon – devalüasyon spiraline girildikten sonra parasal genişlemede sert bir fren, faizlerin birden fırlamasına, kredi arzının daralmasına, ekonomide görece bir sahte refah yaratan canlılığın bir anda sönmesine ve takiben büyük zincirleme iflaslara yol açabilir. Yani hükümet başta yapması gereken politikayı sürecin ortasında çok daha büyük bir maliyeti göze alarak uygulayabilecektir. Öte yandan enflasyon – devalüasyon spirali ekonomideki belirsizliği yükseltmekte, üretken yatırımlar ertelenmekte ve kaynak tahsisi bozulmaktadır. Bu durumda Hükümetler enflasyon – devalüasyon spiralini kırmak için çoğunlukla kurları baskılamayı tercih ederler. Bu politikayı uygularken tarihte birçok vakada tekrarlandığı gibi enflasyonun dış güçlere, dış ekonomiden gelen olumsuz şoklara bağlı olduğunu, bu süreçle mücadele etmenin bir bağımsızlık savaşı olduğunu dile getirirler. Kurları kontrol ederlerse her şeyin düzeleceğini, dünyayı yöneten büyük güçlere diz çöktüreceklerini ima ederler. Tersi politikayı savunanlar da “vatan haini” ve “emperyalist işbirlikçisi” ilan edilir. Kurların çeşitli yollardan kontrol altına alınması, enflasyonu durdurur mu? Hayır, çünkü enflasyonun asıl sebebi parasal genişlemedir ve hükümet buna tam gaz devam etmektedir. Bu durumda ihracatçılar ve turizmciler zora girerler. Bu da cari açığın daha da artmasına yol açar. Kurların belli bir seviyede tutulması için Merkez Bankasının rezervleri satılmaya başlanır. Merkez Bankasının rezervleri hızla azalırken cari işlemler açığı daha da büyüyecek ve ülkenin uluslararası riski artacaktır. Piyasa diliyle söyleyecek olursak CDS primleri yükselecek ve derecelendirme kuruluşlarının ülkeye verdikleri puan da düşecektir. Yani ülke daha yüksek faizle ve git gide kısalan vadelerde daha az miktarda dış borç bulacaktır. Uzun vadede bu süreç ülkenin cari açığını finanse etmek için dış borç bulamayacağı zamana kadar devam eder. Yani halk ağzıyla söyleyecek olursak ülke krize girip iflas edene kadar. Sonrasında IMF ve Dünya Bankası himayesinde çok sert bir istikrar programı devreye girmesi kaçınılmazdır.

TARİHTEN İBRET ALINMAZSA…

Hükümetler bugün küçük bir siyasi maliyetten kaçınmak için yarın çok daha büyük bir siyasi maliyete yol açacak politikaları bu yüzden seçimi kazanana kadar sürdürürler. Seçim sonrasında kim iktidara gelirse gelsin uygulanan bu popülist politikadan vaz geçilir, dış destek için “acı ilaç” emekçilere, sabit gelirle çalışanlara ve fakire fukaraya içirilir. Sonuçta her zaman istifçiler, rantiyeler ve al-satçılar kazanır.

Bu 20’nci Yüzyıl boyunca yaşanan 29 yüksek enflasyonun 25’inde rastlanan genel trenddir. Biraz dikkatle incelerseniz 1994, 2001, 2008-9 ve 2018-9 krizleri hep bu sürece benzerlik gösteren süreçlerde ortaya çıkmıştır. Tarihe, özellikle iktisat tarihine, hamasi duygularla değil ibret almak için bakmak bu yüzden çok önemlidir. Yoksa döne döne aynı hataları yapmakta devam ederiz.