TDV sağ 160x600


ZOR İNSANLAR

Ümit G. CEYLAN 13 Oca 2022

Kimi insanlar kaostan beslenirler ve huzur onlar için çok sıkıcıdır.

Kimi insanlar kaostan beslenirler ve huzur onlar için çok sıkıcıdır. Hayatlarında hep bir aksiyon, gerilim, hareket olmalı. Karmaşık ortamlar ve getirdiği problemler onların çözmek istediği ve liderliklerini gösterdikleri yerlerdir. Sakinlik olsa bile onu bozmak için ellerinden geleni yapabilirler, çünkü durmak demek onlar için ölmek demektir. Durup dururken,  dinlenmek varken bir anda bir işe kalkışırlar. Evdeyse temizliğe kalkışır. Oysa daha bir hafta evvel temizliğe kadın gelmiştir. Ya da en zor yemeği yapmaya koyulurlar gecenin bir saatinde. Sadece kendilerine bu şekilde zahmet çıkarsalar iyidir. Etrafındaki insanları da kendilerine memur ederler. Görmezden de gelemezsiniz. Aksi takdirde yardım etmemekle, bencillikle suçlanırsınız. Oysa kendi kafasına iş yapmaya kalkışan bu zor insandır. Bir ortak karara bakmazlar. Onlar için kendi kararları önemlidir.

Zıtlar her zaman uyumlu olmaz

Hayatında huzursuzluktan beslenen bu tip insanları yönetmek çok zordur. Kuyrukları hep diktir. Onların dediği doğrudur, düşündükleri hemen uygulanmalıdır. Olaylara bakışları hep bir olumsuz yönden bakarlar. Çünkü düzeltecekse de o düzeltmeli veya birine düzelttirmelidir. Olumlu bir bakış açısı kazanmak yerine hep negatifliklerle ilgilenirler nedense. Doğrusunu söylemek gerekirse de şanslıdırlar. Çünkü yanlarında hep bir yardım eden dediğini yapan şamarı yiyen zıt karakterde birileri vardır. Bu ya eş olur ya çocuğu olur ama dışarıda bu karakterler istedikleri ilgiyi göremediklerinde evdekilerden acıyı çıkarırlar. O nedenle hep kendilerine oranla tam tamına zıt bir karakter vardır en yakınında. Zaten aileden olmayan biri bu insanları çekmez. Bir yere kadar idare ederler ama o kadar.

İletişim zor zanaat

Eğer akıllıysanız en zor insanları dahi yönetebilmek mümkündür. Evet! Bu bir iletişim meselesidir. İncelik ve kıvrak zekâ ister. Berrak bir bakış ve ufki bir görüş ister. Karşılaştığımız her zor insanda havlu atacaksak, işimiz iş. O zaman kimse kalmaz yanımızda. Zaten yanımızda birileri kalsın diye de iletişim kurmuyoruz. İnsan nihayetinde sosyal bir canlı ve biz insan ailesiyle bir uyum içinde kendimize de yer açarız. İnsanlık için faydalı olmaya bakarız. Hatta en doğrusu da kâmil iletişimci çok insana aynadır. Paslı aynalara bakmaktan kendini görememiş veya kendine bakmaktan kaçınan bu zor insanlara, ayna olabilmeyi de seçebilmeli bu iletişimci.

Zorluk kendimizi bilmekte

İnsan kendini iyi tanır ve zaaflarını, hatalarını ve iyi yönlerini tespit ederse kendini sever ve kendini bilir. Aynı şekilde hepimizin iyi yönleri olduğu kadar hatalı tarafları da var. İyi kelimesinin zıddı olan kötü kelimesini kullanmak istemedim. Çünkü insan kullan at bir aparat değildir. Gelişmeye açık ve doğruya yönlendirilebilir bir ulvi ruh taşır insan. Bazı insanların istekleri hep yerine getirilmiştir ve belli bir yaşa gelince de o insanları değiştiremezsiniz. Böyle bir durumda işini bilen iletişimci ilmi siyaset yapacaktır. Nabza göre şerbet verecektir. O kişiyi sevdiği yerden vuracaktır. Güzel kelimeler, canım cicim diyecektir. Ama doğrudan da şaşmamak lazım. Çünkü zor insanın her dediğini yapmak ona iyilik değil kötülük yapmak olacaktır. Gerçekten insan ilişkilerinde yola çıkarak iletişim sanatını iyi bilen bir kişi gerek profesyonel hayatında gerekse özel hayatında iyi bir politika yürütmesini öğrenmelidir. İletişimi iyi bilen kişiler insanı iyi tanıyan kişilerdir. Ancak bu zamanla kazanılacak bir yetidir. İnsan sarrafı olmak denilen bir deyim var ya işte bu duruma gelen insan olgun iletişimcidir. Ama insanı tanımakla da yetmez ona iyi gelecek şerbeti de hazırlayıp, içirmeyi bilmeli bu iletişimci vesselam.

KIYMETLİ İNSANLARA SAHİP ÇIKMALIYIZ

Bizim en büyük zayıflıklarımızdan biri içimizdeki kıymetli insanlara sahip çıkamayışımızdır. Geçen gün Türk hayranı olarak adından söz ettiren Fransız olmasına rağmen oradaki sınıflaşmaya karşı duran ve yakın zamanda Müslüman olduğunu da öğrendiğimiz Stephane Blet’in Cenevre’de balkondan düşerek hayatını kaybetmesi akıllara birçok soruyu da beraberinde getirdi. Sevgili Öznur Küçüker Sirene sosyal medya hesapları üzerinden bu elim olayı duyurunca herkes çok şaşırdı. Bizim içimizde bizi seven böyle değerli biri varmış dendi. Terör örgütleri tarafından da tehdit alan rahmetli Blet eminim bizim elit (!) çevre tarafından da görülmezden gelinmiştir. Onlar için elverişli bir aparat olmadığınız sürece Fransız olsanız ne yazar? Bir sürü holdinglerin senfoni orkestralarından talep görmemiştir. Hatta hükümet belediyeleri tarafından da dikkati çekememiştir. O kadar aşina bir durum ki bu! Şimdi de vah vah! Niye sahip çıkamıyoruz diye dövünüyoruz. Bari yine sonradan Sinan adını alan rahmetliye gösterilemeyeni bari yine kendisi gibi piyanist olan ve 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’ye dönüş yapan Hüseyin Sermet beye gerekli alakayı gösterelim.

SİLÜET 

Hayat ve memat, yaşam ve ölüm, dünya ve ahiret. Ruh ve beden, sevap ve günah, hakikat ve yalan, inanmak ve inanmamak. Cennet ve cehennem, ümit ve korku gibi sıralanır bütün değerler. Araf her iki zıt değerin ortasında sıkışıp kalmak gibidir. İnsan iradeli olabilir. İnsan düşünürse iyilik yapabilir. İnsan düşünürse sevgide, şefkatte, merhamette buluşabilir. İnsan düşünürse doğrulukla, iyilikle güzellikle yaşayabilir. Öyle değil mi? Düşünce ne kadar değerli bir nimet. İnsan düşündükçe doğru yolu bulur. Tefekkür ve zikir bizi nereye götürür! Aynaya baktığı zaman insan, arkası sır dolu cam sanki beden, önü hayal gibi bir ruh. Birbirinden soyutlanmış ve birbirini arayan ruh ve beden.  Düşünce derinliğinde, kalp yüzünü gösterdiğinde, ruh yüceldiğinde sanki varla yok arasındasın. Bazen bir resmin karakış karanlığında sarı bir fırça darbesinin sıcaklığındasın. Bazen bir şiirin düşman hattında yiğitçe savaşan mücahitsin. Bazen muhteşem bir mabedin kubbesi altında, bir abid ve bir sacidsin. Ruh ve beden, sen ve ben. Sen ve ben iken oluruz bir can. Canın da canı var O da, Can-ı can. Ey sudaki yakamoz! Doğan güneşin, parlayan ayın izdüşümü sensin. Yıldızlar, sanki suda bembeyaz birer çakıl taşı. Gölde yüzünü yıkayan ay,  güneşin doğuşu hepimizin umudu. Batışı hüzün. Bir şey kopar insandan bir şey. Her şeyi tutan, rapturap altına alan bir şey. Perde perde karanlık çöktüğünde bir yuva ararsın kuşlar gibi. Sıcak bir kucak ve bir barınak. Ağlarsın sessizce bir izbe köşede. Ruhun ve bedenin arasında soğuk bir buzlu cam vardır. Gölgen bir silüet sanki araftasın.

DR. MÜJGÂN CUNBUR’U ANLAMAYA ÇALIŞMAK

DOÇ.DR. IŞIL İLKNUR SERT

Kıymetli meslek büyüğümüz Dr. Müjgân Cunbur’u, doğumunun 95. yılında hem anmak hem de onu anlamaya çalışmak için birkaç satır kaleme almak istedim. Kendisini anlatanların aktardığına göre çalışkanlığı, sabrı, zorluklar karşısında yılmayan tavrı, hayatı iyisi ve kötüsüyle tüm yönleriyle kucaklaması, mesleğini sevmesi ve hayatını Türk kültürüne adaması açısından örnek bir şahsiyet oluşu hem bugünkü meslek mensuplarına hem de tüm insanlığa bir ders niteliğindedir. Türk Dili ve Edebiyatı alanında doktora derecesine sahip olduğu halde, yazma eserlere duyduğu ilgi nedeniyle kütüphaneciliğe yönelmiş ve bu alanın önde gelen isimlerinden biri olmuştur. 1950’li yıllarda doktorasını hazırladığı sırada, Millî Kütüphane’mizin kurucusu Adnan Ötüken’in yönetiminde gerçekleşen kütüphanecilik kursuna iki yıl devam etmiştir. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nde 1960-1982 yılları arasında yazma eserler, kataloglama ve paleografya derslerini vererek öğrenciler yetiştirmiştir. Millî Kütüphane’de önce kütüphaneci olarak, sonra da genel müdür olarak büyük çalışmalara imza atmıştır. Bıraktığı izler o kadar derindir ki, bunlardan birinin göstergesi olan ve şu anda Ankara Millî Kütüphane’de bulunan Dr. Müjgân Cunbur Okuma Salonu, kütüphane kullanıcılarına hizmet veren ve en çok kullanılan salonlardan biridir.

Meslekî kariyerindeki başarıları bir yana, insan olarak hayatta var olmak ve insanca yaşamak adına manevî bir yönü olduğundan bahsetmek belki de onu anlamak için atacağımız en önemli adım olacaktır. Bu yazıyı hazırlarken iki önemli canlı tanık bana Müjgân Cunbur’u mutlulukla anlattı. 1980’lerin sonu, 1990’ların başında “Salı Çocukları” Mesnevî Okuma Grubu’ndan o dönemin iki genci, bu dönemin iki kıymetli öğretim üyesi bana bildiklerini fısıldadılar. İsimlerini kullanmak için kendilerinden izin almadım ama onlar kendilerini biliyorlar ve Müjgân Cunbur’u anlatırken birinin parlayan gözleri, birinin saygıyla ve özlemle dolu yumuşacık sesi bu yazıda bana yoldaş oldu. Salı Çocukları ondan çok şey öğrendi. Özellikle toplantılar vasıtasıyla Ankara’daki evini genç üniversite öğrencilerine açması, Ankara dışından gelenlere bir yuva sıcaklığı sunması, isteyenlere sabırla Osmanlı Türkçesi öğretmeye çalışması, herkesi kucaklayan tavrı; çocuklara, gençlere ayrı bir önem vererek inanması ve onlara güvenmesi, onun hocalık vasfının göstergeleridir.

O, belki de bir anlamda son hâfız-ı kütüblerdendi. Osmanlı zamanında kütüphanecilere hâfız-ı kütüb denilirdi. Kütüphanedeki kitapları içerikleriyle bildiklerinden, hem kitapları saklama ve koruma hem de tavsiye etme özellikleri vardı. Mesela, Fatih vakfiyesinde hâfız-ı kütübün kitap isimlerini bilmesi ve kitaplar hakkında bilgili olması istenmiştir. İşte Müjgân Cunbur, adeta Millî Kütüphane’mizin hâfız-ı kütübü gibi, çevredeki gençlere araştırdıkları konularda kitap isimleri söyleyen bir ayaklı kütüphaneydi. Çoğu eseri zihninde içerikleriyle birlikte tutması pek çok gence araştırmalarında ışık olmuştur.

Mutasavvıf yanı ise prensiplerine bağlı yaşamasını gerektiriyordu. Hayatı, sağlık sorunlarından dolayı sıkıntılıymış gibi görünse de o, gücünü inancından alarak adeta sonsuz bir gayretle çalışmıştı. Bu öyle bir gayretti ki, Türk kültürü ve Türk kadını için yapılan çalışmalarda önemli isimlerden biri olmasına yol açmıştı. Fuzuli, Fârâbî, Ali Kuşçu bibliyografyaları, Milli Kütüphane Yazmalar Katalogları; Yunus Emre ve Karacaoğlan hakkındaki eserleri; Türk Kadın Yazarları Eserleri Bibliyografyası, Osmanlı Dönemi Türk Kadın Şairleri gibi kadın konulu eserleri bugün araştırmacıların hala başvurduğu kaynaklar arasındadır.

1960 yılından adeta bugüne seslenen Müjgân Cunbur, benim de çok önemsediğim bir konu için bakın neler söylüyor: “Millî Eğitimimiz, okul, öğretmen, eğitim sistemi davaları yanında bir kütüphane davasını da ele aldığı zaman beklenen başarıya ulaşılacak, çok daha verimli sonuçlar alınmaya başlanacaktır.” O dönemdeki raporlarda kütüphaneye ve kütüphaneciye yer verilmeyişi, kütüphanelerin gelişimiyle ilgili sorunların oluşunu anlaşılır, açık bir dille ele aldığı yazısı bugün hala geçerliliğini korumaktadır. Benim de yazılarımda naçizane dile getirmeye çalıştığım gibi kütüphane davası sadece kütüphane açmak değildir. Oraya işinin ehli, Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü mezunu kütüphanecilerin istihdam edilmesini sağlamak, bilgi ve kültür politikalarında kütüphaneye, kütüphaneciye yer vermektir. Raporların birini eleştirirken “öğretmen yetiştirilmesi konusuna değinilmekte ancak kütüphaneci ve öğretmen-kütüphaneci yetiştirilmesi konularına dokunulmamaktadır” diyen Müjgân Cunbur’un, bugün yetişmiş kütüphanecileri görerek sevineceğini düşünüyorum. Ancak güzel kurulmuş okul kütüphanelerinde, kütüphanecilerin çalışmadığını görmesi halinde neler yazacağını düşünmeden edemiyorum.

Gelip geçici olandan etkilenmeden millî ve manevî davası için, mesleği için ömrünü vakfetmiş Kıymetli Dr. Müjgân Cunbur’u rahmetle ve hayranlıkla anıyorum. Onu bugüne dek tanımamış olanlara, çevrim içi (online) olarak erişebilecek Türk Kütüphaneciliği dergisi içindeki kendi yazılarını ve kütüphanelerde bulunan kitaplarını okuyarak onu tanımayı öneriyorum.

BU BİR AĞAÇ!

Şaşırtıcı değil mi? Kim inanır ama bu bir gerçek. Görüntüsüyle bir ağaca benzemese de en azından ağaç gibi çalışıyor. https://www.instagram.com/p/CYZiS-pt2B8/ hesabında çok ilgimizi çeken bu haberi paylaşmadan geçemezdik. Bu hem yararlı hem de ürkütücü gibi görünen yenilik dünyanın sonunu mu getirecek? Böcekleri de mi üreteceğiz? Mesela ardıç ağacından beslenen kuşlar böylesi bir ağaçtan ne haz alabilir. Hangi meyvesinden yiyebilir? Kuşların cıvıltısını işitemediğimiz ve gölgesine yaslanamadığımız bir ağaç bizi doğamızdan ayırmaz mı? İnsan mekanik bir yaratık değil ki mekanik bir ağaçla avunsun. Bir çocuk ağaca tırmanmadan büyüyebilir mi? Bu sadece insanların dünyanın sonunu getirdiklerine dair yeni bir haber olmalı. Teknik olarak bu mekanik ağaç ve atmosferdeki CO2'yi gerçek olanlardan 1000 kat daha hızlı emebiliyor. İçinde, CO2'yi ayırmak ve küçük ve büyük ölçekli uygulamalarda yeniden kullanmak ve depolamak için her 30-60 dakikada bir hava ile dolan 150 dairesel disk var. Bu yakalanan CO2 minerallere dönüştürülebilir ve inşa ettiğimiz betonda depolanabilir. Yılda 700 Megaton karbondioksiti emebiliyor ki bu her yıl yoldaki 150 milyon arabaya eşitmiş. Mekanik ağaç, gerçek bir ağacın doğal güzelliğine uymayabilir, ancak net sıfır emisyona ulaşmaya bir adım daha yakın diyor haberde.

ARTI EKSİ

Artı

Gürültü kontrolü

Malum büyükşehirlerde birçok kirliliğin yanında gürültü de ayrı bir problemdir. Geçen hafta Çevre ve Şehircilik Bakanlığından yayımlanan bir tebliğe göre belirli yerlerde gürültü denetimleri yapılacak. Özellikle Hastane, okul, Kreş, Bakımevleri gibi yerlerde hassas koduyla ses ölçümü denetimleri gerçekleştirilecek. Yeni yönetmelikte yapılan bir başka düzenlemeyle "çok hassas" kullanımları etkileyebilecek şekilde yakınında, bitişiğinde, altında veya üstündeki alanlarda konser, gösteri, miting, tören, festival ve benzeri açık hava faaliyetleri gerçekleştirilemeyecek. "Hassas" ve "az hassas" kullanımların bulunduğu alanlarda konser, gösteri, miting, tören, festival ve benzeri açık hava faaliyetlerinin de 24.00-07.00 saatlerinde yapılması yasaklandı.

Eksi

Neden sevk edildik?

Göztepe SGK hastanesinden sintigrafi için neden başka bir hastaneye sevk edildiğimizi anlayamadım. Üstelik doktorumuz kağıt üstünde TC kimlik numarasını yanlış yazınca sevk edildiğimiz yer tekrar sevk ettiren yere gidip TC numarasını düzelttirip sevk edilen yere randevu alabileceğimizi söylüyor. Bu zamanda bu işler manuel olmamalı bu kadar zaman kaybı ve hastayı oradan oraya taşımak hiç de sağlıklı olmayacak.

İNEKLERE SANAL GÖZLÜK !?

Çiftliklerde doğal olmayan şartlarda suni gıda ve ilaç takviyeleriyle yetiştirdiğimiz hayvanlar insanların daha fazla et tüketebilmeleri için oluşturulmuş bir ortam değil de nedir? Dünya nüfusu bu kadar kalabalık değilken keçi, koyun olmak üzere hayvancılıkla uğraşılıyordu. Hayvanları olanlar, yılın belirli zamanlarında hayvanı kesip etinden kavurma, pastırma gibi uzun saklama koşullarına göre etleri hazırlayıp, bir yıl için yiyecek planlamalarını gerçekleştiriyorlardı. Ancak günümüzde canımız et yemek istediği zaman kasaba gidip etimizi alıyor, pişirip yiyoruz. Bu da yiyecek üretimini başta et olmak üzere bir sanayi formatına sokmuştur. Geçen haftalarda bir haber yansıdı medyaya. Bir çiftlik sahibi ineklerine sanal gözlük takıp onlara yeşil meralarda ve doğal bir ortamdaymış hissini verdirerek elde edilen süt miktarında yaklaşık 5 litre fazla süt alabilmiş. İnsanların daha fazlasını elde etme ve daha çok kazanma hırsı hayvanları doğal ortamlarından koparmamıza sebep oldu. Bir de onlara yalancı bir his verdirerek mümkün olan en fazlasını istemenin sonu nereye varacak merak ediyorum? Ayrıca sanal gözlükle ineklerde denenen bu yöntem acaba koyun ve keçilere yapılabilir mi?