Fon24_Sag

'AKLIMDAKİ SADECE HEYKEL YAPMAKTI, GERİ KALANINI HAYAT TAMAMLADI'

Röportaj Pazar 11 Şubat 2018 13:30

Bu hafta Türkiye'nin önde gelen heykeltraşlarından Seçkin Pirim ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

'Aklımdaki Sadece Heykel Yapmaktı, Geri Kalanını Hayat Tamamladı'

Beyza Sinem ÇAĞLAR

Bu hafta Türkiye'nin önde gelen heykeltraşlarından Seçkin Pirim ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Beyza Sinem Çağlar: Sizi tanıyarak başlayalım…

Seçkin Pirim: İstanbul’daki şanslı çocuklardan biriydim, çünkü Kuzguncuk’ta büyüdüm. Mahallemizin her yanı atölyelerle doluydu, benim sanata eğilimim de bu atölyelerde neler yapıldığını merak etmemle başladı aslında. Mimarlar, ressamlar, heykeltraşlar… Hepsi de çok hoşgörülü ve kabul edici davrandılar. Bir çoğunun atölyesinde onlarla çalışma fırsatı da buldum küçük yaşlarda. Sonra, İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nde resim eğitimi aldım. Daha sonra da Mimar Sinan Üniversitesi Heykel Bölümü’ne girdim. Bu atölyelerdeki tecrübelerim çok işe yaradı. Üniversiteye başladığımda teknik olarak öğretilen kısımları zaten biliyordum; böylece daha fazla kreatif tarafa vakit ayırma şansım oldu.

BSÇ: Çocuklar küçükken sanata nasıl yönlendirilebilir?

SP: Derler ya ‘aile önemli’ diye; hakikaten çok önemli. Annemle babamın desteği olmasa ben de içimde bastırmakta zorlandığım bu tutkuyu yaşayamazdım muhtemelen. Çok dışarda vakit geçiren bir çocuk değildim ben, evde oturup resim yapmaktan daha çok keyif alırdım. Bu merakı görmeleri ve herhangi başka bir iş yapmakta beni zorlamamaları çok önemliydi.

BSÇ: Genelde bizde sanat işi hobi olarak görülür çocuklar için. Hani ‘oğlum onu da yap ama bir mesleğin olsun önce’ derler. Siz bu baskıya maruz kalmadınız mı hiç?

SP: Tam tersi. Ben şüpheye düşsem bile bizimkiler beni hep o tarafa yönlendirdiler. Güzel Sanatlar’a gitmek istediğimi söylediğimde ‘oğlum o işte para yok, ekonomist ol, mühendis ol’ demediler hiç. Hatta üniversiteye girerken, ben iş imkanları daha fazla diye acaba grafik mi okusam diye düşünürken, annem ‘sen hayatın boyunca heykeltraş olmak istedin, şimdi sakın bu hayalinden vazgeçme’ demişti. Gerçekten de öyle, biraz da kader bu işler. Ben hayatım boyunca başka bir iş yaparken hayal etmemiştim kendimi…

BSÇ: Peki bu kadar sanat dalı varken neden heykel?

SP: Başlangıcı biraz özentiden tabi; dediğim gibi Kuzguncuk’ta çok heykeltraş vardı. Onları çalısırken izlemek, o aletleri, edevatları görmek, acayip ilgimi çekiyordu. Bu da bir çeşit dürtü gibiydi aslında. Içimde bir şeyler uyandırıyordu. Nedenini sordun ya, hakikaten bilmiyorum. Tamamen içgüdüsel…

BSÇ: Heykelin diğer sanat dallarına göre artısı eksisi nelerdir?

SP: Heykelin bir takım kondisyonlara ihtiyacı var. Oturup evinizin bir köşesinde yapabileceğiniz bir iş olmuyor. Mesela taş yontuyorsanız mutlaka bır atölyeye, özel havalandırma sistemlerine, taş yontacak özel aletlere, elektrikli akşamlara ihtiyacınız var. Bunları sağlamak da çok kolay değil. Baktığınız zaman o yüzden belki de heykelle uğraşan çok fazla sanatçı yok. Özellikle üniversiteden mezun olduktan sonra bütün heykel öğrencilerinin hayali bir atölye açmaktır ancak bunun için malesef bayağı bir yatırım yapılması gerektiğinden isteklerini hemen gerçekleşmiyor.

BSÇ:  İlk işlerinizi ne zaman yapmaya başladınız?

SP: Okul döneminde  dışarda işler yapmaya başladım. Hatta hem çalışıp hem okudum diyebilirim. Okul olmadığı dönemlerde ya birine asistanlık yapıyordum, ya yarışmalara giriyordum. Bir dönem dizi ve film dekorları bile yaptım. Bunlar okulu finanse etmemde çok işime yaradı. Ama benim asıl yapmak istediklerim bunlar değildi. O işler seni başka bir yere götürüyor ya, oradan da geri dönüş zor oluyor tabi. Ben hakikaten sadece heykeltraş olmak istiyordum. Mezun olur olmaz, birden bıçak gibi bu işleri kesme sebebim o. Ancak ilk seneler herşeyin oturması zaman aldı, çünkü sadece heykel yaparak geçimini sağlayabilmek çok da kolay olmayan bir şey. Şansım da yaver gitti, ben bu hedefi kendime koyunca ve inanınca hakikaten bir takım kapılar açılmaya başladı. Bir galeri ile anlaştım, o bana sergiler yaptı, işlerim çeşitli koleksiyonlara girmeye başladı. Böylece kazandığım paraları yine işe yatırarak, herhangi bir şey planlamadan, kendiliğinden gelişen bir sanat sürecim oldu. Aklımdaki sadece heykel yapmaktı, geri kalanını hayat tamamladı…

BSÇ:  Sanat hayatınızı bir kaç çağa ayırıyor musunuz? Öyle ise nedir bunlar?

SP:  Öyle keskin ayrımlarım yok, olgunlaşmaya başladıktan sonra, biraz da dünyaya daha çok bakmaya başladıktan sonra bir kırılma noktası oldu. Bugünlerde o kırılma noktasını tekrar hissediyorum ama keskin bir dönem ayrımım var diyemem. Benim bütün geçişlerim soft oldu. O yüzden de hayatımla doğru orantılı gittiği için bütün bu süreçler de yavaş yavaş değişti. İlk yaptığım heykel ile son yaptığım heykel arasında dağlar kadar fark var ama ikisi de ‘Seçkin’. Benim son dönem yaptığım bütün işleri bilen birine en eski işlerimi gösterin, onun da benim işim olduğunu anlar…

BSÇ:  Farklı sanat dallarında da kendinizi ifade ediyor musunuz?

SP: Resim de yapmışlığım var, hareketli işler de deniyorum ama bütün bunlar aslında heykelin etrafında dönen çalışmalar. Duvar düzlemi için kağıttan heykeller yapıyorum. Daha çok üç boyutlu, resimsel hatta işler çıkıyor. Geldiğimiz dünyada da disiplinler arası sanat çok fazla olmaya başladığı için günümüzde heykeltraş, ressam ayrımları çok da yok artık. Sanatçı diye tek bir kavram üzerine gidiliyor.

BSÇ: ‘Sipariş üzerine’ sanata karşı olumsuz düşünenler var. Siz bu şekilde çalışmaları olan bir sanatçısınız. Gelen işleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

SP: Aslında evet. Sipariş üzerine iş lafı çok olumlu gelmiyor kulağa ama burada şöyle bir şey var. Sizi ne kadar serbest bırakıyorlar işinizde, bunu sorgulamanız lazım. Bana genelde bir mekan için gelip, burada sizden bir heykel istiyoruz diyorlarsa, bunu kabul etmekte bir sakınca görmüyorum. Çünkü bu; biz bu mekanı sana verdik, buraya, mekanla uyumlu bir iş yap demek. Kendi işimi göstermem lazım, burada mavi bir şey istiyoruz, boyu bu kadar olsun falan demiyorlar. Beni özgür bıraktıkları bu tarz işlerde de tam tersi mekana iş yapmaktan çok hoşlanıyorum. Başka türlü bir kafaya giriyorum o zaman. Düşünmem gereken bir çok nokta ortaya çıkıyor. Bir sergi işi üretirken çok özgürüm ama bir mekana iş üretirken dikkat etmem gereken çok şey ortaya çıkıyor. Oradan kaç kişi geçecek, hangi açıdan eseri görecekler, statiği, ağırlığı mekana uygun mu, gün ışığı, ortam ışığı nasıl bir esere müsade eder… Şu an 15-20 tonluk bir iş yapıyorum, bunu hayatım boyunca bir sergide yapma imkanı bulamam. O yüzden bu işler bana da olanak sağlıyor hayallerimi gerçekleştirmem ve ufkumu açmam konusunda.

BSÇ: Bir de ‘Kütüphane Heykelleri’ seriniz var, o da aslında biraz mekana uygunlukla ortaya çıkmış…

SP: Evet. Bildiğiniz kitap şeklinde heykeller, kütüphanenizde duran kitaplardan farklı bir boyutu yok. Kitabın içini açınca heykelle karşılaşıyorsunuz. Onun da hikayesi ihtiyaçtan doğdu. Bir koleksiyoner bir sergime gelip ‘ya senden çok heykel almak istiyorum ama koyacak yerim yok’ demişti. Bu bende bir ışık yaktı. ‘Bana biraz zaman verin ben size bir heykel yapacağım ve bütün yer sorununuz ortadan kalkacak’ dedim. Bir süre sonra işi hazıradım. Hediye olarak da kendisine götürdüm, bu bir seriye dönüştü daha sonra. Ve çok keyif aldığım, bir çok koleksiyonda yer alan kütüphane heykelleri ortaya çıktı. Yurtiçinde ve yurtdışında bir çok sergide de sergilendi. Benim için o kişinin açtığı bir yol oldu. Hala da ara ara iş ürettiğim bir seri. 

BSÇ: Bir çok insan sizi ilk bir endüstriyel tasarımınız ile tanıdı. Sperm şeklinde yumurta kaşığı tasarlamıştınız…

SP: Öğrenciliği geçirmek üzere ve gelir elde etmek için yarışmalara katıldığımdan bahsetmiştim ya; o dönemde önüme çıkan fırsatlardan biri bu iş olmuştu. Heykel yarışması azdı, o yüzden dizayn yarışmalarına da katılmaya başladım. Türkiye’de ilk defa bir tasarım fuarı düzenlenecekti, ben de sperm şeklinde yumurta kaşığı tasarladım. Ona da farklı bir düzenleme yaptım: Bir yumurtaya gitmeye çalışan bir çok sperm şeklindeki kaşıkla bir enstelasyon hazırladım. Yılın tasasımı ödülünü aldı. Daha sonra firmalardan tasarım yapmak için teklif aldım ama bunları da keyif için yapmak istediğimi anladığım için değerlendirmedım. Tasarım tabi ki daha popüler bir iş olduğu için, bu işler benim tanınmamı sağladı. Ancak tasarımcı olarak anılmak istemiyordum, o yüzden bu işlerden de okul bittikten sonra çekildim.

BSÇ: Hangi materyallerle çalışıyorsunuz? En çok çalışmayı sevdiğiniz materyal hangisi?

SP: Bugüne kadar bir çok malzeme ile çalıştım. Ama son dönemde en çok pleksiglas kullanıyorum. Sınırlarını bildiğim bir malzeme, dış mekanda sergilenmek için hava şartlarına karşı dayanıklı, işlenmesi zor değil. Ancak onu da dönüştürüyorum, materyal pleksiglas özelliğini yitiriyor bir süre sonra.

Kağıtla çok uğraşıyorum. Kağıt keserek üç boyutlu işler çalışıyorum. Cam, paslanmaz çelik gibi farklı malzemeler keşfetmeyi de seviyorum. Bazen bir heykel düşünüyorsunuz sonra bu iş hangi malzemeden iyi olur, diye sorguluyorsunuz. Bazen de malzemeyi görüp bunla şöyle bir heykel çok iyi olur diye aydınlanıyorsunuz. Her malzemeden de heykel olabileceği için uçsuz bucaksız bir konu aslında.

BSÇ:  Teknolojinin sanata katkısına nasıl bakıyorsunuz?

SP: Ben bu soruyu objektif değerlendirmek için doğru insan değilim belki. Çünkü hem hayatımda hem de işlerimde teknolojiyi sonuna kadar kullanıyorum. Ben teknoloji sayesinde daha fazla zaman buluyorum kreatif düşünmeye, daha hızlı işler çıkarabiliyorum. Fotoğraf makinasının icadı ile sanat değişmiş zaten. Bu yüzden sanatçının teknolojiyi nasıl değerlendirdiği çok önemli. Kullanmamak da bir seçim, ama kullanan da sanatından bir şey kaybetmiyor…

BSÇ: Nereden aklınızda geldi Maslak Sanayi’de atölye açmak?

SP: Valla yaklaşık on yıldır burdayım. Burası İstanbul’un tam merkezinde, ortada bir vaha gibi! Buradaki herkesin çalışıyor olmasını, o sabah enerjisini çok seviyorum. Çalışmazsan kendini kötü hissediyorsun. Öyle bir emek var ki etrafta! Hem ses derdimiz de yok. Bir de herşey elimizin altında…

BSÇ:  Bir gününüz nasıl geçiyor?

SP: Haftanın yedi günü atölyeye gelirim, işim olsa da olmasa da. Bu konuda tuhaf bir disiplinim var. Sabah sekiz-dokuzda atölyeyi açarım. İşim kaçta biterse giderim, bazen burda yatarım. Yani bütün günüm burada, farklı işlerle uğraşarak geçiyor. Yaptığınız işten keyif aldığınız sürece ortam sizi çeker zaten.