AVUKATTAN POLİSİYE ROMAN

Röportaj Salı 12 Kasım 2019 08:22

Avukat Uğur Ateş, okurlarla buluşturduktan sonra hakkında çok konuşulan gizemli polisiye romanı "Kuantum Mektupları"nı YeniBirlik'e anlattı

Avukattan polisiye roman

SEMA SEZEN

Avukat, yazar Uğur Ateş, New York Barosu'ndan İstanbul'a uzanan sürükleyici bir öyküyü kaleme aldı. Okurların ilgisini çeken polisiye roman "Kuantum Mektupları, Mona Kitap etiketiyle raflarda yerini aldı. New York'ta yaşayan kadın avukat Sara Stern'in gizem dolu hayat yolcuğu okuyucunun birçok boşluğunu dolduracak nitelikte. Yazar Ateş'e romanla ilgili merak ettiklerimizi sorduk.

• Sizi biraz tanıyabilir miyiz?
Ben Uğur Ateş, bir avukat, bir yazar, bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşı. Sanırım en kısa yoldan böyle özetlenebilir. Biraz detay vermek gerekirse devlet memuru bir ailenin ilk çocuğuyum. İlkokulu Antakya, ortaokul ve liseyi Adana, hukuk fakültesini İstanbul, uluslararası hukuk yüksek lisansını Brüksel’de okudum. Sonrası malum; meslek hayatı. Buraya kadar gayet standart geliyor. Her insan gibi yaşam mücadelesi, emekler, beklentiler, umutlar, olmalar-olmamalar, sevinçler, üzüntüler vesaire. Ta ki roman yazmaya ve her şey bir anda değişene kadar.

• Zor bir mesleğiniz var. Avukatsınız. Bir avukat olarak neden bir roman yazmaya karar verdiniz?
Dediğiniz gibi avukatlık zor, çok zor bir meslek. Zira insanların hayatlarında vukuu bulan ve “çözemeye muktedir olamadıkları” problemleri getirip size vermesi, sizden çözüm beklemesi ve sizin de kendi bilgi ve tecrübeniz ışığında böyle bir “problem çözme hizmetini” müvekkillerinize sunmanız olarak özetleyebiliriz bu mesleği.

Bunun yanında roman yazmak ise sanatsal, düşünsel bir aktivite. Yani her şeyden önce bir insan olarak kendi problemlerinizi ve/veya içinde bulunduğunuz toplumunun sorunlarını, yani topyekûn “dertleri” kendi pencerenizden, dürüstçe ve korkmadan ortaya koymak, sonunda ise bu dertlere getirdiğiniz çözümleri, insanın doğasına, yüreğine değerek, insanlığın kültürel ve düşünsel birikimine bir toz zerresi kadar dahi olsa katkıda bulunarak cevaplar verme olarak tanımlayabiliriz.

Bu uzun belki de kimine göre sıkıcı tanımlamaları karşılaştırırsak şu sonuca ulaşıyoruz: Mesleğiniz ne kadar zor olursa olsun ve mesleğinizi ne kadar iyi yaparsanız yapın, bu öyle ya da böyle bir hayatta kalma çabasıdır. Mesleği sanat seviyesinde yapma diye bir şey olabilir ama bu seviye dahi sanat yapmak değildir. Bu nedenle roman yazmaya karar verdim.

"HER ŞEY BİR HİKÂYE İDİ"

• Yazım sürecinden biraz bahseder misiniz? Romanınızın çıkış hikâyesi neydi?
Ben hayatım boyunca “gerçeği” aradım, bu arayışın farkında olmadığım zamanlarda bile… Sonunda anladığım şey ise gerçeğin ne bir evrensel mutlakıyet ne de bir insani yorum fakat bu ikisi arasında bir yerde olduğuydu. Yani aslında her şey bir “hikâye” idi. Çünkü hikâyelerde hiç olmayan şeylerden bahsedilmez, öyle ya da böyle bu dünyaya, bu evrene ilişkin ögeler kullanılarak bir öykü oluşturulur ve sonunda ortaya çıkan şey düpedüz bir hikâyedir.

Peki, madem gerçek dediğimiz şey bir hikâye, bunu insanlara anlatmanın da bir hikâye vasıtası ile olması kadar doğal ne olabilir? İşte romanımın ortaya çıkış hikâyesi de bu.

• Romanda bir avukatın hikâyesini aktarıyorsunuz. Aranızda nasıl benzerlikler var, nasıl bir bağ var?
Evet, romanın başkahramanı Sara Stern, asıl itibariyle baba tarafı Alman, anne tarafı ise Türk Yahudisi olan bir aileye mensup, New York’ta yaşayan kadın bir avukat. İlk bakışta benle Sara’nın avukat olmamızdan başka aramızda bir benzerlik yok gibi. Fakat aramızdaki bağ yadsınamayacak kadar büyük. Zira o, benim “hayalim” ve romanı okuyanların da görebileceği gibi o bir avukat veya bir insan olmanın yanında aslında “bambaşka” bir şey.