BEDRİ BAYKAM OLMAK

Röportaj Pazar 17 Kasım 2019 03:00

Bedri Bayram, Türkiye'nin yetiştirdiği önemli değerlerden. Ressam, aktivist, aktör, yazar, taraftar… Bu hafta kendisi ile sohbetimize sığmayan hayatını ve görüşlerini konuştuk…

BEDRİ BAYKAM OLMAK

Beyza Sinem ÇAĞLAR

Bedri Bayram, Türkiye’nin yetiştirdiği önemli değerlerden. Ressam, aktivist, aktör, yazar, taraftar… Bu hafta kendisi ile sohbetimize sığmayan hayatını ve görüşlerini konuştuk… 

Beyza Sinem Çağlar: Biz Bedri Baykam’ı birçok yerden tanıyoruz. Ressam, aktivist, aktör... Siz kendinizi nasıl tanımlarsınız?

Bedri Baykam: Ben kendimi, zamana hedeflerini ve projelerini sığdırmaya çalışarak, kendisiyle yarışan bir adam olarak görüyorum. Dağ kadar iş birikmiş, dağ kadar hedef birikmiş ne yapacağız diyorum bazen. Daha sonra önceliklendirmeler yapıp onlara yoğunlaşmayı başarıyorum ve onların peşinde koşuyorum. Bu sayede yeni bir kitap çıkıyor, yeni bir uluslararası sergi oluyor, yeni bir siyasi veya sosyal hedef mücadelesi oluyor. 

BSÇ: İnsanların ‘zaman bulamıyoruz’ şikayetini gerçekçi bulmuyorsunuz yani…

BB: Aynen öyle. Şikayet etmekten yapmaya vakit bulamıyoruz. Sonuçların hayal kırıklığına sebep olmasından korkuyoruz. Halbuki denemekten hiç kimseye zarar gelmez. Örneğin insanlar muhalefetten şikâyet eder. Ben de bunlardanım. Ancak elimden bir şey geliyorsa yapmak için adım atarım. 2003 yılında CHP Genel Başkanı adayı oldum mesela. Detaylarını öğrenmek isteyenlere ‘Korku İmparatorluğu’ kitabımı okumalarını öneririm. Normalde kazanmıştım CHP genel başkanlığını ancak son anda kurultayda ayaküstü ve illegal bir şekilde tüzük değiştirildi. Önümü kesmek ve Baykal ile ekibini kurtarmak için. 

Başka bir sabah uyandım ve dedim ki nasıl olur da dünyada dünya sanat günü yok?.. Aşk günü var, anne günü, baba günü, barış günü, tiyatro günü… Sanat günü nasıl olmaz dedim. Ve Leonardo’nun doğum gününün sanat günü olması önerisini Uluslararası Dünya Sanat Dernekleri’ne sundum. 2011’de tüm dünyada kabul edildi. Geçen yıl UNESCO’ya yaptığımız resmi müracaatla da bütün dünyada bu ilan edildi. Bu bana hem bu coğrafyada imkânsızları başarmış Atatürk’ün bir vatandaşı olmanın getirdiği öğretiler, hem de kendi aile kozamda babamdan aldığım “Doğru hamleleri yaparsan herşeyi değiştirebilirsin.” sözü.

Onun için dünyayı değiştirebileceğim bir alan olarak görüyorum. Ya da sanatsal hedeflerim için. Dedim ki ben hep aynı resmi yaparak sanatçı olmayacağım. Sanatçıların çoğunun bir stili, bir tekniği vardır. Ömür boyu bunu yaparlar. Kendime daha zor hedefler koyacağım. “Tavrımdan tanınmak istiyorum. Tek bir eserden tanınmak istemiyorum’ diye kendime bir 25 yaşında yazdığım manifestodan hedef koydum. Bütün bu resimlere baktığınızda tanıyorsunuz. Ama aynı şey değil hiçbiri veya aynı teknikle yapılmamışlar. Kiminde kolaj var kiminde yok. Kiminde mekân düzenlemesi yapıyorum kiminde video çekiyorum. Mesela figür benim resmime bazen girerdi bazen girmezdi. Resmin ihtiyacına göre.

BSÇ: Politikacı bir baba ve mimar bir annenin oğlusunuz…

BB: Babam CHP Gençlik Kolları’nın kurucu başkanı. Kendi, CHP Gençlik Kollarını kurduktan sonra yaptığı yönetim kurulundaki isimler; Bülent Ecevit, Altan Öymen, Yekta Güngör Özden gibi daha sonra Türkiye siyaset tarihine damgalarını vurmuş kişiler. 

BSÇ: Siz çok küçük yaşlardan itibaren sanatçı olarak anılmışsınız, ‘harika çocuk’ deniyormuş size. Biraz ondan bahsedelim. Nasıl bu kadar erken keşfedildiniz? Neydi sizi farklı yapan?

BB: Yeteneğimi anneme göre annem teyzeme göre teyzem keşfetmiş. Bu tartışmayı aralarında bir anı olarak bırakıyorum. Mimar olan annemin malzemelerini kullanarak resim yapmaya başladım. Bizimkiler resim yapan çocukların daha az yaramazlık yaptığına da inanmış olacak. Devamlı beni sanata teşvik ettiler. Kimse aman etrafı kirletme falan demedi; tam tersine malzeme aldılar ve beni desteklediler. Bir çocuğun büyüklerinden böyle destekler alması kendine güveninin de artmasını sağlıyor. İyi bir şeyler yaptığınıza inanıyorsunuz. Ankaralı ressam Kayahan Keskinok keşfediyor yaptığım resmin çocuk resminden çok farklı olduğunu; kompozisyon, çizgi, hız… Kesin bunu yurtdışında eksperlere gösterin diyor, eksperler de şaşkınlık içinde beğenip, bana sergi açtırıyorlar İsviçre’de. Ondan sonra bütün dünya merkezlerinde bu sergiler birbirini takip ediyor. Dünyada en çok konuşulan harika çocuk oluyorum, yaşım daha 6.

BSÇ: Birçok dünya gazetesinde haberiniz çıkmış. Yayınlarda kapak olmuşsunuz. Bir çocuk olarak bu yeteneği ve şöhreti taşımak zor olmadı mı? 

BB: 11 yaşına kadar çocuksunuz. 18-20 yaşından itibaren genç. Arada ergensiniz ve ne olduğunuz belli değil. Boyunuz uzuyor, sesiniz değişiyor, sivilceniz çıkıyor, karşı cinsi keşfediyorsunuz, okul baskısı var. Benim en büyük şansım, o ergenlik tünelinden canlı çıkıp sanatçı olarak yoluma tüm ömür boyu devam edebilmem. Bir de tabi resmi ergenlik çağında 3. ve 4. plana attım ve o baskıyı üzerimden kaldırdım. İmtihanlar, okul, kızlar, tenis -ki bakma teniste de çok kupalar aldım; genç milli takımda oynadım- ilgi alanlarımı farklılaştırdım. Önümü açtım, rahatlattım. Ondan sonra 21 yaşından itibaren tekrar yalnız sanat yapmaya başladım. Günde 17- 18 saat çalışma ritmim öyle başladı. Bugüne kadar da o ritimle çalışmaya devam ediyorum.

BSÇ:  Türkiye’de hangi resim akımlarının öncüsü olarak kabul ediyorsunuz kendinizi?

BB: Dünyada yeni dışavurumculuk akımını daha akımın adı olmadan 80’lerden itibaren ilk yapanlar arasındayım. Pop art, kübizm, empresyonizm, sürrealizm akımlarını öncelikli olarak bir Türk sanatçı olarak uyguladım. Yeni dışavurumculluğun ise dünyadaki öncülerindenim. Kendi kendime bir yaramazlık ve yeni bir risk araması, yeni bir riskli alan, kırmızı bölge, “acaba ne olacak?”, “şu sokaktan mı gireyim?” dediğim yeni bir alan bulmazsam ben ben olamam.

BSÇ: Sürekli bir kendi sınırlarını zorlama hali yani…

BB: Biraz öyle. Sürekli planlarını öteleyen insanlardan değilim ama haydi bugün de bunu deneyelim diye plansız da ilerlemem. Dev bir sanat merkezini çevirmem lazım. Arkamda belediye ya da herhangi bir sponsor yok. Yalnız resim satışlarıyla ayakta duran bir sanat merkezi Piramid Sanat. Dolayısıyla aynı zamanda reel olarak bir iş adamlığı da yapmış oluyorum kelime hoşuma gitmese de. Yani dolayısıyla hep birbiri üstüne binmiş sorumluluklar ve zaman arasında resimde yenilik arayışlarım sürüyor.

BSÇ: Biraz da şu an içinde bulundurğumuz Piramid Sanat Merkezi’nizden bahsedelim. İnsanlar ne bulabilirler buraya geldiklerinde?

BB: Eskiden İstanbul Sanat Merkezi adı verilen tiyatrocular ve sanatçıların buluştuğu çok nefis bir 1860 binası vardı, eski bir Ermeni manastırı. İçinde tiyatro kumpanyaları, ünlü fotoğrafçıların, heykeltraşarın, ressamların atölyeleri vardı. İnanılmaz bir New York sanat binası gibiydi. Sonra bina bir şekilde kapatıldı. Ben de Taksim’de böyle güzel bir bina bulunca atölye yerine sanat merkezi açma fikrini benimsedim. Burası bağımsız bir sanat merkezi. İnsanlar panellere katılıyor, erotizmden siyasete pek çok farklı sergiler açılabiliyor. 19 Mayıs’ın 100. yılı, 68 kuşağının 40. yılı, 50. yılı... Söylemek çok kolay ama yapması kolay değil. 12 Eylül yaşanırken, Evren ve Özal iktidardayken, sansür ve işkenceyi protesto sergisi açmıştım mesela. Genç, iyi bir sanatçı görüyorum çevremde. Tamam diyorum. Bunu sergileyelim. Arkamızda bir sponsor olmadığı için gidip birine yalvarmak durumunda değiliz. Türkiye’nin bütün büyük holding ve banka kurumları uslu sanat yapmaya mecbur. Ne pornoya kaçabilirler ne siyasi, riskli bölgelere… Bu yüzden Piramid Sanat o yüzden belki İstanbul’un tek bağımsız sanat merkezi.

BSÇ: Küçükken izlediğimiz Türk filmlerinde sizi hep marjinal sanatçı yakıştırmasıyla görürdük. O zamanlar için, bu konuştuklarımızla gerçekten marjinal kalıyormuşsunuz. Aktör olarak yer aldığınız birçok film de var. Bu nereden çıktı?

BB: Fransa’da okurken paralel olarak aktörlük okuluna gittim. Amerika’da da hem resim hem sinema okudum. Hep video filmler çektim. Rahmetli Atıf Yılmaz’ın Dağınık Yatak filminde misafir oyuncuydum. Yusuf Kurçenli’nin Gönül Garip Bir Kuştur filminde Harika Avcı ile, Reis Çelik’in Hoşçakal Yarın filminde de başroldeydim. O filmde resim yaparken evi başına yıkılan eski bir 68’linin isyanını o kadar iyi oynamıştım ki rahmetli kayınbiraderim ve kayınvalidem haberlerde gördükleri sahneleri gerçek zannedip, “Eyvah, Bedri’yi karga tulumba götürüyorlar!” diye sokaklara düşmüşlerdi.

BSÇ:  Bu çok yönlülük yorucu olmuyor mu peki?

BB: Ben 30 tane kitap yazdım. Birçok filmde aktörlük yaptım. CHP’ de siyaset yaptım. Genel başkan adayı oldum, CHP’nin rotasını çizdim, tüzük yazdım. Ama resim daima benim merkezimde kaldı. Ben aynı zamanda hem o, hem bu değilim. Ben CHP’ye de yön veren bir sanatçıyım. Aktörlük de yapan, yaptığı işin doğallığı içeresinde yazı yazan, ayrı zamanda bir yazar olan bir ressamım. Onu da yapıyor, onu da yapıyor, onu da yapıyor değilim, yazdığım kitabın kalitesinden sorumluyum. CHP’ye yazdığım tüzüğün rotasından ve içeriğinden sorumluyum. Onu da o kadar işin arasında yapıvermiş bir ressamın çabası olarak görün demiyorum. Yaratmak istediğim daha çok şey var ama ömür yetecek mi onu bilmiyorum. Zamanla yarış o yüzden. 

BSÇ: En son, Kaz Dağları için Edremit Belediyesi ile yaptığınız çalışma ile gündeme gelmiştiniz.

BB: Edremit’te çocuklarla beraber dev bir resim yaptık. Aşağı yukarı 20-25 metrelik. Yeni kuşağa, gençlere ekoloji bilincini vermek için, doğayı koruma bilincini vermek için, doğayı kirletenlerle mücadelenin her aşamada, her safhada sanatçıların ortak çabalarıyla olduğunu göstermek için yaptık bunu. Keza Fazıl da konser veriyordu, halkın katılımıyla. 

‘Aleyna Tilki gel abi klibimde
Oyna Derse Oynarım!’

BSÇ:  Bir de son dönemde çok konuşulan bir Aleyna Tilki konserine gitme hikayeniz var… 

BB: Aleyna Tilki konserine keşke gitseydim, gitmedim. Ama Aleyna Tilki’nin kendisini, dansını, kliplerini ve “Sen Olsan Bari” şarkısını çok sevdiğimi söyledim. İnsanlar “ben çok ağırım”, “ben filozofum”, “ben öyle kolay kolay her şeyi beğenmem”, “ben Çaykovski dinlerim”, “Ben yalnız Marx okurum” diyor. Ben de Çaykovski seviyorum, dinliyorum. Bu benim çağın güncel bir şarkısını ve milyonlarca genci etkileyen başka bir müziği benim de beğenmeme mani değil ki. İnsanlar o ayrımı yapamıyor. Söylemek istemiyorum ama 30 kitap yazmış, Türkiye’nin siyasetine, sanatına, düşüncesine yön vermiş, Uluslararası Dünya Sanat Birlikleri’nin başkanı olan bir adamın herhalde ağırlığını kanıtlamaya ihtiyacı yok. Dolayısıyla Aleyna Tilki’nin bazı parçalarını, kliplerini ve danslarını da çok beğeniyorum. Ayrıca tanıştık. Bir gün gelip “Abi benim bir klibimde oynar mısınız?” dese onu da oynarım. Hiçbir sorunum, kompleksim yok.

BSÇ:   Bu arada uluslararası başarılarınızdan da bahsetmemek olmaz… UNESCO görevinizden ve Azerbaycan’ın sizi takdirinden bahsedebilir miyiz biraz?
BB: 15 senedir UNESCO Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Türkiye Milli Komitesi Başkanıyım. 4 senedir de dünya başkanı olarak görev yapıyorum.
Sağolsunlar Azeri dostlarımız layık görmüşler bir de Azerbaycan’ın  “Vatan Evladı Nişanı”‘na sahibim.
BSÇ:   Tüm bunlara ek olarak bir de sıkı bir Fenerbahçeli var karşımızda. Kombineniz varmış, hiçbir maçı kaçırmıyormuşsunuz diye duyduk…
BB: Ben 3 yaşımdan beri Fenerbahçe’nin her maçını ya radyodan dinliyorum ya televizyondan izliyorum ya da maça gidiyorum, hiç kaçırmam. İstanbul’daki Fenerbahçe maçlarının yüzde 85’ine gitmişimdir. Ama şunu eklemeden geçemem: Ben Fenerbahçe hastası olmamın yanında diğer takımlarımızın başarıları ile de gurur duyuyorum. Duvarımda UEFA Kupası’nı kazandıktan sonra Kopenhag’da sevinç içindeki Fatih Terim’in bir resmi asılı. 

O gün ben zevkten ağlamıştım. Bunu birbirlerini öldürecek düşman gibi bakan genç seyirci kitlesinin anlaması mümkün değil. Hâlbuki anlayabilecekleri şeyler de var. Bütün Türk takımları başarısız olursa Türkiye Ligi Şampiyonu artık Avrupa Kupası’na, Şampiyonlar Ligi’ne direkt katılamıyor. Dolayısıyla birbirimizin kötülüğünü isteyerek bir yere varamıyoruz. Galatasaraylıların eşi Fenerbahçeli, annesi, oğlu Fenerbahçeli.  Dolayısıyla üretilen husumet, birbirini öldürme, kan davası hepsi uydurma. Ben her güzel maçı seyretmekten, her güzel golü kim atarsa atsın alkışlamaktan zevk alıyorum. Ama kazanan Fener olursa daha çok zevk alıyorum. Yine bunu anlamayan entelektüeller var. “Sen bir aydınsın, nasıl futbola gidersin” derler. Bunlara da hiç girmiyorum. Hayatın bu zevkini keşfedememişler bence.