ACEM HALISI

Ümit G. CEYLAN 06 May 2021

Şehir ve medeniyet kelimelerini bir arada sıklıkla kullanırız.

Şehir ve medeniyet kelimelerini bir arada sıklıkla kullanırız. Bundan şehirde yaşayanların medeni oldukları ya da medeni olması beklendiği anlamı da çıkabilir elbette. En azından güncel algının bu yönde olduğunu söylersek abartmış olmayız. Medeni kelimesi Medine şehrinden gelmektedir. Daha önceki adı Yesrib olan Medine şehrinin Hazreti Peygamber’in buraya hicret etmesiyle özel bir anlam kazanıyor. Çünkü burası aynı zamanda halkının gönül rızası ile İslamiyet’i kabulü ile bilinen bir şehir. Peygamber efendimiz vefatına kadar Medine şehrini yurt ediniyor ve bugün Mescidi Nebevi olarak bildiğimiz mübarek kabirlerinin burada bulunması biz Müslümanlar için de ayrı bir öneme sahiptir.

Medeniyet

Türkçede medeniyet olarak kullandığımız kelime Medine kelimesinin yıllar içindeki serüvenin bizdeki halidir. Esas itibariyle erdemli bir toplum oluşturmak bir arada ahlaklı bir şekilde yaşamayı gösteren Medine kelimesi medeniyete evrilerek toplumsal düzeni oluşturan erdemler silsilesini de tarif etmiştir. Tarihi süreç içinde bizim literatürümüzde de mesela  Osmanlı’da Nizam-ı Alem kelimesi de toplumsal düzen anlamında kullanılmıştır. Hatta bu kelime salt şehirde yaşayabilmenin erdemliliğini gösterebilmenin ötesine giderek kozmik bir anlam da yüklenmiştir. Nizam-ı Alem kelimesi ile birlikte hayatı dünya platformunun da ötesine taşıyarak kozmosu da içine alan bir ahenk tasavvur edilmiştir. Medeniyet Arapça’da şehir anlamına geliyor, bunu biliyoruz. Ama bizim düşünce dünyasında “Şehir ve Medeniyet” dediğimiz zaman bir arada yaşama ahlakına ve seviyesine ulaşmış bununla birlikte de  tabiata, eşyaya aynı oranda saygı duyup yaşatan bir anlamı da ihtiva ediyor bu iki kelimenin birlikteliği.

Şehir medeniyet midir?

Arapların İslamiyetten önce cahiliye devrinde nasıl bir toplumsal hayat yaşadıklarını biliyoruz. İnsanın hafsılası almıyor ama kız çocuklarının diri diri gömülmesi, kadınların cariye pazarında mal gibi alınıp satılması ve daha bir sürü olay bu toplumun insanlıktan uzak bir yaşam sürdükleri anlaşılıyor. O devirde çok daha insanlığa yaraşır şekilde yaşayan toplumlar yok muydu? Var olduğunu biliyoruz. Özellikle Töre sistemini benimsemiş adına bugün Türk dediğimiz toplumların yerleşik bir hayat sürmüyor olmalarına rağmen daha insani yaşadıklarını tarihi kalıntılardan biliyoruz. Bu geçmişe dair bir değerlendirme. Ama bizim yüz yıllardır medeniyeti şehirle birlikte konuşuyor olmamızın Arap kültüründen çok daha uzakta bir yerlerdeki anlam arayışıdır.

Gönül medeniyeti

Ecdadımız medeniyet tasavvurunu gönüller inşaa etmek olarak düşünmüş ve uygulamıştır. Bir şehiri ve dolayısıyla medeniyeti açıklarken ona ait kültürün içindeki heybeye elimizi uzattığımızda sonsuz bir estetik dünyaya el attığımızın farkına varıyoruz. Şehirler kurmak ve medeniyet inşaa etmek, insanın onuruna yakışan bir hayatın tasavvur edilmesi demektir. Bunun örneklerini tarihimizde hemen her alanda görebiliyoruz. Savaş ahlakından tutun da gayrimüslümlerin feth edilen yerlerdeki hayatlarına arzu ettikleri gibi devam edebilmeleri bizim gönül medeniyetimizin anahtarlarından biridir. İnşaa edilen evler, sokaklar, imarathaneler, medreseler uzun sözün kısası tüm mimari unsurlar göğe bakan ve yeryüzünü ona göre inşaa eden bir anlayışın sonucudur. Bununla da yetinmeyip heybemizden, bugün klasik sanatlar olarak ad verdiğimiz minyatür, musıki, hat, edebiyat her türlü alanda estetik formlar yakalamış ve bunun üzerine bir medeniyet çıkarmışız.

Beton üzerine serilmiş

İstanbul gibi dünyanın göz bebeği, medeniyetin bir zamanlar beşiği olan bu şehirde bugün betonlar üzerimizde yükseliyor ayaklarımızın altına yine betonlar seriliyor. Beton yığınları arasından inatla fışkırmış yeşillik görüyoruz. Bir trajedi yaşanıyor aslında. Bir acem halısı görüyorum beton duvarın üzerinde bir boydan diğer boya uzunca serilmiş. İnsanın kendi eliyle kendini bitirmesi böyle bir şey olsa gerek. Medeniyeti bir zamanlar acem halısı gibi ayaklarımızın altına seren ecdatın bugünkü hali kıyıda köşede sıkışmış bir avuç yeşilliğe hasret bırakılan bir insanlık var artık. Şehir ve medeniyet tasavvurumuzu kaybettiğimizden beri iletişim dünyamızdaki derin yaraların her geçen gün daha da derinleştiğini ve gönüllerde yaralar açtığını görebilmek için bir avuç acem halısının yanından geçmek gerekmeseydi keşke.

UÇMAĞA VARMAK

Milli değerlerimize düşman bir dergi, vefat kelimesinin dini olduğunu vurgulayarak bu tip dini kelimelerin iktidar söylemi ile gün geçtikçe çoğaldığını yazmış. Tıp fakültelerinde dahi vefat kullanılıyor diyerek eleştirmiş. Bunun yerine öldü demek doğruymuş. Ben de diyorum ki biz uçmağa vardı diyelim siz ölüm deyin. Çünkü eski Türklerde iyi insanlar için uçmağa vardı, sevilmeyen insanlar için ise öldü denilirdi.  Öte yandan doktorlar tıbbi terminolojide öldü de demiyorlar; EX diyorlar. Latincesi “Exitus Letalis” olan “ölümcül çıkış” anlamına gelen bu iki kelimenin baş harflerini tıp terminolojisi ve doktorlar da kendi aralarında kullanırlar. Vefat, Hakk’ın rahmetine kavuşmak bugün Türkiye’de gayrimüslümler tarafından bile kullanılıyor. Hristiyan, Yahudi cemaatinin ne dediğini sanıyorlar. Bir medya kurumu yaşadığı coğrafyadaki insanların sosyolojisine bu kadar uzak olmamalı. Aslında durumu şöyle açıklayalım. Neyin ne olduğunu biliyorlar da işlerine gelmiyor. Bir projenin parçası olarak medyada varlar.

HABER VAR BİLGELERDEN!

Ey Dünya ehli! Yediniz, içtiniz kimseyi düşünmediniz. Dünyanın nimetleri sadece kendinize  aitmiş gibi sorumsuzca har vurup harman savurdunuz. Kim aç, açıkta bakmadınız. Ramazan geldi diye bir iki koli yardım gönderdiniz. İçinizi rahatlattınız. Görmüyor musunuz? Sular ısınıyor, buzullar eriyor. Yarım asra kalmaz millet birbirinin gırtlağına yapışır “su” diye. Bir virüs musallat oldu. Hala başımızı çıkaramıyoruz penceremizden. Bizim buralarda virüs var ama kimse telaşta değil. Aşı gelirse gelir. Kiminin ahı dünyayı yakar bilinmez. Bu bilindiği halde hâlâ bu duyarsızlık neden? İnsanlar var kumaşlara sarılmışlar altın sırmalı, kolalı. İnsan var kumaşı dünyanın ayıbını örtmek için kuşanmış. İnsan var caka hava atar. Ama insan var tevazuu içinde bilgelikle sessizce ânın dersini verir hâl diliyle. Ey insan sen nesin! Kurtar kendini bir bilgenin sözünü seç. Tam inan ve tam sev. Yarım yamalak yaşama bu dünyada. Ne kendini harap et ne dünyayı. İçinde kalmasın ne gam ne keder. Unutma ki bu dünyada tam inandıkça hayat var.

HATIRLA BENİ

BİRSEL ALVER YAZICI

FAZLASI ZARAR

O çokluk hissinin oyaladığı insanlardan olduk biz de. Çok işimiz, çok düşüncemiz, çok çalışmamız oldu. Çokça ihmal ettik birbirimizi. Bu bize engel oldu mu? Evet... demek ne kadar güç. Bir telefon kadar yakın ettik birbirine uzak iki şehri, iki uzak şehrin üstüne Anadolu’dan bir motif gibi örtündük, şehir bizi kendine boyadı.

Sen mütevazı olmayı severdin, ben de mütevazı olmaya epey ter dökerdim; hengâmeden kurtulup sesini duymak şifa gibi gelirdi çoğu zaman. İnsanların genellerinden sıyrılıp, ayrı bir köşeden bakardık, kendi dahil olduğumuz genelimize.

Bir Ramazan akşamı orucumu açmış, mayışmış halim ve uykulu sesimle cevaplıyorum telefonunu. Her şeyin fazlasından bahsediyorsun, fazlanın ne kadar zararlı olduğundan. Belki de benim bir şeyleri fazlaca kaçırmış olma ihtimalim bunu sana söylettiriyordu. Bu sırra vakıf olabilir miydik?

Hatırına; bir zamanlar geliyor. Anlatıyorsun. Beraber bir yola çıkıyoruz.

Yol senin yolun, ben o kısa anda ne yaşadığını, sen kadar iyi hissedecek yol arkadaşından başka bir şey değilim.

21 yaşındasın, şu an olduğun yaşın üçte biri kadarsın o zamanlar. Ankara’da üniversite okuyorsun ve yaz tatili gelmiş. Ankara’yı, Ankara’da içindeki o talebe çocukla beraber bırakıp, yanına ufak bir valiz içinde, bir iki esbap bir de  o köyün çocuğu halini alıp Sivas’a yola gidiyorsun. İçinde sılaya dönen bir gurbetçinin sevinci var.

Bilmem ki o yıllarda o şarkı o kadar moda mıydı? Selhan’a da senin için; içinden “Ankara’dan abim gelmiş” i söyleyen sevinen bir kardeşin var mıydı? Ben olurdum, Ankara’dan abim gelecekse sabaha kadar uyanık durup, o şarkıyı söylerdim içimden içimden...

Ama mevzumuz bu değil... Benim Ankara’dan hiç abim gelmedi.

Sen oruçlusun, ağzını nimete ve suya kilitlemişsin.

O senenin orucu yaza gelmiş, ne güç...

Annenin ve kardeşlerinin nasibini sırtına yüklenmiş şerefli bir yetim gibi iş görüyorsun tarlada... Yine kendi göbeğini kendin kesiyorsun her zaman yaptığın gibi...

Güneş tepende, alnından sabah çiği gibi ince ince sızıyor ter ve sen o teri dökerken susuyorsun... suya susuyorsun, halin çekiliyor bedeninden, enerjini kuvvetini yitiriyorsun.

Ama topluyorsun kendini, sen bir ailenin göçen babasının yerine baba olmuş adamsın, düşecek misin bir susuzluk halinden. Kalkıyorsun mahşer yerinde, yeniden doğrulmuş gibi kalkıyorsun...

Ahhh! bir iftar olsa da kana kana su içsen... Gözün başka bir şeyi görmüyor.

Biçiyorsun koca tarlayı elinde tırpan,

Topluyorsun ekinleri elinde orak,

yığın yapıyorsun elinde anadut,

Ne kadar mütevazı bir rençber olarak çalışıyorsun da traktöre yükleyecek halin kalmıyor.

Sanki baygınlık geçiriyorsun...

İş bitti mi sahi... Bitiyor işte, sen eve doğru yola koyuluyorsun, akşam üzeri serinliği iniyor dağdan biraz ferahlıyorsun ama hâlâ su içmek istiyorsun. Elinin, yüzünün tarla tozunu yıkayana kadar su bildiği dilden eziyet ediyor sana... mahvoluyorsun...

Nihayet ezan okunuyor, sen tabiri caizse bir varil suyu kana kana içiyorsun.

Ne oluyorsa o an oluyor, fazla geliyor su sana, dokunuyor, gözlerin kararıyor, miden bulanıyor ve boylu boyunca uzanıyorsun yere...

Bu fazlalığın sana verdiği zarar üzerinden yine eğitiyorsun beni...

Bir ayet çıkıyor karşıma  “O çokluk kuruntusu sizleri oyaladı, ta ki kabirlere kadar gidip ziyaret edişinize kadar...”(TEKASÜR /1-2) hatırıma geliyorsun

Kendimde ne fazla görünüyorsa kurtulmak istiyorum...

Sen yine de seni dinlemeyi seven biri gibi hatırla beni sevgili okur, kendini başkalarını fazlalaştırmak adına azaltmış biri gibi hatırla...

..............................

HACİVAT VE KARAGÖZ REPLİKLERİ

..............................

İYİ NİYET

..............................

Karagöz kendi kendine konuşmaktadır. Hacivat da merak içindedir ve Karagöz”e seslenir:

- Hayrola Karagöz”üm hayrola!.. Yine ne var?

Karagöz bu illet mendebur virüsten şikayetçidir. Ne yaptık da bu belaya duçar olduk diye düşünür.

- Hacıcavcav Tatarlar mahallesinde belediye ramazan kumanyası dağıtıyormuş. Ona rast geldim. Gelmez olaydım utandım doğrusu. İnsanlığımdan utandım.

Hacivat:

- Niye utandın Karagöz”üm, utanılacak bir iş mi yaptın?

Karagöz:

- Hayır Hacivat”ım hayır. İnsanlar aç kurtlar gibi saldırıyorlar verilen kumanyaya. Ne utanma var, ne de birbirlerine karşı insanların hörmeti var!..  Nizam intizam da yok. Belediye ne yapsın?

Hacivat taşı gediğe koyarcasına alır sözü kendine,

Hacivat:

- Karagöz”m malum halk bu. İhtiyacı olan da olmayan arada gelmiştir oraya. Belediyenin işine de gelir böyle bir hal. Reklamı olur ve şaia yayılır. Belediye nafaka dağıtıyor denmiş olur,

Karagöz taaccüp içindedir. Ve bu hiç aklına gelmemiştir. Meseleyi bu zaviyeden sarfı nazar etmemiştir. Karagöz:

- Demek öyle ha, belediye o zaman bir taşla iki kuş vuruyor!..  

Hacivat bu söz üzerine:

- Karagöz”üm insanın bir izzeti şerefi vardır. Madem yardım ediyorsun, ihtiyaç sahiplerini önceden tesbit et, gece vakti kapısını çal kumanyayı ihtiyaç sahibinin evine bırak. Hem kimse görmez, hem de veren el ile alan el bilinmez. Gözünün içine sokarcasına yardım yapılmamalı. Osmanlı’da sadaka taşları vardı. Oraya akçe bırakılır, ihtiyacı olan ihtiyacı kadar oradan akçe temin ederdi.

Karagöz:

- İyi niyet yok mu demek istiyorsun bu yardım işinde?

Hacivat:

- Öyle demek istemem. Kumanya dağıtan iyi niyetle dağıtsa da, nizam intizamı sağlayamıyorsa, tedbir almıyorsa, vebalden kurtulamaz dostum.

Karagöz:

- Önce iyi niyet, sonra yardım şeklini de adaba uygun nizami bir şekilde yapmak en efdal olanı.

Hacivat:

- Aynen öyle aziz dostum. Her ne yaparsak yapalım, bizim inancımızda iyi niyet esastır. Her şeyin bir görünen tarafı bir de görünmeyen ve bilinmeyen yanı vardır. Allah her şeyi iyi bilendir. Kalplerdeki bütün sırları bilir.  

Karagöz meseleyi anlamıştır. Yardım yerinde yangından mal kaçırır gibi insanların ruh hali onu üzmüştür. Hacivat da konuşmayı şu sözlerle noktalar:

- Sureti halin bir sırrı sureti vardır. Her

 ne hâl olursa olsun, sureti haktandır vesselam.