AYASOFYA'NIN GÖLGESİNDE

Mimar Sinan'ı Anma ve Mimarlık Günü bugün. Koca Sinan sadece muhteşem bir mimar değil aynı zamanda büyük bir proje yöneticisiydi. Süleymaniye, hala dünyanın en büyük yapı projelerinden biri ve birçok açıdan devrinin değer yargılarının gösteriyor.

Şehirle olan ilişkisi, yapıların kendi içindeki hiyerarşisi ve elbette yüzyıllar içinde İstanbul’un sembolü olması. Türklük ve İslam’ın nasıl ayrılmaz bir bütün oluşturduğunu görmek için Süleymaniye kafidir. Gelin farklı bir yönden okuyalım Süleymaniye’yi. Ondan yüzyıllar önce yapılmış Ayasofya ile birlikte. İstanbul’un hükümdarları her zaman kendilerinin imzasını taşıyacak birer eser bırakmak istemişler ve bunu dini abidelerle geleceğe bırakmışlardır. Osmanlı’nın zirve dönemindeki Süleymaniye de Ayasofya’yı kendine kıyas kabul ederek çıtayı daha yükseğe çıkarmıştır. Elbette Selimiye de vardır ama Süleymaniye bir başka. Ama her ikisinin de kendilerine kıyas kabul edecekleri Ayasofya olmasa bu eserler vücuda gelebilir miydi? Cevabı bende yok. Çok önemli de değil. Sadece Ayasofya yapılırken kendinden daha eski olan taşların kullanılmayan tapınaklardan taşındığını biliyoruz. Yani? Medeniyet, diğer medeniyetlerin harcıdır. Her akıl bir diğerinin üzerine konulduğu zaman kıymetini arttırır.

Mimar Sinan’ın şehri İstanbul sayısız deprem ve yangınlara rağmen bugünleri gördü. Yıllar birçok ismi silip attı ama siluetine şekil veren Koca Usta’ya hep saygı duydu. Şimdi büyük eseri Süleymaniye’nin bir köşesinde bir imza olarak türbesinde ebedi istirahatinde.

Mimar Sinan bize, bugüne ne söyleyebilir? Apartman çağında kendi hapishanelerini inşa eden günümüz insanlarının dertlerine deva olabilir mi? Bundan emin değilim. Zira Sinan, sadece İstanbul’un veya Osmanlı Devleti’nin değil bulunduğu çağın çocuğuydu. Ayasofya ile olan mesafesi onu besliyor ve ona ilham veriyordu. Eserlerinde taştan çok özgüven ve Allah’a şükürle inşa edilmişti. Bereketi de buradaydı sanırım.

Bir mimar arkadaşım Süleymaniye’nin genişçe yapısı için Mimar Sinan’ın düşüncesini aktarmıştı: “Öyle büyük bir ibadethane inşa edeyim ki bu ahir zamanda insanlar bir daha inşa ile uğraşmasınlar ve sadece kulluklarının gereğini yerine getirsinler.”

İyi mimarlığın özü bu, insana insan olarak davranması için nefes alma imkânı sağlaması, gelecek nesilleri de düşünmesi. Özünü kaybetmiş mimarlık sözünü de kaybediyor ve mimarlık sadece binalarla ilgili değil. Tüm hayatı nasıl algıladığımızla ilgili bir düşünce biçimi. Evet, binaları inşa etmek hepimizin harcı değil ama abidevi binalara bakarken dünyamız ne kadar geniş veya dar olursa olsun hepimiz coşkuyu içimize çekiyoruz.

Mimar Sinan, kendinden önceki mimarlardan aldığı ilhamla İstanbul’a imzasını attı ve bu şehir ebediyete kadar İslamlaştırdı, Türkleştirdi. Yapmamız gereken tekrar Süleymaniye inşa etmek değil bugünün sözlerini kendi dilimizle yorumlamak ve Allah’a şükrümüzü eserlerimizle ortaya koymak. Zor, ama imkânsız değil. Bunun için sadece kendimizi değil tüm insanları, sadece bugünü değil geleceği de düşünmemiz kâfi. İlham bir yerlerden gelecektir.