BANKACILIK SİSTEMİ NEDEN TARTIŞILMIYOR? (II)

Neden bankalar kendilerinden beklenen vazifeyi ifa etmemektedir?

 “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ‘Finans sektörünün sahibi durumunda olanlar, eğer bu ülkede girişimciye, yatırımcıya gerekli kredi musluklarını açmıyorsa, kim ne derse desin karşısında bizi, hükümeti bulacaktır.”, Star Gazetesi 18 Ocak 2017 Çarşamba, s.5.

Cumhurbaşkanı yukarıdaki sözlerinde iki noktaya dikkat çekmekteydi: Bankaların sahiplik yapısı ve bankaların girişimciye yeterince destek olmayan stratejileri. Neden bankalar kendilerinden beklenen vazifeyi ifa etmemektedir? Bunun sebeplerini irdeleyelim.

Bankaların Sahiplik Yapısı: Dünyada kapitalist düzen içinde kabaca üç tip bankacılık sistemi bulunur. Anglo – Sakson sistemi, Kıta Avrupası sistemi ve Japon sistemi. Anglo – Sakson sisteminde bankacılık sektörü ile reel sektör arasında organik bağların olmaması gerekir. Yani ne bir banka reel sektörde kuvvetli iştiraklere sahip olacaktır, ne de reel sektör firmaları bankalara sahip olacaktır. Kıta Avrupası sistemi Fransız İhtilali’nden sonra özellikle Napolyon Kanunları ile bütün Avrupa’ya yayılan ve bankaların reel sektörde yüksek oranda iştiraklere sahip olduğu bir düzendir. Burada, bankacılık sektörü reel sektörü yöneten konumdadır, (Bizdeki örneği İş Bankası’dır). Japon sistemi ise Meiji Reformları’ndan 2. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar devam eden, eski Shogun ailelerinin kapitalist sistemde holdinglere dönüştüğü bir dönemde bankaların Zaihatsu tabir edilen holdinglerin kasası olduğu sistemdir. Amerikalılar savaştan sonra Zaihatsu’ları dağıttılar. Bizim bankacılık sistemimiz 1985 yılındaki iç mali liberalleşmeden sonra hızla Japon sistemine evrildi; yani, bankalarımız bir avuç dev aile şirketinin kasaları haline geldi. Holding bankacılığı kredilerin silah olarak kullanıldığı, milli fayda yerine holdinglerin iktisadi ve siyasi güç temerküzünün hedeflendiği bir yapıya yol açar. 2000’li yıllarda, Mr. Derwish’in “reformlarından” sonra bu holding bankaları kendilerine yabancı ortaklar buldular ve küresel finans oligarşisi ile eklemlendiler. İşte bugünkü Türk bankacılık sistemi – Kamu Bankları ve İş Bankası istisnası haricinde – tekelci dev holdinglerin yabancı kapitalist devlerle evliliği sonucunda oluşan ve bu holdinglerin atıl paralarını pazarlayan birer ofis konumundadır.

Küçük girişimci yerine büyük firmaların finanse edilmesi: Bankacılık sistemi özü itibariyle topladığı mevduatları krediye dönüştürerek elde edeceği kârı maksimuma indirmeyi amaçlar. Bu amaca ulaşmak için vade yapısı ve sermaye yeterliliği hayati öneme sahiptir. Bankalar mevduatları mümkün olduğunca uzun vadeli tutmaya çalışırken (ki burada maaş hesapları çok önemsenir) kredileri de mümkün olduğunca kısa vadeli vermeye çalışır. Yine bankalar, Uluslararası Bankalar Birliği’nin talimatlarına göre, sermaye yeterlilik oranı yüksek firmalara daha çok sermaye yeterlilik oranı düşük firmalara daha az kredi verirler. Yani nakit sıkıntısı yüksek firmalara daha az ve daha yüksek faizli, nakit sıkıntısı düşük firmalara da daha çok ve daha düşük faizli kredi sunar. Haliyle böyle bir yapının girişimciyi ve rekabetçi bir piyasa yapısını desteklemeyeceği aşikârdır. Mevcut haliyle Türk bankacılık sistemi rekabeti köstekleyen ve tekelci dev holdingleri tahkim eden bir yapıdadır.

Üretim ve yatırım yerine tüketimin finansmanı: 2000’li yıllardan itibaren saygıdeğer Mr. Derwish’in başlattığı reformlarla küresel finans oligarşisine biat eden Türk Bankacılık sisteminin 2001 krizinden kaynaklanan sorunlar gerekçe gösterilerek geçirdiği evrim, küresel finans sistemindeki iş bölümü ve uzmanlaşmanın ev ödevi olarak dayattığı tüketimin finansmanının öncelikli olmasına yol açmıştır. Herkesin anlayacağı şekilde anlatırsak, yabancı bankaların ve tasarruf fonlarının ellerindeki fazla para bizim gibi ülkelere fonlandı. Ucuza gelen bu para en kısa vadeli kredi çeşidi olan tüketici kredilerine, ithal mallarının satıldığı AVM’lere, emlak kredisi ve inşaat sektörüne kredilerle betona, telekomünikasyon sektörüne, komisyonculara, al – satçılara velhasıl üretim dışı faaliyet yapan sektörlere aktarıldı. İş adamı niye fabrika açmakla, istihdam yaratmakla uğraşsın ki, ucuz kredi yabancı malların Türk halkına pazarlandığı sektörlere geliyordu. Yani, Atatürk’ün İngiliz Büyükelçisi’ne söylediği “Ben bu millete her şeyi öğrettim, ama uşak olmayı öğretemedim!” sözünü yalanlarcasına, yabancılardan gelen borç para ile yabancı mallarını satın alan bir Türk Ekonomisi (Türk mü acaba) inşa edildi. 

Sonsöz: Merkez Bankası faiz indirsin - kaldırsın tartışması beyhudedir. Bankacılık sistemini milli çıkarlar doğrultusunda koordine etmeden uygulanacak her politika küresel finans oligarşisinin ve onun içimizdeki taşeronlarının ekmeğine yağ sürer.