şok eylül mobil


BİDEN'IN ORTADOĞU TURU

Biden'ın 4 günlük mini Ortadoğu Turu nihayet sona erdi.

Biden’ın 4 günlük mini Ortadoğu Turu nihayet sona erdi. Turun başlangıcından sonuna kadar bu ziyaretin somut sonuçları neydi, kim için ne kadar başarı getirdi diye tartışılıyor. ABD’nin bu ziyarette keseyi açtığı anlar var, son G7 zirvesinde Çin’e karşı başlattığı yeni altyapı inisiyatifi için başkalarını keselerini açmaya davet ettiği anlar var, imzalanan deklarasyonlar, karşılıklı verilen sözler, geçmişten bugüne hazırlıkları yapıldığı için atılan birtakım adımlar filan var ama ABD’nin Ortadoğu ajandasının netlik kazandığını söylemek zor. Aslında malumun ve kolay olanın ilamı dışında (ki malum burada ABD’nin İran’ın nükleer silah elde etmesine müsaade etmeyeceği ve Rusya ve Çin’e Ortadoğu’da alan açmayacağını söylemesi oluyor) bir netlik de beklemiyorduk. Şu anda Ortadoğu’daki konjonktür tarafları net bir tutum takınmaktan ziyade geleceğe yönelik hazırlık yapmaya sevk ediyor. Ve gerçeği söyleyelim, hazırlıkların temelini Biden dönemi başlayan yeni vizyon filan da oluşturmuyor.

Trump’ın takipçisi mi?

Zaten bu nedenle bölgedeki yorumcular ziyaret sonrasında ikiye bölünmüş durumda. Bir kısım yorumcu Biden’ın Trump politikalarını başka cümlelerle – daha Demokrat Parti ışıltısı yayan cümlelerle- devam ettirmenin bir yolunu bulduğunu düşünüyor. Cidde’de KİK+3 toplantısı dahilinde yaptığı konuşmada Biden, ABD’nin Ortadoğu politikasının 5 ilke çerçevesinde şekilleneceğini müjdeledi: Ortadoğu’nun tıpkı Hint-Pasifik gibi kural temelli uluslararası düzene entegre bir bölge olması fikri ve bu fikre uyum sağlayacak ortakları dış tehditlere karşı koruma, su yollarının güvenliğine yönelik tehditlerin caydırılması, ABD ve bölge arasındaki ilişki ve bağların güçlendirilmesi, diplomasi ve insan haklarına önem verilmesi. Bu cümlelerin tonu ne İsrail’in ne de Suudi Arabistan’ın hatırlamak istemediği Obama dönemini çağrıştırıyor. Bu yüzden Biden bu ziyarete daha başlamadan Washington Post’a yazdığı yazıda nihayetinde önemli olanının ABD’nin gereksinimleri olduğunu, bu noktada da İsrail ve Suudi Arabistan’la ilişkilerin rayına oturması gerektiğini söylemişti. O nedenle ABD iç kamuoyunda ya da göstermelik olarak Demokrat Parti içerisinde adeta bir magazin konusu olan Biden-MBS görüşmesi, tokalaştılar mı, yumruk mu vuruştular, birbirlerinden kaç metre uzakta oturdular soruları bir yana ABD açısından Yakın Doğu cephesinde değişen bir şey yok. İbrahim Anlaşmalarının açtığı yolda devam ama İsrail-Suudi Arabistan normalleşmesi için ancak bebek adımları atılacak ki ne İran cephesinden ne de Arap sokaklarından Suud ve Körfez rejimlerini sarsıcı bir tepki gelmesin.

Ve tabi ABD’nin bölge güvenliğine kuş bakışı olarak bakarak yatırım yapmaya devam ettiği, dolayısıyla sarsıcı tepkiler yaratacak bir dilden uzak durarak Washington’un Körfez ve müttefikleriyle ilgili güvenlik sorumluluklarını da Avrupa’da ya da Pasifik’te yaptığı gibi somutlaştırmadığı bir Ortadoğu’dayız hala. Tüm bu sebeplerden dolayı bu ziyarette imzalanan deklarasyonlara bakan bazı yorumcular da bu “devam politikasının” Biden dönemine has dilinin (Demokrat olmak ama bir Obama olmadığını göstermek) başkan ofisi terk ettiği anda unutulacağını düşünüyorlar. Daha hiç kimse maddi -manevi kutuplaşmayı ileri taşımaya bölgede tam olarak hazır olmadığından elimizde Ortadoğu/Arap NATO’su ya da CENTCOM’un bir şekilde dahil olacağı hava savunma sistemleri ortaklığı değil Kudüs ve Cidde Deklarasyonları var. Kudüs Deklarasyonu konusunda dahi verilen sözlerin geçiciliğiyle ilgili bu tür yorumlara rastlamak mümkün.

Kudüs Deklarasyonu

Bu şüphelerden daha önemli olan Kudüs Deklarasyonu’nun açıkça Kennedy’den bugüne kadar kısa aralıklar hariç devam eden İsrail güvenliği ve İsrail merkezli bölge denge arayışını ABD adına bir kez daha açıkça ilan etmesi. Böylece Viyana-Doha arasında heyetler İran Nükleer programının geleceği için masaya oturup kalkarken Biden, İsrail’e kendisinin bir Obama olmadığını tekrarlıyor ve İran adına nükleer saatin işleyişinin sınırları olduğunu Tahran’a göstermek istiyor. Zaten bu nedenle Biden’ın İsrail ulusal kanallarından Kanal 12’de yaptığı röportaj daha çok ses getirdi. Biden Kudüs Deklarasyonu ile açıklanacak İsrail merkezli ruhu tekrarlarken İran ile Nükleer görüşmelerin sonsuza kadar neticesiz süremeyeceğini, topun artık İran tarafında olduğunu hatırlattı. Üstelik Devrim Muhafızlarını terör örgütleri listesinden çıkartmaktansa Anlaşmanın ölmesini tercih edeceğini söyledi. -Ki ABD bu konuda o kadar çok zig-zag yaptı ki yarın Biden’ın beyanlarını düzelten birileri daha çıkabilir Washington’dan. Öte yandan Nükleer Anlaşmayı bir şeylerin engellediği muhakkak- tek mesele de Devrim Muhafızlarının nasıl adlandırılacağı olmamalı. Ayrıca İran şu anda nükleer silah elde etmek istemese de pazarlıklar çökerse ve manalı bir teselli ikramiyesi Tahran’a verilmezse, nükleer saati ileriye doğru sarmak opsiyonunu elinde tutmak istiyor. Şimdi Biden Yönetimi ve İsrail, pazarlığın bu şekilde neticelenmesine müsaade etmeyeceklerini söyleyerek pazarlığın parametrelerini değiştirmeye çalışıyorlar.

Bu küçük ama önemli vurgu dışında ABD Demir Kubbe programına yatırım ve yardım yapmayı, böylece İsrail’in kendini savunma kabiliyetleri dahil diğer bölge ülkeleri ve rakipleri karşısında teknolojik üstünlüğe sahip olmayı her zamanki gibi garantilemesini destekliyor. İbrahim Anlaşmalarına ve İsrail’in bölge ile entegrasyonuna destek veriyor. İran’ın nükleer silah edinmesine karşı olduğunu ve ABD’nin bu neticeyi engellemek için her türlü aracı kullanmaya hazır olduğunu söylüyor. Tel Aviv, tabi Biden’ın Kudüs politikası konusunda gıkını çıkartmamasından da bu üç hususun açıkça ilan edilmesinden de memnun. Ancak tabi Tel Aviv bu hususların kamuoyunu heyecanlandırsa da yeni olmadığını hatta meşhur Obama döneminde bile İran’a karşı askeri seçeneğin masada olduğunu hatırlıyor; eh öyleyse Tel Aviv, güzel ve beklenen vaatler dışında ne aldı?

Körfez bağlantısı

İran ile olan pazarlığının parametreleri Kudüs Deklarasyonu ile değişmedi, hatta Kudüs Deklarasyonunun İran ve Körfez ülkeleri arasındaki normalleşmeyi de caydırmadığını gözlemledik. Birleşik Arap Emirlikleri, İsrail, ABD ve Hindistan ile I2U2- mini Ortadoğu Quad’ı gibi yaratıcı isimler veriliyor – yeni bir dörtlü iş birliği modeline iklim değişikliği, gıda güvenliği ve temiz enerji gibi başlıklarla giriş yaparken İran’a büyükelçi göndermeyi yani İran ile normalleşmeyi bir adım öteye taşımayı düşündüğünü açıkladı. Emir’in diplomatik danışmanlarından gelen açıklamalara bakarsak Abu Dabi, İran karşıtı olarak görünebilecek yaklaşım ve gruplaşmaları desteklemek niyetinde değil. Yani görüntüde BAE, mini-Quad’ı Ortadoğu NATO’suna tercih ediyor şimdilik, belki de Ortadoğu NATO’sunun gerçekten ABD tarafından tam anlamı ile destekleneceğine veya müttefiklere gerçek anlamda teknoloji transferi yapılacağına inanmadığından. İran’ın Batı ile ilişkilerinde istediği teselli ikramiyesini alamaması halinde Körfez ülkeleri mini bir teselli vermeye bakarsınız gönüllü olurlar. Elbette bu tesellinin nerede verilebileceği ile ilgili bir açılım Biden ziyaretinden çıkmadı. Biden’ın Obama’dan ziyade Trump’ın politikalarının peşine takılmasının küçük bedeli de bu.

Tablo aslında pembe değil

İran ve bölge ülkeleri arasındaki ilişkinin mini-teselliler ile mini-çevreleme planları arasında gidip geldiği günümüzde KİK+3 toplantısında Mısır ve Ürdün’e sağlanan alan kimseyi şaşırtmıyor ama Irak’ın -hala Tahran sağolsun hükümet krizini aşamamış Irak’ın- Körfez ile altyapı bütünleşmesi için Cidde’de kurulan masada yerini almasının önemini kimse, Tahran da atlayamaz. Tabi Tahran ABD-Körfez arasındaki iş birliğinin Riyad Artemis planına katılsa da İsrail merkezli gideceğini, İsrail’in de Körfez ile işbirliğinde çok cimri olacağını dolayısıyla BAE-Katar-Uman-Kuveyt hatta Suudi Arabistan hattında teselli şansı olduğunu düşünüyordur. Bu açıdan bakarsak Trump’ın başardıkları ve başaramadıklarının sınırları Biden’ın Washington Post’taki yazısında çizmeye çalıştığı pembe tablo üzerinde gölgeler yaratmaya devam ediyor. Biden’ın güçsüz bir başkan olduğu ve mevcut ABD yönetiminin Çin ile Rusya gibi dertleri bulunduğu düşünüldüğünde Ortadoğu’da değişen bir şey yok ama artık tablo pembe demek bile bir başarı kendi içinde. Üstelik ABD, Washington bir gün bölgeye güçlü bir şekilde dönmeye karar verirse bunun taşlarını döşemiş olacak bu pembe boyanın altında. Bir gerçek daha var, ifade edelim, bölge Washington’dan çizilen pembe tablonun gerçekte pembe bir tablo olmadığını, güvensizliklerin temel parametrelerini değiştirmediğini biliyor. Bu yüzden de kimse ABD ile tablo pembe-pembe değil tartışması yapmıyor, herkes gelecekle ilgili belirsizliğe hazırlanıyor.