BİLİMDE ONTOLOJİK SIKIŞMA

Dr. Can CEYLAN 17 Nis 2019

Büyü, artık "ırkçılık" adıyla yeniden başrol oynamaya başlamıştır. Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi gibi yapımların bu kadar tâkipçi bulması "büyü"nün geri dönüşünün ispâtıdır.

Ontoloji sorunsalına baktığımızda ortaya iki kutuplu ve üç cepheli bir yapı ortaya çıkar. Bu üç cephe vahdet-i vücûd, vahdet-ı şühûd ve materyalizmdir. Bu cepheler, bir tarafta vahdet-i vücûd; diğer tarafta ise vahdet-i şühûd ve materyalizm olarak iki kutbu oluşturmaktadır.

Bir yaratıcının (Allah veya Tanrı) varlığını kabûl edip O’nun yarattıklarından apayrı bir varlık olduğunu iddia eden vahdet-i şühûd ile bir yaratıcını varlığını kabûl etmeyen materyalizmin aynı kutupta olması ters gelebilir. Ancak bu iki anlayışın büyük bir kesişim kümesi vardır.

Vahdet-ı şühûd, Hâlik ile mahlûku birbirinden ayırarak ikilik için bir zemin oluşturmaktadır. Materyalizm de bu ikilik zemininde Hâlik’ı inkâr ederek mahlûku esas alır ve birliği (vahdeti) pozitivist bir bakış ile görme çabasına girer. Oysa vahdet-i vücûd ayrı ve gayri ikilemine düşmeden birliğe (vahdete) ulaşır.

Bu kadarlık bir zemin etüdü ile bu bahsi geçip yazının başlığındaki husûsa gelelim. Kaptan köşkünde Pozitivizmin (yâni materyalizmin) oturduğu bilim gemisi, bilime her şeyi açıklamaya muktedir bir güç olarak bakar. Bir şey şimdi açıklanamıyorsa, hiçbir zaman açıklanamayacak değildir, der. Pozitivizme göre bu bilimin eksiği değildir. Sorgulamak yeni açıklamalara kapı açacaktır. Hristiyanlığın düşünmeye ve sorgulamaya getirdiği yasaklara karşı ortaya çıkmış olan “bilimci” bakış açısı kendi içinde ontolojik bir çelişkinin tam ortasındadır.

Edebiyattan örnek

Hristiyanlık üzerinden “Din kurumu”na, dolayısıyla İslâm’a da karşı olan materyalizm ile güyâ İslâmî olan vahdet-i şühûd dirsek temâsında olup vahdet-i vücûd’a karşı olması göstermektedir ki, çözüm ontik bir yaklaşıma muhtaçtır.

Vahdet-i vücûd anlayışının edebiyata yansımasnın en büyük mahsûlü Divan Edebiyatı’dır. Divan Edebiyatı şâirlerimizden vahdet-i şühûd ve materyalist bir ontolojiye sâhip olanı yoktur.

Divan Edebiyatımızın en önemli özelliklerinden biri, bir noktaya odaklanmak ve orada derinleşmektir. Bu nokta daha önce nice şâir-düşünürler tarafından derinleştirilmiş olabilir. Esas olan, şâir olarak kendi anlamasını ve öz-okumasını yapıp zamânı anlamak ve anlatmaktır.

Oysa ki, materyalist ontolojinin etkisindeki bilimci bakış açısı, yeni odak noktaları oluşturup branşlaşmasyı esas almaktadır. Vahdet-i vücûd odaklaşarak derinleşirken, materyalizm odaklaşarak dallara ayrılmakta, uzmanlık alanlarını çoğaltmaktadır. Bu, ilk bakışta çok seslilik ve renklilik olarak görülse de, bu dallanma zamanla bir boğulmaya dönüşmektedir, çünkü sonrasını toparlayamamaktadır. Bilimcilik bunu son dönemde “disiplinlerarası” (interdisipliner) adı altında yapılan girişimlerle aşmaya çalışmaktadır. Ancak bu sefer de odaklanma sorunu baş göstermektedir. Bunun sebebi, materyalizmin “birlemek” becerisinin olmamasıdır.

Vahdet-i vücûd bu sorunu “vahdette kesret, kesrette vahdet” formülü ile çözmüştür. Yâni birlikte çokluk, çoklukta birlik vardır. Türkçe’nin dehâsı bunu kendi içinde çok basit ama muhkem bir şekilde çözmektedir.

Türkçe’de “birlik”, birden fazla şeylerin bir araya gelmesi demektir. Burada “birden fazla”nın niceliğinin sınırlarını belirlemek mümkün değildir; iki ya da sonsuz. Bu yüzden hiçbir mahlûk, Hâlik’ten ayrı ve gayri değildir. Ama hiçbir varlık, tek başına Hâlik değildir.

Batı’nın pişmanlığı

Batı dünyâsı, dini bir kenara itip körü körüne bilime sarılmanın, denize düşüp yılana sarılmaktan farksız olduğunu anlamıştır ve büyük bir pişmanlık içindedir. Materyalizm, vahdet-i şühûd’un Hâlik ile mahlûku ayırmasının benzerini din ile bilimi ayırarak yapmıştır. Daha doğrusu din, herşeyden koparılmıştır.

Vahdet-i şühûd, mahlukta Hâlik’i göremeyip kendi gölgesiyle güreş tutarken, Materyalizm de mahlukta olmayanları görmenin beyhûde çabasıyla yorulmuştur. Bu yorgunluğunu ve dinin arkasında bıraktığı boşluğu “ırkçılık” ile doldurmaya çalışan materyalist dünya, vahdet-i şühûd’u ve Eşârî-Müceddidî kesimleri suçlu göstererek tuzaklar kurmaktadır.

Antropolojinin kurucularından Malinovski’nin oluşturduğu “büyü-din-bilim” sürecinin mutlak olduğu düşüncesi, artık çözüme götürmemektedir. Büyü, artık “ırkçılık” adıyla yeniden başrol oynamaya başlamıştır. Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi gibi yapımların bu kadar tâkipçi bulması “büyü”nün geri dönüşünün ispâtıdır. Hristiyanlık, bilimci bakışın açtığı yaraları sarmakla meşguldür.

İslâm’a oryantalist gözlükle bakıp Hristiyanlıkla aynı kefeye koymanın hiçbir çözüm olmadığını İslâm dünyâsının durumu göstermektedir. Bu kadar âciz ve sefil bir İslâm dünyâsının marjinal Hristiyanlara tehdit olarak görülmesi, her iki dinin baş sorunudur. İslâm, vahdet-i şühûd; Hristiyanlık materyalizm kıskacında hem kendi kendini hem de diğerini yemektedir.

Edebiyat hobi değildir

Batı girdiği bu çıkmazdan kurtulmak için edebî bir tür olarak romanı geliştirirken, vahdet-i şühûd’un tahrik ve tekfiriyle Divan Edebiyatı’nın bahçesinden kaçan İslâm dünyâsı, Batı’nın bu edebî türüyle efsunlanmıştır. Maalesef bu hâl, ünlü olmak için evden kaçan kızın kötü yola düşmesine benzemektedir.

Dünya târihinde yer etmiş olan isimlerin çoğunluğu edebî faaliyette bulunmuştur. Edebiyat, boş zamanlarda yapılan bir hobi ya da boş laf değil; bilakis zamânın boşluğunu dolduran bir kaynaktır. Dünyâyı ve İslâm âlemini bulunduğu çıkmazdan kurtaracak çârelerin başında, Divan Edebiyatı’nın ontolojisini yeniden kurmak ve bunu bilim dünyâsına adapte etmek gelmektedir.