BİR GÜNE BİR KAÇ HAYAT SIĞDIRAN ALİ ESAD GÖKSEL

Hepimizin bir yerden tanıdığı, "İstanbul Beyefendisi" kavramının vücut bulmuş hali olan Ali Esad Göksel, Nişantaşı'nın en merkezi yerinde, ağaçlar arasındaki ofisinde karşılıyor bizi... İstanbul'da gördüğümüz bir çok mimari tasarımın çıktığı bu ofis, aynı zamanda bir müze gibi. Bir tarafta Bizans ikonaları, öbür yanda toplanmış heykeller, yerlerde bile beş yüz yıllık tarihi eserler ... Her yan bir tat, bir doku... Nereye bakmanız, hatta basmanız gerektiğini bilemiyorsunuz!

Hepimizin bir yerden tanıdığı, “İstanbul Beyefendisi” kavramının vücut bulmuş hali olan Ali Esad Göksel,  Nişantaşı’nın en merkezi yerinde, ağaçlar arasındaki ofisinde karşılıyor bizi... İstanbul’da gördüğümüz bir çok mimari tasarımın çıktığı bu ofis, aynı zamanda bir müze gibi. Bir tarafta Bizans ikonaları, öbür yanda  toplanmış heykeller, yerlerde bile beş yüz yıllık tarihi eserler ... Her yan bir tat, bir doku... Nereye bakmanız, hatta basmanız gerektiğini bilemiyorsunuz! Sadece eser toplamakla kalmıyor, hepsinin hikayesini de içtenlikle anlatıyor. Adam hem mimar, hem akademisyen, hem gurme (o bu kelimeyi sevmese de), hem seyyah, hem yazar... Siz sayarken yoruluyorsunuz, o yorulmuyor...

Beyza Sinem Çağlar: O kadar çok şey var ki konuşmamız gereken... Hikayeniz nasıl başlıyor?

Ali Esad Göksel: Ben İstanbulluyum. Küçük bir muhitte büyüdüm: Çamlıca’da kalabalık bir aile olarak, o zamanlar ortalama büyüklükteki bir evde oturuyorduk. Çamlıca bomboştu o zamanlar, düşün ki kar yağdığında şehre inemiyorduk. Altı yedi bin metrekare bahçemiz vardı. Bu bahçede kalabalık sofralar kurulur ve sürekli misafirler ağırlanırdı. Annemin babaannesinin bile hayatta olduğu bir nesil... Yirmi kadın bir arada yaşıyordu. Bu şartlar altında da doğal olarak sürekli yemek konuşulurdu: akşam için ne yapalım, nasıl pişirelim, yanında ne içelim... Sanırım  formasyonumda en çok tesir eden şeylerden biri bu atmosfer oldu. İstanbu Erkek Lisesi’nde okudum. Alman disiplininin üzerimde etkisi büyüktür. Doğu kültürlerinde çok da olmayan bir şeyi öğretiyorlardı: önündeki meseleyi önce parçalara bölüp analiz et, bütünleştir ve sonuc çıkar. Herşey mantık içinde ve sakin kalarak değerlendirilmeliydi. Oysa biz, hislerimizle hareket eden bir toplumuz. Kriz karşısında ya daha çok taraftar olmayı ya da daha çok muhalif olmayı seçiyoruz. Almanlar ise, her ne olursa olsun sakin olmayı ve fayda realizasyonu yapmayı tercih ediyorlar. Bir de bu sistemde, zamanın aslında çok değerli olduğunu öğrendim. Geç kalmak yok: bir planın olsun ve saatin her zaman farkında ol. Hayatta, kaybettiğinde yerine koyamayacağın iki şey var: zaman ve bilgi

BSÇ:  Bu hayatınıza oldukça etki etmiş görünyor...

AEG: Tabii: Alman eğitimi seni matematiksel düşünmeye sevk ediyor. Kendi coğrafyamızdan şikayetçi değilim ancak iki disiplini de bir arada almak ve yoğurmak bana çok şey kazandırdı.

BSÇ: Daha sonra mimarlık fakültesi var...

AEG: Çok şanslı bir dönemde,(şimdi Mimar Sinan Üniversitesi) Güzel Sanatlar Akademisi’nde mimarlık okudum. Bir rüya takımı vardı: Bedri Rahmi hala Resim Bölümü’ndeydi. Neşet Günal ,  Sedad Hakkı Eldem, Zühtü Müridoğlu,Emin Barın ... Hepimizi çok etkileyen şahsiyetlerdi. Okul çok küçüktü o zamanlar, gidip atölyelere misafir oluyorduk.

BSÇ: Peki bu bir çelişki yarattı mı aldığınız Alman disiplini ile?

AEG:  Üniversitede zorlanmadım. Osman Hamdi Bey tarafından kurulan fakülte zaten yüzünü batıya dönmüştü. Klasik-geleneksel sanat dalları eğitiminde bile,analiz ve karşılaştırma esasdı. Örneğin hat öğreniyorduk ama grafik ve modern resim ile birlikte...

BSÇ: Sizi tanımlamak çok keyifli: mimar, akademisyen, yazar, gurme, seyyah... Nasıl bu kadar şey bir arada olabiliyor?

AEG: Ben eski usul "şıpsevdi ve hovarda bir insanım". Hiçbir güzelliğe kayıtsız kalamıyorum.

BSÇ: Biraz çapkınlık gibi yani?

AEG: Aynen öyle. Heveslerim çok çeşitli; hiçbiri ile kendimi evli gibi hissetmesem de bu hovarda ilişkilerim hep uzun sürüyor.

BSÇ: Ya yaptığınız mimari projeler?

AEG: Hah işte: aslında mimarlık benim karım gibi. Hovardalar da evliliklerinen hiç bahsetmezler. Ben de çok konuşmayı sevmiyorum bu konuda. Biraz da aldığımız mimari disiplinin etkisi bu: mimar konuşmaz: çizer ve inşa eder diye öğretildi bize. 

BSÇ: Peki bir mimari projede nelere dikkat ediyorsunuz?

AEG: Bana kalırsa en önemli şey insan faktörü. Biz ressam değiliz. Sadece kendi hissiyatımızla bir şey üretemeyiz. Yaptığımız iş, birileri kullansın diye yapılıyor. Sadece içinde yaşayan insanlar değil; aynı zamanda şehir tarafından da kullanılıyor bu. Önünden geçen insanların iyi hissetmesi, şehrin silüeti ile alış verişi çok önemli. En az elli altmış sene kullanılacak bir şey üretiyorsunuz, o yüzden sorumluluk da gerektiren bir iş. Yaptığınız eser, toprağını sevmeli. İnşaa edildiği yerin kültürünün, tarihinin ve içinde bulunduğunuz zamanın farkında olmalısınız.

BSÇ: Aslında bu bir sanat...

AEG: Hem de  zor bir sanat: hem finansal hem de yapısal açıdan.

BSÇ: İstanbul’da silüeti bozan bir çok yapı var; üstelik kaçak falan da değiller

AEG: Çocuklarımız bu konuda bizi yargılayacak. Dönemimizi kaybedilmiş bir dönem olarak görecekler ve niye bunların inşaa edilmesine izin verdiniz diyecekler...

BSÇ: Akademisyenliğe devam mı?

AEG: Bir süre önce bıraktım. Mimarlık Fakültesi Tasarım Kürsüsü'nde on bir sene çalıştım,  öğretici bir dönemdi.

BSÇ: Mimari akımlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu işin de bir modası var mı?

AEG: Her konuda olduğu gibi bunda da bir moda sözkonusu. Son günlerde Türkiye’de Osmanlı ve Selçuklu görüşleri hakim mesela. Kamu ve özel sektör binalarında bunları görebiliyorsunuz: binalar süslemelerle zenginleştirilmeye çalışılıyor. Bunlar sıkıntılı. Bir kadın, şık olmak için nasıl vücuduna uygun kıyafeti bilmeli, bunu moda dergilerinde gördüğü trendler ile değil de kendi üslübu ile içselleştirerek taşırsa, mimari de öyle: aksi halde ruhsuz ve birbirinin aynı görünen işler yaparsınız.

BSÇ: Son dönemde popüler mimarlar var isimlerini biz fanilerin de duyduğu... Ancak Türkiye’de Mimar Sinan haricinde pek bir isim bilinmez...

AEG: Popüler olmak zor bir çerçevedir. Bize “işinizle konuşun” durumu öğretildi hep. Kendini övmek, kendinden bahsetmek ayıp karşılandı. Halbuki dünyada son dönemde mimarlar, kurumsal iletişim profesyonelleri ile anlaşıp, kendilerini tanıtmayı tercih ediyorlar. Hangisi doğru bilemiyorum. Ancak eskiden olduğu gibi mimari projeler sadece belirli bir kesimin yorum yaptığı iş olmaktan çıktı: herkes fikir beyan edebiliyor; bu işin gelişmesi için oldukça güzel bir şey.

BSÇ: Yapmak istediğiniz bir proje var mı?

AEG: Küçük bir cami yapmak istiyorum: Üsküdar’daki Şemsi Paşa Camii kadar küçük... Bir de cemevi çizme hayalim var: bu konunun da çok ihmal edildiğini düşünüyorum; coğrafyamızın önemli bir bileşeni...

BSÇ: İstanbul'da miras kalan en önemli eser hangisi sizce?

AEG: Kesinlikle Ayasofya. Dışarıdan müthiş bir sadelik, havada asılı duran nefes kesici bir kubbe. İçeride ise muazzam bir ihtişam. Paradoksal bir yapı... Bana kalırsa hala onun üzerine bir bina yapamadık.

BSÇ: Gelelim koleksiyonerliğe... Nasıl bir heves bu? 

AEG: Enterasan bir iş gerçekten. Bir kere çok araştırmanız, okuyup öğrenmeniz lazım. Eser topladıkça daha da çok birikim sahibi oluyorsunuz. İyi bir koleksiyoner, belirli bir dönem, coğrafya ve eser ile kendini sınırlar. Akademisyenler de sizden faydalanır: eserlerinizi incelerler, fikirlerinizi sorarlar. Ben ise bunun tamamen dışındayım: iyi bir koleksiyoner değilim. Hiçbir güzelliğe kayıtsız kalamıyorum çünkü. Çocuksu bir hevesle topluyorum herşeyi. Bu işe başlamam bile bir heves vesilesi ile oldu. Almanya’da yüksek lisansımı tamamladıktan sonra fakülteye döndüm: farklı bir konuda ders vermek istedim: hali hazırda tamamlanmış eserlerin tasarım serüveni üzerine çalışmaya başladım. Mesela Pantheon’un mevcud halinden geriye giderek nasıl tasarlandığını  incelemekti amacım. Hayatımda en çok çalıştığım dönemlerden biri buydu. Böylece, arkeolojiye merak sardım. Türkiye’nin çok sakin olduğu dönemlerdi. Kapalıçarşı’da bir Halo Dayı vardı; Anadolu’daki eserler önce ona gelir, yurtiçinde alıcısı çıkmazsa yurtdışına giderdi. O zamanlar sandviç, simit yeme pahasına eserleri biriktirmeye başladım. Şimdiki aklım olsa, hiçbir şey yemez daha çok şey alırdım.

BSÇ: Kaç eser var şu an elinizde? En sevdiğiniz hangisi?

AEG: İnan bilmiyorum, hepsi müzeye kayıtlı eserlerimin. Bir ara Bizans ikonalarına döndüm. Son gözdelerim ise Türk halıları. Hikayesi olan işleri topluyorum. Şu gördüğünüz “Uşak Transilvanya Halısı”  mesela. Zamanında  zaten az üretilmiş, günümüze ise çok azı gelmiş. Osmanlı İmparatorluğu, Transilvanya’yı aldığında oradakiler halıların Türk kültüründeki yerini anlayıp kiliseler için,cennet tasviri olarak bu halıları sipariş etmişler. Kiliseler yağma edilmediği, ışık ve nemin azlığı ve halılar duvarda asılı olduğu için beş yüz senelik eserler günümüze kadar bozulmadan gelebilmişler. Bunlar o zamaniçin bile fevkalade lüks değerinde, özel yapım ürünlermiş.

BSÇ: Hristiyanlık sayesinde Uşak Halıları’nın muhafaza edilmesi hakikaten ilginç... Bu hikayeleri de biriktirip aktarmalısınız bence. Yazarlık ne ara başladı?

AEG: Biri beni suya itti ama kim bilemiyorum (gülüyor). Zamanının ilerisinde bir dergi olan Vizyon ile başladım. Deniz Alphan’ın ısrarı ve otoritesi ile kendimi bu işin içinde buldum. Oradaki en tıfıl yazar bendim: Aziz Nesin’in falan yazdığı bir yayın, düşünsenize... Acemice başladım aslında. Sonrasında Hürriyet, Skylife ve Sabah geldi. Kurulduğu günden beri de Habertürk’te yazıyorum. Benim için hikayeleri aktarabilmek  önemli.

BSÇ: Gelelim gezilerinize.. Allah aşkına dünyada görmediğiniz bir yer var mı?

AEG: Var var... Sibirya va Antartika’yı görmedim. Kuzey Kutup noktasına da ayak basmışlığım henüz yok.  Bir de Pasifik’i ya da Büyük Okyanus’u yelkenle geçmeyi çok istiyorum.

BSÇ: En çok nereyi sevdiniz peki? Ya da neresi için ben burada ömür geçiririm dediniz?

AEG: En çok Japonya’yı sevdim ama orada yaşamak istemem: harika bir kültür, mimari ve yaşam... Ama yabancılara karşı kapalı bir toplum. Ege’nin köylerinde yaşamak isterdim sanırım,ya da  Adriyatik, İspanya, İtalya kıyıları da olabilir.

BSÇ: Sadece üreten değil hayattan zevk almayı da bilen bir insansınız. Bir de moda tabirle gurmesiniz. Nasıl olunuyor bu gurme dedikleri?

AEG: Ben bu lafı hiç sevmiyorum biliyor musun... İçi boşaltıldı gibi geliyor. Çünkü yemekte yemek konuşulmaz: planlama aşamasında konuşulur. Yemek ve içmek bir kültür ve bunu öğrenmenin, denemenin sonu yok... “Ben artık oldum” diyemiyorsun. Ayrıca insan hem yaparken hem de yerken kendini iyi hissediyor: bir nevi terapi yani.  Ve yaptığın işler kadirbilir bir cemaate hitap ediyor. Bir de tat alma meselesi sadece teknikten ibaret değil. Akşam yemeğine oturduğun zaman, bütün gün yaşadığın şeyleri yanında taşıyorsun bir kere: o gün nasıl uyandın, evden çıktıktan sonra kimlerle karşılaştın, yemekteki ışık, müzik, beraber sofraya oturduğun insanlardan aldığın elektrik... Bunların hepsi önündeki tabağa bakışını etkiliyor.

BSÇ: “Ağzımızın tadı bozulmasın” lafı buradan geliyor yani...

AEG: Aynen öyle. Mutfak kültürü tam bir buzdağı. Sen tabağı görüyorsun sadece ama onun altında asırlardır birikmiş olanlar var sonra senin yaşadığın herşey var...

BSÇ: Peki İstanbul’da nerede yiyelim?

AEG: Ben lokantalar konusunda oldukça konservatifim, kolay kolay değiştirmem gittiğim yerleri.  Tarabya Kıyı Balık, Bebek Otel’deki Les Ambassadeurs Restaurant, Kadıköy Çiya, Florya Beyti en sevdiklerim...

BSÇ: Çeşitli topluluklar da var beraber tadım yaptığınız...

AEG: Mutfak Dostları Derneği’nin kurucularındanım.  Aynı zamanda Rahmi Koç gibi bir duayenin de arasında bulunduğu küçük bir grubumuz var. On, on beş kişi kadarız. Kırk günde bir buluşup, bir esnaf lokantasında yemek yiyoruz. Bu sofralarda iş, ekonomi ve politika konuşmayız. Daha keyif verici şeylerden bahsediyoruz.

BSÇ: Bir de instagramda da sık sık paylaştığınız Güneri Civaoğlu ve Ertuğrul Özkök ile seyahatleriniz var...

AEG: İkisi de çok sevdiğim ustalar. Kafalarımız çok uyuyor,  iyi anlaşıyoruz. Dostlarını seyahatte tanırsın ya; onlarla gezdikçe daha da çok şey öğreniyorum. Güneri Bey zaten tartışılmaz bir yıldızdır Ertuğrul Bey’in de dönüşüme ve gelişime açık olma tarafı beni  etkiliyor.

 

BSÇ: Elinizi attığıız her işte başarılı olmak, ilerideki planlarınız için bir korku yaratmıyor mu?

AEG: Çok da başarılı olduğumu düşünmüyorum. Herşeye hevesim var ve beni mutlu ettikleri yere kadar... Churchill “başarı en büyük afrodizyaktır” demiş. Onun sana verdiği güveni ve hafifliği bir kez hissettin mi hep daha fazlasını istiyorsun. Başarıyı bir kez yakalamaktan öte başarılı kalabilmek zor.

BSÇ: Bir motto var mı benimsediğiniz? Mütevazilik var, onu aldık...

AEG: Paylaşmak: belki bu yüzden gördüğüm yerleri,yaşadıklarımı kayda geçme ihtiyacı taşıyorum. Ve öğrenmeye devam etmek; bilgi dediğin şey büyük zenginlik,dipsiz kuyu... 

BSÇ: Şöyle bir bakıyorum da herkesi bir yerlerden tanıyorsunuz ve sağlam ilişkiler kuruyorsunuz. Bir ortama girildiğinde adınız geçiyor ve hakkınızda sitayişle bahsediliyor. Nasıl oluyor bu?

AEG: Tamamen yaşla alakalı. Evet ben çok şeye bulaştım ama bunlar bugünden yarına olmadı; yaşadıkça öğrendikçe kendimi tanıdım ve dostluklarımı da bu minvalde şekillendirdim. Benim gibi çok insan vardır: bakma ben ortadayım diye farkına varıyorsun.

BSÇ: Başka yapmak istediğiniz neler var?

AEG: Küçük bir sergi alanım olsun isterdim. Bir sergi alanı açtıktan sonra, onu sofistike bir şekilde yürütmek önemli olan. Arkasında durabileceğime inandığım an bu adımı atacağım. Bir de o alanda, belli konularda eğitimler vermek hayalim.

BSÇ: Belki de bu yüzden ülkemizdeki seçkin aileler müzeciliğe girebiliyorlar...

AEG: Tabii; göründüğü kadar kolay işler değil bunlar. O eserlerin korunması, sergilenmesi, aktarılması büyük sorumluluk. Bir kere topluma karşı görevlisiniz bunları saklarken.

BSÇ: Örnek aldığınız biri var mı?

AEG: Tek birinden çok, bir çok insanın, bir kaç yönünü örnek alıyorum. Hoşuma giden tarafları detayları ile öğrenmeye çalışıyorum.

BSÇ: LÖSEV hakkındaki görüşleriniz neler?

AEG: Çok önemli bir şey yaptıklarını düşünüyorum. Toplumda çok büyük bir farkındalık yarattılar. Türkiye’de bu tarz işleri yapmak, iğneyle kuyu kazmaya benzer. Biz duyarlı bir toplum olma yolundayız ancak bilmediğimiz şeylerle pek de ilgilenmeyiz. Lösev, sayesinde hepimiz bu hastalığın yaygın ama iyileşebilen bir hastalık olduğunun bilincine vardık. Bu tarz kuruluşların sonuna kadar desteklenmesi gerektiğine inanıyorum.

BSÇ: Hayatınızda bir dönüm noktası yaşadınız mı?

AEG: Karlı bir İstanbul  pazarı, içim rahat etmedi ofise gelmek istedim; evden çıktım yürüyorum. Basılmaması gerektiğini bilmeme rağmen, gittim granit kaplı bir kaldırımdan yürümeye kalktım: cam gibi buz tuttuğunu hatırlıyorum. Havada iki takla attıktan sonra, park halindeki bir arabanın üzerine düştüm, oradan da yere yuvarlandım. Kafamı kırmışım. Bir buçuk ay kadar yoğun bakımda kaldım. "Yukarıdaki" beni henüz yanına almak istememiş belli ki: O günden beri hiçbir şeyi ertelemem. Hayatın ne getireceği hiç belli değil; ne istiyorsan erteleme, şimdi yap !

 

 

 

ALİ ESAD GÖKSEL’İN BİR GÜNÜ (Not: Bunu sayfanın sağ alt kısmında bir kutucuk içinde, ilgili resimlerle süsleyerek verelim.)

 

  • 08.30 Ali Esad Göksel için gün başlıyor!

  • 8.30-10.00 Kahvaltı yaparken gazetelere göz atıyor, ajandasını gözden geçiriyor.

  • 10.00- 20.00 arası mimarlık bürosunda oluyor. Öğle yemeği yemeden, yoğun bir tempoda çalışıyor. Mimari projeler, tarihi araştırmalar, gelen ziyaretçiler ve yazıların hazırlanması derken akşam oluyor.

  • 20.00 -23.00 arası mutlaka dostlarla ya bir davette ya da yemekte oluyor. Günlük rutinden sıyrılan keyifli zamanları bunlar.

  • 23.00-01.30 Opera dinleyip, kitap okuyor. Bu saatlerde ruhunu arındırıyor…