BİR KÜLTÜR ADAMININ VEDASI: ŞENOL DEMİRÖZ

Geçen hafta yazamadım. Babam Şenol Demiröz'ün vefatı dolayısıyla taziyeleri karşılamaktan ders anlatacak zaman bile bulamadım.

1 MAYIS VE 3 MAYIS

Geçen hafta yazamadım. Babam Şenol Demiröz’ün vefatı dolayısıyla taziyeleri karşılamaktan ders anlatacak zaman bile bulamadım. Bugün size babamı anlatacağım. Ama öncelikle emekçilerimizin, özellikle kadın emekçilerimizin 1 Mayıs Bayramını kutlarım. Bugün aynı zamanda devletimiz tarafından Dayanışma Günü olarak da ilan edilmiştir. Bu yüzden 1 Mayıs Dayanışma Günü vesilesiyle Allah’tan milletçe dayanışmamızı arttırmasını niyaz ederim. Yine bir başka tebrik de 3 Mayıs Dünya Türkçülük Günü için olsun. Allah bu günün vesilesiyle Türklüğü korusun, güçlendirsin ve daha müreffeh kılsın.

* * *

Babam Şenol Demiröz… Burada bu kadar yazı yazdım, bu kadar zorlandığımı hiç hatırlayamıyorum. Ne yazmalıydım? Yazacak o kadar çok şey vardı ki… İnsanların merak ettiği soruları mı cevaplandırmalıydım? O da çok anlamlı değil çünkü herkesin meşrebine göre farklı bir Şenol Demiröz algısı var. Rahmetli Babam 70 yıllık ömründe o kadar farklı insanla o kadar farklı durumlarda yol arkadaşlığı yapmıştı ki, herkesin kendi penceresinden çizdiği bir Şenol Demiröz vardı. Aslında o bunların hepsinin tamamıydı: Adil ama sert yönetici Şenol Demiröz, kültür adamı Şenol Demiröz, bürokrat Şenol Demiröz, yönetmen Şenol Demiröz, Türk milliyetçisi Şenol Demiröz, mütedeyyin Şenol Demiröz, Atatürkçü Şenol Demiröz, akraba Şenol Demiröz, komşu Şenol Demiröz, Dayı ve Enişte Şenol Demiröz, Baba Şenol Demiröz… Ben bunların hepsini anlatırım da, bu satırlarda yeterince yer yok. O zaman ben de Babam olarak Şenol Demiröz’ü anlatayım dedim.

* * *

Her erkek çocuğu için babası dağ gibidir, gölgesi güneşi kesen, içine sığınılacak, korku ve kaygıya yer olmayan bir dağ… Benim babam da benim en mahrem, en bana özel “dağımdı”. Sıkıldığımda fikrine danışacağımı, her zaman desteğini isteyebileceğimi, kendimi yalnız hissettiğimde “Babamın yanına gidebileceğimi, ona sığınabileceğimi” bilmek beni en rahatlatan duygudur. O dağ durduğu müddetçe benim bir tarafım da hâlâ çocuk olarak kalacaktı… Babamın vefatıyla hem benim o en özel dağım yıkıldı, hem de içimdeki o çocuk öldü…

Kızıma daha küçükken sorardım: “Kızım dünyadaki en rahat yastık nedir?” Sonra da kendim cevaplardım: “Babanın omzu!” Hakikaten, benim babam hakkında hatırladığım ilk hatıra babamın omuzudur. Belki de hayatımda en rahat uykularımı gece ya Yücel Amcalardan ya da Tuncay Amcalardan gelirken babamın kucağında omzuna başımı yaslayarak geçirmişimdir. (NOT: Şaka değil, Ankara’da Aşağı Ayrancı’dan veya Tahran Caddesi’nden Küçük Esat’a kadar yürüyerek gelirdi, omuzunda da tombul bir oğlan uyuyor. Cepte para yok, Taksi’ye binmek büyük lükstü bizim için…) Şimdi ben o omzu da kaybettim...

Küçük bir çocukken Babamı dünyanın en güçlü, en uzun boylu ve en korkusuz adamı olarak görürdüm. Bu gerçek benim boyum uzayıp ona yaklaştıkça da asla değişmedi. Bilmiyorum herkeste bu duygu vardır mutlaka, ama ben bugün 46 yaşındayım ve 70 yaşındaki babamı kendi ellerimle kabre defnederken de Babam benim için “dünyanın en güçlü, en uzun boylu ve en korkusuz adamıydı”.

Babam her sabah işe gitmeden önce oturur bana bir resim çizerdi. Her gün farklı milletlerden askerlerin resimleri: Çinli, Romalı, Osmanlı, Japon, Afrikalı… Ben o resme bakarak aynısını yapmaya çalışırdım… Akşam heyecanla yaptığım resmi babama götürürdüm. Bu, ben ortaokula başlayıncaya kadar devam etti.

Her akşam Babam bana usanmadan masal anlatırdı. Masal öyle uyduruk kaydırık da değil haa… 72 kısım tekmili birden sinema şöleni gibi… Her akşam bir önceki akşam kalan yerden devam etmek üzere… En uzun süre anlattığı masal “Maskara Maymun ve Maceraları” idi. Sonra ne oldu… Ne olacak ben de baba olduğumda kızıma, tıpkı Babam gibi, dizi halinde masallar anlatmaya başladım.

Satranç oynamayı 4 yaşında, okuma yazmayı 5 yaşında öğrendim. İkisini de babam öğretti. Her akşam Babamla yemekten sonra satranç oynardık. Bana satrancın temel kurallarını öğrettiği yetmezmiş gibi konumu okumayı, hareketlilik ve alan hakimiyetinin önemini o öğretti. Yıllar sonra, ben yeğenim ve kızımla satranç oynuyorken, o da, bizi dikkatle izler ve yorumlar yapardı. Nereden bileyim ki, onunla bir daha satranç oynayamayacağımı…

İlk okuduğum kitaplar çizgi romanlardı: Red Kit, Teksas –Tommiks, Kaptan Swing… Daha sonraları Ken Parker, Judas ve Conan da eklendi repertuarımıza. Tabii ki, burada Babam’ın çizgi roman tutkusunun büyük bir payı vardır… Yıllar geçse de bu tutkumuz bitmedi… Bugün Şile’deki yazlık evimizde Babam ve Benim ortak çizgi roman arşivimiz bulunmaktadır. Ayaklarımızı denize karşı uzatır, çizgi romanları da ellerimize alır bir güzel keyfederdik. Şimdi Babamın anısına bu işi yalnız yapacağım…

Bir akademisyen için en önemli yakıt meraktır. Merak olmadan bir insan akademisyen olamaz. Ancak merakın da desteklenmesi gerekir. Bir Baba Oğlunun merakını gidermez, hatta tam tersine onun merakını bastırmaya çalışırsa o çocuktan akademisyen veya sanatçı olamaz. Anca emir kulu olur. Merakın teşviki ne demek? Merak hayattaki olgu ve süreçlerin arkasındaki sebepleri sorgulamayı getirir. Bir Baba Oğluna sorgulamayı öğrettiğinde aynı zamanda kendisinin de sorgulanmasının yolunu açar. Çocuklara sorgulamayı, şüphe etmeyi, hiçbir şeyi önyargıyla kabul veya reddetmemeyi öğretirsek, çocuklar da, “eğer varsa” meraklarını özgürce giderebilirler. Ben Babamla her şeyi tartışabilirdim. (NOT: Tabii ki, büyüklere saygısızlık, milli ve dini değerlere saygısızlık yapılmaması gibi bazı temel kurallar vardı.) Sırf Babamla mı? Etrafındaki arkadaşları ile de sanki onlarla yaşıtmışım gibi sohbet edebilirdim. (O arkadaşlar da aynı zamanda benim amcalarımdı: Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu, Tuncay Öztürk, Ahmet Beyazıt, Mehmet Soyak, Yücel Çakmaklı, sonra ben genç bir üniversite öğrencisi iken Tevfik İsmailov, Cinuçen Tanrıkorur, Halit Refiğ) Kimse bana sen daha ufaksın, büyüklerin sohbetine karışma demedi. Şimdi Babam bu saydığım dostlarının yanına gitti. Ben şimdi kiminle sohbet edeceğim?

Babam hayatta kimseye minnet etmeyi sevmezdi. Ne yaparsa kendi gücü yettiğince kendisi yapardı. Ama birisine yardım edilmek gerekirse hiç düşünmeden de yardım ederdi. Bana da öğrettiği en önemli şey budur: “Allah’tan başka kimseye boyun eğme, neye sahipsen kendi bileğinin hakkıyla kazan, muhtaç olanlaraysa bütün gücünle yardım et!” Aslında bu Babamın kuşağı için, yani 1940-1960 arası doğan ve bugün 60 ile 80 yaşları arasında olan bir nesil için ortak özelliktir. Bu nesil (istisnalar kaideyi bozmaz) geneli itibariyle idealist, milletin ve devletin çıkarını kendi çıkarının üstünde tutan, para ve mevki sevdasını en büyük ayıp olarak gören bir nesildi. Bu nesil için İl Başkanı’nın kayınçosundan torpil ayarlayıp kamu arazilerini zimmetine geçirmeyi düşünmeyi bırakın, kendi çocuklarının eğitimi için bile torpil yapmak / yaptırmak ayıptı. Askere giderken dediydim Babama: ”Babacığım ya, ne olur Aytaç Paşa’ya veya Fırtına Paşa’ya söylesen de, şöyle rahat bir yerde askerlik yapsam?” Babam kızdığı vakit elâ gözleri ateşimsi bir renk alırdı. O gün de öyle oldu: “Ben elimde olsa senin komando Asteğmen olarak terörle mücadeleye gitmeni isterim. Ama kurada ne çıkarsa o olur. Herkes nasıl gidiyorsa tıpış tıpış sen de gideceksin.” Şimdi düşünüyorum da, çevremde askerden “yırtmak için” Babası ve Kayınpederinin önünde takla atan “aslan parçaları” ve “tosunlar” ve onların benle akran babaları nerede, benim Babamın kuşağı nerede…

Babam paraya tamah etmedi, en yüksek makamlara geldi ama makama köle olmadı, şehvetle de şöhretle de işi olmadı. Tek gayesi vardı: “Türk Dünyası’nın Birliği ve Türkiye’nin daha özgür ve müreffeh olması”. Bana hem Baba, hem Arkadaş hem de iyi bir Danışman oldu, etrafındakilere karşı nazik ve kibar, 47 yıllık evliliklerinde yeri doldurulamayacak bir eş ve torunlarına da tatlı bir Dede… Onu çok arayacağım.

Mekanı Cennet olsun...