BİRKAÇ SORU VE BİRKAÇ CEVAP  

Bu köşede altı yazıdır Ayasofya, Osmanlı'nın İhyası, Fatih ve Vakıflar konusunda yazdım. İster istemez okuyucular da bazı sorular soruyorlar.

Bu köşede altı yazıdır Ayasofya, Osmanlı’nın İhyası, Fatih ve Vakıflar konusunda yazdım. İster istemez okuyucular da bazı sorular soruyorlar. Üstüne bir de dünyada açıklanan ikinci çeyrek büyüme oranları geldi. Tabii ki tam bir iktisadi felaketle karşı karşıyayız. Bu konuda da kafalarda kalan bazı soruları yanıtlamaya çalışacağım.

BİR VAKFIN TASARRUF HAKKI KAMU OTORİTESİNE AİTTİR

En son yazımla ilgili birkaç kişiden şöyle bir tepki aldım: “Bir vakfın amacının dışında kullanılması Allah’ın lanetini gerektirmez. Ancak bu, yine de, yapılan işin doğru olduğu anlamına da gelmez. Siz dini argümanlarla Türkiye’de Batılılaşmayı savunuyorsunuz!”

El Cevap: “Ayasofya’nın veya herhangi bir vakfın mülkiyeti Hanefi fıkhının İmameyn (İki İmam) olarak tanıdığı İmam-ı Azam’dan sonraki en önemli müçtehitler olan İmam-ı Ebu Yusuf ve İmam-ı Muhammed’e göre Allah’a ve dolayısıyla pratikte kamuya aittir. Kamuya ait mülkler üzerinde tasarruf hakkı – mülkiyetin bir özel şahsa devredilmemesi şartı ile – yine kamu otoritesine, yani hükümete aittir. (Osmanlı döneminde bu yorum kabul edilmiştir. Bu yüzden Osmanlı Devleti birçok defa, birçok vakfa el koyup devletleştirebilmiştir. DMD) Eğer bu mülkler özel kişilere devredilirse, o zaman, vakfın mantığının dışına çıkılır. Vakfın ne amaçla kullanılacağı ise zamanın hükümetinin tercihine kalmıştır. İster cami yapar ister müze… Bu tamamen siyasi bir tasarruftur. Benim itirazım Ayasofya’nın camiye tahvil edilmesi değil, aksine ben bu uygulamayı destekliyorum. Ancak itirazım siyasi olgular ile dini nassların karıştırılmasınadır. Çünkü siyasi olgular zamana, mekana ve koşullara bağlı olarak değişir. Ancak dini nasslar zamana ve mekana göre değişmez. Eğer siyasi uygulamaları dini gerekçelere dayandırırsanız ilahi olan dini, dünyevi olan siyasi çatışmalar içinde bir taraf olmaya ve doğal olarak da geçiciliğe mahkûm edersiniz. Bu yukarıdaki argümanın teknik kısmına verdiğim cevap.

Gelelim siyasi kısmına… Bu köşede birçok yazımda Batı Uygarlığı’nın kapitalizm mikrobuyla birlikte kendi köklerinden kopup bir Frankestein’a dönüştüğünü, bugünkü sömürgeci ve emperyalist haliyle üzerinde yaşayan canlı türleriyle beraber bütün dünya için bir felakete sebep olma potansiyeli içerdiğine değindim. Ayrıca Türk modernleşmesine yönelik eleştirilerim, Türkiye’de Batılılaşma namı altında Batılı gibi üretmeyip Batılı gibi yaşamak isteyen “beyazlatılmış Türkler” ve yeni nesil “yerli ve milli arkadaşlara” yönelik görüşlerim de açıktır. Keza “demokrasi – insan hakları – özgürlük” sloganları ile Eşkıyabaşı APO ve Casusbaşı FETO’ya destek verenlere nasıl yaklaştığım da ortadadır. Buna rağmen bana Batılılaşma taraftarı demek büyük bir insafsızlıktır. Osmanlı ve Türk kültürünü temsil etmek demek fes giyip Tanzimat hovardaları gibi dolaşmak demek değildir. Okuduğunuz Kur’an-ı Kerim’de Allah size ne diyor, onu merak etmeden sadece Arapçasını ezberlemek de Müslümanlık değildir. Öte yandan Türkçeyi doğru dürüst konuşamadan, tarihi popüler dizilerden öğrenince Türk milliyetçisi, akşam iki kadeh parlatıp yılbaşları Noel ağacı yapınca da Atatürkçü olunmaz. Hele etnik veya mezhebi azınlık gayesi ile veya daha basiti üniversite kantininde kız tavlamak için solcu hiç olunmaz. Müslüman olmak, milliyetçi, Atatürkçü veya solcu olmak ilk önce düşünsel bir eylem ve belli bir miktarda bilgi birikimi gerektirir. Bana yönelik bu eleştirinin altındaki ana saik de “bilgi olmadan fikir sahibi olan” kasabalı lumpen aidiyettir.”    

PANDEMİK KRİZ TALEP YÖNETİMİ İLE ÇÖZÜLEMEZ

Gelen ikinci soru da “Ne olacak Hocam bu Pandemik Kriz?” şeklindedir.

El Cevap: İktisat Bilimi’nde, özellikle makro iktisat alt branşı geliştiğinden bu yana, iktisadi dalgalanmalara karşı politika geliştirilirken hep ekonominin toplam talebini yönetmek amaçlı politikalar öne çıkarılmıştır. Bunda, özellikle Keynes’in hala silinemeyen etkisiyle, krizlerin ana saikinin toplam talepteki dalgalanmalar olduğu varsayımı yatar. Bu varsayım, çoğu zaman, haklıdır da. Çünkü normal zamanlarda kapitalist sistem üretimle ilgili sorunlara sahip değildir. Üretim her daim devam eder. Ancak gerek gelirin eşitsiz dağılımı, gerekse rekabetçi yapıdan oligopollere doğru değişim, kapitalist sistemde sorunların çoğu zaman talep temelli ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Sorunlar toplam talep, yani vatandaşlar ve firmaların ekonomideki mal ve hizmetlere toplam harcamaları, merkezli olunca da, tedavi de toplam talep yönetimi ile sağlanmaya çalışılmaktadır. Toplam talep yönetimi deyince, hemen akla gelen, para ve maliye politikasıdır.

Bugün Türkiye de dahil olmak üzere bütün dünyada karşı karşıya olduğumuz kriz süreci talep merkezli değildir. Firmalar zorunlu olarak üretimi kısmak ve işçi çıkarmak, ülkeler de yine zorunlu olarak dış dünyayla ilişkilerini kesmek zorunda kalmıştır. Üretim ve tedarik zincirleri kırılmıştır. Bu yüzden ABD tarihte görülmemiş bir daralma ile (- yüzde 32) karşı karşıya kalmış, yine AB ülkeleri yüzde 10’lar üzerinde daralmayı tecrübe etmişlerdir. Bu talep kaynaklı değil ama küresel salgın sebebiyle ekonomileri vuran zorunlu bir arz şokuna verilen tepkidir. Anlaşıldığı kadarı ile salgın devam ettiği müddetçe de bu durum devam edecektir.

Para ve maliye politikaları ile batık firmaları yüzdürmek, alt gelir gruplarını desteklemek sadece geçici bir önlemdir. Çözüm özel firmaların kotaramadığı üretimi kamu firmaları ile yapmaktır. Ancak bu da ciddi kaynak gerektirir. Eğer yüksek oranda birikmiş dış borcumuz olmasaydı, bugüne dek özelleştirilen firmalar özelleştirilmeyip – çok daha ucuza- iyileştirilseydi, bugün piyasada “pandemik kriz” denen bu süreçte elimiz daha kuvvetli olurdu. Pekiyi büyüme tahminim nedir? Bu durumda tahmin yapmak zor ama ikinci çeyrekte Türkiye’nin yüzde 8 – 10 oranında bir daralma ile karşılaşacağını tahmin ediyorum. Dikkat edin, bu tarih Nisan - Mayıs – Haziran dönemini içermektedir, içinde bulunduğumuz çeyreği değil.

Hepinizin Cuması mübarek olsun.