ÇEVRECİLİK YENİ BİR "BEYAZ ADAMIN YÜKÜ" MÜ?

Avrupalı beyaz adam o kadar "iyi" idi ki, kendi yaşadığı zorlukları dünyanın diğer bölgelerindeki insanlar yaşamasın(!), bu zorluklarla zaman kaybetmesin(!) diye bu yükü, bu sorumluluğu üstlenmişti. Nasıl olsa çizgisel târih anlayışında bütün insanlık kaçınılmaz olarak aynı süreçlerden geçecekti.

Avrupa, İspanya ve Portekiz’in başlatıp Hollanda, İngiltere, Fransa, Belçika, İtalya ve Almanya’nın devam ettirdiği sömürgecilik sürecinde hem vicdânını rahatlatmak hem de sömürdüğü yerlerdeki muhiplerini kandırabilmek için bir yol – yâni yalan – bulmuştu. Bunu kısaca “Beyaz adamın yükü” (White man’s burden) ifâde ediyordu.

Bu söyleme göre “Beyaz adam” yâni Avrupalı, dünyanın geri kalan kısmını kendisi gibi “gelişmiş” ve “uygar” hâle getirme yükünü üstüne almıştı. Çünkü dünyânın geri kalanı, Avrupa’nın ulaştığı seviyeden yüzyıllarca gerideydi(!)

Avrupalı beyaz adam o kadar “iyi” idi ki, kendi yaşadığı zorlukları dünyanın diğer bölgelerindeki insanlar yaşamasın(!), bu zorluklarla zaman kaybetmesin(!) diye bu yükü, bu sorumluluğu üstlenmişti. Nasıl olsa çizgisel târih anlayışında bütün insanlık kaçınılmaz olarak aynı süreçlerden geçecekti.

Avrupa bu çizgisel hattın en önündeydi ve geridekileri kendine yetiştirmek istiyordu. Bunu da (onlara rağmen onlar için) onları sömürerek yapıyordu. Bunu yakın geçmişte Irak’ı işgâl ederken ABD’nin “demokrasi getirme” yalanında da gördük.

Aslında Avrupalı beyaz adam bu yalana kendi de inanmıyordu ve bunun mümkün olmadığını bal gibi biliyordu. Bu o kadar imkânsız bir şeydi ki, Cem Yılmaz’ın AROG adlı filminde, mağara devrinde yaşayan insanlara, onları üç ayda Fransız Devrimi’ne getireceğini söylemesi kadar, ancak komedi filmlerinde olacak bir şeydi. Zâten olmadı da.

İngilizler Hindistan’daki kumaş sanayisi kendilerine rakip olmasın diye binlerce Hintli ustanın ellerini keserken; Paris’te 1940’larda kurulan “İnsanat Bahçeleri”nde (Human Zoos) Afrikalılar birer vahşi hayvan gibi sergilenirken; Belçikalılar “aşkın sembolü” olan pırlantaları Afrika’daki sömürgelerinde çıkarmak için yeraltındaki dar tünellere girebildikleri için beş altı yaşındaki çocukları (hâlâ) kullanırken; Amerikalılar Kızılderililerle savaşırken onlara çiçek hastalığı mikrobu bulaştırılmış battaniyeler “hediye” ederken hep aynı mâzeret kullanıldı. Bütün bunlar ve çok daha fazlası aslında kendi iyiliği için Beyaz Adam’ın bir sorumluluğu gibi gösterilerek yapılıyordu.

Sömürgecilikten çevreciliğe

Artık devir değişti. Kültürel ve ticârî olarak devam etse de siyâsî olarak sömürgecilik yok. Ama dünyâmız küresel bir tehdit altında: İklim değişikliği.

Bir yerde kuraklıktan kuruyan göller ve nehirler ve ortaya çıkan “açlık taşları” ama başka yerde sel felâketleri oluyor. Bütün bunların sebebi elbette önlem almakta geç kalınan hatta hâlâ önlem alınmayan endüstriyel atıklar, yâni sanayileşme. Avrupa, ardından Kuzey Amerika ve şimdi de Japonya ve Çin, yüksek mâliyet sebebiyle sanayi atıkları için yeterli önemleri almıyor. Kendi topraklarını daha fazla kirletmemek için fabrikalarını “3. Dünya ülkeleri” diye isimlendirilen ülkelere taşıyorlar. Bunu da “yatırım” olarak pazarlıyorlar.

Biz ise bâzı küresel şirketlerin topladığı üç beş pet şişenin gösterildiği reklamları seyrediyoruz. Bankalar, petrol şirketleri, enerji kuruluşları elde ettikleri kârların yanında devede kulak bile sayılmayacak bütçeler ayırıp “Beyaz adam” rolünü “çevre bilinci”, “doğal hayatı koruma” etiketleriyle oynamaya devam ediyorlar.

Sorundan beslenmek

Şu iki örnekle konuyu biraz daha basitleştirelim. Trafik sıkışıklığında trafik ışıklarında mendil satanlar, trafik sorununun çözülmesini istemezler. Ya da bütün sermâyeleri hakem hatâlarını eleştirmek olan futbol yorumcuları, aslında eleştirdikleri yanlış kararların bitmesini istemezler. Çünkü hakem hatâları olmazsa maçtan sonra yorumcuların konuşacağı, eleştireceği, “olmaz böyle yönetim”, “bu hakemlerle bu lig gitmez” diyecekleri malzeme kalmaz.

Bankaların hatta deterjan markalarının “çevreci sorumluluk” almaları da bana böyle geliyor. Çevre sorununun tamamen çözülmesi için bu şirketlerin üretimi durdurması ve bu bankaların onlara kredi vermemesi gerekiyor. Ama hem kâr etmeye devam etmek hem de çevreye zarar vermiyormuş gibi gözükmek için bu şirketler Beyaz Adam’ın yaptığı gibi sözde “büyük bir yük”ün altına giriyorlar. Bunu gösterdikleri reklamlar da ne kadar tekrarlanırsa o kadar inandırıcı oluyor. Bu reklamlar için ayırdıkları bütçe de kârlarının küsûrâtını oluşturuyor.

Bu şirketlerin merkezleri hâlâ Beyaz Adam’ın topraklarında. Her yıl Brezilya yağmur ormanlarında İsviçre kadar bir alanın ormansızlaştırıldığı ve tarım alanı olarak açıldığı, artık GDO’suz tohumun kalmadığı, dünyadaki içme suyunun giderek azaldığı, besin zincirinde önemli bir halka olan milyonlarca köpekbalığının sâdece köpekbalığı yüzgeç çorbası için katledildiği dünyâmızda, bu sorunları çıkaranlar tıpkı üç yüz yıl önce başlattıkları sanayi devriminde önce kendi insanlarına sonra da sömürdükleri toprakların insanlarına acımadıkları gibi şimdi de acıma duygularını üç beş çevre kampanyasına sponsor olarak destek verip tatmin ediyorlar. Greta Thunberg gibi çocukları da masumiyetlerinden yararlanıp “aktivist” olarak toplantı toplantı dolaştırıyorlar, gündem oluşturuyorlar.

“Sempatik” plastik atık

Daha samimiyetsiz olanları plastik atıklarından çocuk oyun parkında dönüştürülmesi kampanyaları düzenleyip neredeyse plastik atıkları insanlık için yararlı, gerekli ve vazgeçilmez gibi gösteriyorlar. Bugün o reklamları seyreden çocuklar, ellerindeki plastik atıklara “Nasıl olsa oyun parkına dönüşecek” deyip sempatiyle bakıyorlar. Beyaz Adam, kendi menfaatini ve açlığını medya oyunları ile gidermeye çalışıyor.

Onları tatmin olmadıklarını târihsel gerçekler bize söylüyor. Bize düşen en azından tavşana kaç tazıya tut diyenin aynı kişi ve hayat tarzı, yâni Beyaz Adam ve onun kültürü olduğu bilmektir. Bunun somut bir örneği de “çevre bilinci” için yapıldığı iddia edilen eylemlerde bu eylemcilerin, Kazdağları’nda gördüğümüz gibi, arkalarında tonlarca plastik atık bırakarak çekip gitmeleridir.