Kurban_bayrm


ÇIKMAZ SOKAK PSİKOLOJİSİ

Virüs haberleri ilk günlerde hepimiz gibi beni de endişelendirdi.

“Kışın en kara günlerinde öğrendim ki; içimde bitmek bilmeyen bir yaz mevsimi var.” Albert Camus

“Dışarıda olup biten değil, kendi zihniniz üzerinde bir gücünüz var. Bunun farkına vardığınızda, aradığınız gücü bulacaksınız.” Marcus Aurelius

***

Virüs haberleri ilk günlerde hepimiz gibi beni de endişelendirdi. Kanal kanal gezerek olanı biteni izledim. Yaklaşık 10-15 gün sürdü bu durum. Baktım olacak gibi değil. Moral bozukluğu, üzüntü endişe kol geziyor ortada. Nereye kadar gidecek, işin sonu ne olacak kimse bilmiyor! Öyle kumanda elimde, kanal kanal gezmekle olmuyor bu iş. BBC, Almanya, Rusya, Azerbaycan’ın Az TV’sini, Çin’in CCTV sine kadar, kanal kanal gezip oralardaki vaziyeti takip ediyordum. Merak işte. Üstelik yukarıda saydığım ve seyrettiğim o ülkelerin çoğunun dillerini de bilmememe rağmen! Bu isteği bir türlü frenleyemiyorum o anki ruh haliyle. Dillerini anlamasam da (biraz İngilizce, Azerbaycan’ın Az TV kanalındaki Türkçe kimi sözcükleri kıt kanaat tesadüfen anlıyor olmam dışında) olanı-biteni görsel olarak izleme ihtiyacı duyuyordum. Oraya gelmiş mi, buraya ulaşmış mı, bize yaklaşmış mı, geldi mi, ne zaman gelir acaba vb. duygularla. Ee, bir yandan da telefonlar susmuyor. Envaiçeşit kaynağı belirsiz, mesnetsiz, endişe verici haberler bolca geliyor. İşin özü tüm bunlar moral bozmaya yetiyor, artıyordu bile. Arayan, konuyla ilgili soru soranları da ekleyin!

Yok, olacak gibi değildi. Bu olan-biten tablosunu günün sonunda zihnimde bir araya getirdiğimde kendimi hiç iyi hissetmiyordum. Umutlar, hayaller, başka planlar, hepsi hapsoluyor, kimileri de pır-pır uçup iç dünyamdan sağa-sola kaçışıp gidiyorlardı. İçimizdeki yaygın ve baskın korku belli ki her şeyi ürkütüyordu. Diyeceğim o ki; huzursuzluk depreşti durdu, kaynama noktasına geldi. Virüs muhabbetlerinin çokça olduğu ilk günlerde. Ta ki, radikal bazı kararlar alıp, ardından da onu uygulamaya başlayıncaya kadar demek daha doğru olur. Dış dünyadan bizi içeriye doğru kovaladığı yetmemiş gibi içerideki dünyamıza da sirayet etmişti. Kendi içimizde kovalamaca başlatmıştı. Ne desem, sanki; ‘Çıkmaz Sokak’ psikolojisi ile baş başa kaldık. İlk günlerde, ilk haftalarda…

Bizim oralarda bir tabir vardır; ‘büvelek tutmuş at gibi ne oluyor öyle’ diye. At yerine başka tür hayvan isimleri de kullanılır. Mesela dana, sığır gibi. At veya büyükbaş hayvan besleyenler bu söze aşinadır büyük ihtimalle. Günümüzde o kadar sık olmasa bile Anadolu’da kıyıda, köşede eminim gene ‘büvelek’ diğer adıyla ‘bölek tutması’ oluyordur. Yöreye göre farklı adlarda olabilir. O an oluşan acı, endişe ve stres kaynaklı, o at veya diğer hangi hayvan ise (sığır, dana vb.) ‘büvelek’ tuttuğunda olmayacak şeyler yaparmış.

‘Büvelek tutması’ çoğumuzun yabancı olduğu bir deyim. Bizzat şahidi olduğum bir olayı anlatarak ne olduğu konusunda fikir edinmenize yardımcı olayım azıcık.12 yaşlarındaydım o vakit. Anneannemin yanında köyde kalıyordum. Ölümden döndüğüm yegane anlardan biriydi. Bir yaz günü köyde teyzemlerin atına binip, kısa mesafede bulunan yalağa (bugün ki güncel adıyla köy çeşmesine) atı sulamaya gittiğim esnada başıma gelmişti. Yuları elimde olduğu halde normal olarak giden at birdenbire koşuşturmaya başladı. Hani ‘dört nala’ derler ya, aynen öyle. O esnada aklımda kalan son kare. Atın köyün dışına, kasabaya giden yola doğru yöneldiğiydi. Ne olduğunu anlayamayan ben saniyeler sonra atın sırtında dengemi kaybettim, atın yuları da elimden boşandı. Eyere (semer) nasıl tutundum, o anı hatırlamıyorum. Biri, beni iki misli hatta daha fazla büyüklükte olan o eyere sanki ansızın yapıştırıvermişti. Aynı anda, atın eyerine (semerine) sarılı halde yan tarafına, karın bölgesine doğru kaydığımı hissettim.

Eyere sarılmak ne? Adeta ona yapışmış halde. O esnada başım yeri görüyordu. Taşı, toprağı neredeyse elimle tutacak kadar yakın görüyordum, hiçbir şey yapamadan, ne olduğunu bilmeden gözlerimin önünden kareler hızlıca akıp gidiyordu. Ne zaman biteceğini bilmediğim, o an için sadece içimde içgüdüsel olarak, o eyere sıkı sıkı yapışmamın gerektiği hissinden başka hiçbir düşünce yoktu. Ata durması için o an verdiğim bir- iki komutta cabası. At, 2-3 dakika kadar öylece gitti. Ve bir kavaklık, sulak meranın içine geldiğinde de ansızın durdu.

Orası da tanıdık bir yerdi. Tüm köylülerin genelde at ile ya da yayan olarak Cuma günleri köyden kasabaya gidiş ve gelişlerinde yanlarından geçtikleri, yol güzergahı üzerinde olan bir soluklanma yeriydi orası. Özellikle sıcaklarda 3-4 km’lik yolu yürürken (köy ile kasaba arası mesafe) insanlar yorulur, içinde doğal kaynak suyu da olduğu için orayı bir nimet sayarlar bir süre oyalandıktan sonrada yollarına devam ederlerdi. İşte bu yere gelince aniden durmuştu. Geldiğinde ben eyerle birlikte neredeyse atın ayakları arasındaydım. Ters dönmüştü tabir-i caizse. Belki kayışı gevşekti. Orasını bilmiyorum. Hemen kendimi yere bıraktım. Yere düşürdüm daha doğrusu. Başka türlü inme imkanım yoktu. Korkudan kendimden geçmiş ve titreyen bir halde. Bacaklarım ellerim ayaklarım sanki yok gibi idi. Derman kalmamış gibiydi. Ta ki teyzemin eşi bir yarım saat sonra kavaklıkta bizi bulup, durumu bana izah edene, bunun ne olduğunu anlatana kadar kendime gelemedim. Çimenlerin üstüne öylesine oturmuştum. At da yayılmaya başlamıştı. Sanki az evvelkileri bana yaşatan o değilmişcesine…

Sonrasında teyzemin eşi ata bir şeyler sürdü, ilaç gibi bir şeydi galiba.. Tekrar atın yuları elimizde köye gelişimiz yaklaşık 15-20 dakika sürdü. Yani düşünün; at o mesafeyi 2-3 dakikada gitmiş, o kadar hızlı. Şimdi hesap ediyorum da; aşağı yukarı rahat bir 2 km’lik mesafeyi koşmuş. Bende sırtındayken. Sonraları sağdan-soldan öğrendim, ne kadar şanslı olduğumu. Nedeni şu; o esnada (büvelek tuttuğu an) acıdan panikleyen endişelenen, stres yaşayan o hayvan ne yaptığını bilmez, kendine de zarar verirmiş. Ayağı takılır, düşer yaralanır veya önüne çıkan bir şeylere çarpar yaralar veya yaralanırmış. Kaçıştığı esnada. O denli şiddetli acı hissedermiş. Kendini kaybedecek kadar.

İşte, radikal o kararı almadan önceki iki haftam yukarıdaki örneğe benzer bir hali çağrıştırıyordu.

O günlerde belki de bu benzer ruh hali ile ne yaptığını bilmeyen bizler de, kanaldan kanala koşuşturup, koronavirüs bulaşmış günleri/gündemi takip etmeye kilitlendik! Panikledik. Ne de olsa ilk kez bu kadar beterini görüyorduk! Keza kimileri kolonya, alkol içti, kimileri dezenfektanı fazla kaçırdı. Kendine zarar verdi. Zehirlenen, bu tür saçma sapan işleri yaptıkları için ölenlerde oldu değil mi? Sakinleşmeleri, daha oturaklı davranmaları zaman aldı. Bu günlere gelmelerimiz hiç de öyle kolay olmadı. Bazılarımız halen o korkuyu bugün bile aşamadı. Sadece korku, endişe, panik kaynaklı tansiyonu çıkan, kalp krizi geçirip ölen insanlar bile olmadı mı? İstatistiklere göre olmuş…

Yani kişilerin kendini yönetemez hale gelmesi hayatlarını da zorlaştırdı bir nevi. Bazılarımız ise bunu, kendimize yaptığımız başka türlü katkılarla daha kolayca atlattı. Aştı. Şimdi bahsedeceğim o radikal kararla bende kendime bu katkıyı birazda olsa yaptım sanıyorum. Böylece koronavirüslü ve zorlu süreci daha iyi yönettim. Şimdiye kadar tabii. Sonrası da umarım öyle olur. Aynı dışarıdaki süreci yönetenlerin olması gibi insanlarında aslında kendine ait olağanüstü bazı süreçleri iyi yönetmeleri belki de hayati. En başta yazdığım iki ayrı kişinin sözü bu bağlamda önemli ve düşündürücü. Sonuçta bu virüs tamamen ortadan kalkmış da değil. Bu ortadan yok olsa bile artık top, tüfek, silah, füzelerle savaşmak yerine virüs savaşları daha cazip, ekonomik ve kaçınılmaz gibi duruyor. Hasıla, gelecekte başka bir zaman diliminde lazım olabilir bu tecrübe. Aklınızın bir köşesinde dursun. Umarım buna gerek kalmaz, asla...

Verdiğim o radikal karara gelince; öyle televizyon kanallarını sabahtan akşama kadar gezmeyi bıraktım.  Fellik fellik Koronavirüs gündemi takip etmeyi de. Telefonlarıma gelen çoğu mesajı o dönemde okumadım. Almam gereken önlemler de zaten bu süreçte belli olmuştu. Gayrısına bakmadım bile. Artı, bir-iki tane daha iyi gelecek hususları. Yemek yapmak vs gibi. Çamaşır, bulaşık yok ama! Önemli bir husus olursa telefonla görüşüyorduk ya da ben arıyordum ayrıca aramam gerekenleri. Fazlasına gerek hiç yokmuş hasıla. Haber izlemeyin dinlemeyin demiyorum lakin filtre uygulayın. Böyle anormal durumlarda kota koyun kendinize, zihninize. Kendi ellerinizle zihninizi, ruhunuzu zayıf düşürecek, stres ve endişeye sevk edecek virüsleri davet etmeyin!

Aldığım karar sonrası, sabah-akşam bir kere haber izleme kararı aldım. Hatta bir süre sonra 2-3 günde bir haber izlemeye başladım. Yerine belgesel, sinema, müzik seyrettim, dinledim. Kitap okudum. Yazı yazdım. Kısa bir süre sonra baktım ki eski ruh halimden eser yok. Kendimi daha iyi hissediyorum; negatif haberlerden uzaklaşınca. Duymayınca, seyretmeyince. Diyeceğim o ki; ‘büvelekleri’ kendi elimizle kendimize yaklaştırmışız birazda. Açık kapı bırakıyormuşuz. Gereksiz fazlaca haberi izlemek, yalan yanlış bilgilerden uzak kalmak çok önemliymiş zihin duruluğu ve gönül ferahlığı için. Ve siz sabrediyorsunuz, gereken tedbirleri de almış oluyorsunuz bu arada. Bir de bakıyorsunuz ki bu günlere gelmişiz. Normalleşme sürecine. Ama daha diri, daha az zarar görmüş bir halimizle. Hem ruhen, hem bedenen, hem de psikolojik olarak. Sabreden derviş misali; sanırım murad edilen günlerde akabinde gelip bizi kendiliğinden buluyor! Sağlıcakla kalın.