ÇOK CEPHELİ SAVAŞTA EDİRNE'DE BİR PADİŞAH: SULTAN II. AHMED HAN VE DÖNEMİ (1691-1695)

Enes DEMİR 28 Tem 2019

Ağabeyi Sultan II. Süleyman, Edirne'de vefat ettiği sırada 48 yaşında bulunan Şehzade Ahmed, Osmanlı hanedanının en büyük mensubu olarak Edirne Sarayı'nda yapılan cülus merasiminden sonra (Ahmed-i Sânî) unvanıyla tahta geçti.

Sultan II. Ahmed’in Şehzadelik Dönemi

Sultan II. Ahmed Han, Sultan I. İbrahim’in üçüncü oğlu olarak 25 Şubat 1643 tarihinde, Muazzez Sultan’dan dünyaya gelmiştir.

Kendisinden 13 ay büyük ağabeyi Sultan IV. Mehmed 39 yıl, 10 ay büyük ağabeyi Sultan II. Süleyman ise 4 yıl tahtta kaldığı için bu süreçte toplam 43 yıl gibi uzun bir süre şehzadelik hayatı yaşamıştı. Şehzade dairesinde geçen bu uzun süreçte hat, musiki gibi sanatlara yönelmiş ve kendisini bu konuda oldukça geliştirerek kendi hattıyla Kuran-ı Kerim dahi yazmıştı. Yine Arapça ve Farsça dil tahsili yapmıştı.

 Saltanatının Başlangıcı

Saltanatı süresince de, devletin yönetim merkezi savaş ortamından ötürü Edirne idi.

Nitekim Sultan II. Ahmed, Osmanlı idaresini devraldığında Osmanlı Ordusu, 1683’de Viyana bozgunu sonrası başlayan Kutsal İttifak Ordularına karşı 4 cephede savaşa devam etmekteydi. Ağabeyi döneminde sadarete getirilen ve Serdar-ı Ekrem olan Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa’nın kazandığı başarılar ve kaybedilen bazı yerleri geri almaya başlaması, Avusturya Cephesi’nde inisiyatifin kısmen Osmanlı Ordusu’na geçmesine neden olmuştu.

Kutsal İttifak’a Karşı Savaşlar

Nitekim Sultan II. Ahmed, Fazıl Mustafa Paşa’nın görevini devam ettirdi. Fazıl Mustafa Paşa ise bu süreçte rahmetli padişah Sultan II. Süleyman’ın da katılımıyla başlayan sefer için Sofya’da ordugâhını kurmuştu. Yeni padişahtan aldığı emir gereği, Belgrad’a giderek burada bir savaş meclisi topladı. Fakat kısa sürede yolda olan Kırım kuvvetlerini beklemeden Belgrad’ın 70 kilometre kuzeybatısındaki Salankamen’e hareket etti ve burada konuşlanmış olan Avusturya Ordusu’yla karşılaştı.

Muhtemelen kazandığı başarıların da verdiği cesaretle, Kırım birlikleri henüz savaş meydanına ulaşmadan karşı saldırıya geçti. Böylece 19 Ağustos 1691’de başlayan Salankamen

Muharebesi, kanatlarda Osmanlı Ordusu’nun üstünlüğüyle devam ederken bir kısım Avusturya birlikleri, Osmanlı ordugâhının merkezine hücuma geçti. Bunun üzerine askeri cesaretlendirmek için atını ön saflara süren Sadrazam ve Serdar-ı Ekrem Fazıl Mustafa Paşa, alnına isabet eden bir tüfek kurşunuyla şehit oldu. Bu durum Osmanlı Ordusu’nun bir anda çözülmesine ve ağır bir mağlubiyet yaşamasına sebebiyet verdi. Geri çekilen Osmanlı Ordusu, savaş meydanında birçok şehit verirken Fazıl Mustafa Paşa’nın naaşı bulunamadı. Avusturya Ordusu ise kazandığı savaşın arından Sırbistan kuzeyindeki bazı kaleleri ele geçirdi.

Sadrazamının şehit düşmesi haberini alan Sultan II. Ahmed, bu durumdan son derece müteessir olurken yerine getirdiği Kadı Ali Paşa’yı mal hırsı yüzünden azletti. Akabinde mühür sırasıyla Merzifonlu Ali Paşa ve Bozoklu Mustafa Paşa’ya verilse de verim alınamadı. Nihayetinde Sürmeli Ali Paşa sadarete getirildi ve Osmanlı Ordusu yeniden Avusturya Seferi’ne çıktı. Belgrad ve Tımışvar Kaleleri takviye ve tamir edilirken Avusturya’nın ele geçirdiği Varadin’e yönelik yapılan kuşatmadan ise sonuç alınamadı.

Bu bakımdan Fazıl Mustafa Paşa’nın şehit düşmesiyle, kısa süreli oluşan Avusturya Cephesi’ndeki üstünlük, birkaç kayıp ve kazanım dışında yerini mevcut hatların korunması durumuna bıraktı.

Lehistan (Polonya) Cephesi’nde ise Kamaniçe’yi kuşatan Leh Ordusuna karşı, garnizon komutanı Kahraman Paşa, Polonya ordusuna geçit vermedi ve bölgeyi başarıyla savundu. 1695 yılı ilkbaharında ise Kırım Han’ı Şehbaz Giray Han, Ukrayna’da batısındaki Lviv taraflarına akınlar düzenleyerek Leh birliklerini mağlup edip birçok ganimet ve esirle geri döndü.

Ege Denizi’nde ise Venediklilere karşı birçok yerde başarılı savunma savaşları veriliyordu. Fakat Osmanlı askerlerinin sayısının az olduğu Sakız Adası, Eylül 1694’te bundan istifade eden Malta, Papalık ve Venedik gemilerinden oluşan donanma tarafından işgal edildi. Sakız Adası’nın kaybına oldukça üzülen ve sinirlenen Sultan II. Ahmed, adanın kurtarılması için derhal hazırlıklara başlanması emrini verdi. Bunun üzerine Ocak 1695’te Çanakkale Boğazı’ndan harekete geçen Donanma Serdarı Mezomorta Hüseyin Paşa, Koyun Adaları Muharebelerinde Venedik Donanmasını mağlup edince Osmanlı Ordusu, 22 Şubat’ta Sakız’ı işgalden kurtardı.

 

Sultan II. Ahmed’in Vefatı ve Hakkında Değerlendirme

Sultan II. Ahmed, çok önem verdiği Sakız Adası’nın geri alınması haberini alamadan 6 Şubat 1695 tarihinde, 52 yaşında iken vefat etti. Padişahlığı süresince Osmanlı Devleti’nin çok cepheli bir savaşta olmasından dolayı daima Edirne’de bulundu. Cenazesi, ağabeyi gibi İstanbul’a gönderildi ve aynı ismi taşıdığı büyük atası Kanuni Sultan Süleyman’ın, Süleymaniye Camisindeki türbesine defnedildi.

Uzun süren şehzadelik hayatının etkisiyle hem hassas ve kırılgan hem de oldukça hiddetli bir yapıya sahip olan Sultan II. Ahmed’in 3 yıl 7 ay 14 günlük saltanatında Kutsal İttifak Savaşları, devam ettiğinden devletin en önemli gündem maddesi ve tüm imkânlarını harcadığı olay seferberlik durumuydu.

Bu süreçte kaybedilen topraklar olduğu gibi; geri alınan bazı yerler ve kazanılan kısmi başarılar ise savaşı, Osmanlı Devleti lehine döndürebilecek sonuçlar getirmemekteydi. Bilhassa Avusturya Ordusu’nda yeni geliştirilen ateşli silahlar, Osmanlı Ordusu’nun onları eskiden olduğu gibi kolayca mağlup edememesi, hatta yenilmesine yol açıyordu. Şüphesiz asıl etken ordunun savaşma disiplininin eksikliği ile etkili bir harekât/sefer plan ve taktiğinin yapılamamasıydı.

Nihayetinde Osmanlı Devleti’nin başındaki padişahın dirayeti kadar yetenekli bir Sadrazam, Serdar-ı Ekrem ve devlet adamlarının olmaması; üstelik yıllardır devam eden savaşlardan ordunun düzeninin oldukça bozulması ve artan vergilerle halkın durumunun sıkıntıya girmesi gibi birçok sıkıntılı konu da bulunmaktaydı. Sultan II. Ahmed, tüm bu zorluklar altında, devletin içinde bulunduğu harp durumunu bir neticeye kavuşturmak için etkili bir hamle yapamamış; fakat bu konuda oldukça çaba göstermişti.

Sultan II. Ahmed, idari olarak ise tahta çıktıktan sonra Divan-ı Hümayun’un, eskiden olduğu gibi divan toplantılarını Sultan Süleyman kanunnamesine uygun olarak haftada iki günden dört güne çıkarmıştı. Kendisi de, çoğunlukla divan toplantılarına katılarak başkanlık ediyordu. Hasta olduğu zamanlarda bile divan toplantılarına katılmayı aksatmadığı söylenmektedir. Böylece Edirne Sarayı, Fatih Sultan Mehmed döneminden sonra Osmanlı Devleti’nin yönetim merkezi olarak en canlı günlerini bir kez daha yaşamıştı. (Mücteba İlgürel, DİA, c.2, ss.33-34)