ÇOK PARALI EKONOMİ OLMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

Çok paralı ekonomiden kastım milli paramızın değişim/mübadele aracı ve tasarruf birimi olma özelliğini başka paralarla (özellikle ABD dolarıyla) paylaşması anlamındadır.

Ben 1974 doğumlu bir Türk vatandaşı olarak 46 yıllık hayatımın önemli bir kısmını çok paralı bir ekonomide geçirdim. İlk 11 yılı milli paranın (1974 - 84) devlet eliyle korunmaya çalıştığı ama bunda başarısız olduğu dönemdir. Sonraki 20 yılı (1985 – 2004) çok paralı bir ekonomi içinde yaşadım. 2005 – 2015 arası 11 yıl milli paranın değerli olduğu dönemdir. 2016 yılından bu yana yeniden çok paralı döneme girmiş gibiyiz.

Çok paralı ekonomiden kastım milli paramızın değişim/mübadele aracı ve tasarruf birimi olma özelliğini başka paralarla (özellikle ABD dolarıyla) paylaşması anlamındadır. Para öncelikle mübadele aracıdır ki, bu alış verişin gerçekleşmesi için çok gerekli ve yaşamsal rolünü gösterir. Yabancı paraların da mübadele aracı olarak kullanılması hastalığın en ileri aşamasıdır. Bir de paranın tasarruf aracı olması özelliği vardır ki, küreselleşmiş dünyada az veya çok bütün ülkelerde tasarruflar milli para haricinde diğer para birimlerinde de tutulabilmektedir. Ancak tasarrufların büyük çoğunluğu yabancı para mevduatta olursa, işte o zaman, “Hoş geldin ‘çok paralı ekonomi’!” deyiveririz. Bugün Türkiye’de mübadele aracı olarak yabancı para kullanımı ihmal edilecek düzeydeyken, tasarruf aracı olarak yabancı para kullanımı kritik eşiğin üzerindedir.

“Hocam, ne olacak yani? Vatandaş tasarruflarını dolarda, avroda tutmasın mı?” Bu soruya verilecek cevap aslında faiz politikasının da neden beklenildiği etkiyi göstermediğini açıklar. Kısaca özetleyeyim:

Dışa kapalı bir ekonomide, genişlemeci para politikası uygulayarak kısa dönemde faizleri düşürdüğünüzde bunun esasen yatırımları ve belli bir oranda da tüketimi canlandıracağı beklenir. Haliyle tasarruflar da düşecektir. Tabii ki, uzun dönemde genişlemeci para politikası enflasyon artışına, o da faizlerin yükselmesine yol açar. Eğer daraltıcı bir para politikası uygulanırsa, bu sefer kısa dönemde faizler ve tasarruf artarken, tüketim ve yatırım düşecektir. Uzun dönemde ise enflasyon ve faizlerin düşmesi beklenir. Pekiyi dışa açık bir ekonomide ne olur? Milli paranın tek para niteliğini kaybetmediği ve dış dünya gelirinin de düşmediği bir ortamda faizlerin düşürülmesi kurların artmasına, bu da ithalatın azalıp ihracatın artmasına yol açar. Üretimde yabancı girdi oranına bağlı olarak maliyetler de artar. Aynı zamanda tasarruflar içerisinde yabancı para oranı da artar. Kur artışının olumlu etkisi uzun dönemde içeride refah kısmî olarak düşerken yabancı para cinsinden dış borç azalır. Kur artışının olumsuz etkisi ise ülkenin dış borç stokunun milli para cinsinden artmasıdır. Bu da ülkenin ithalatçıları ile döviz borçlu firma ve bankalarını kısa dönemde olumsuz etkiler. Eğer açık ekonomide faizler arttırılırsa bu sefer döviz kurları düşecektir. İthalat ve tüketim artarken, üretimde yabancı girdi oranına bağlı olarak maliyetler de düşer. Döviz borçlarının milli para cinsinden değeri düşerken ihracat da azalır.  İçeride sahte bir refah dönemi yaşanırken, cari açık ve dış borçlar artar. Kuru düşük tutmanın olumlu etkisi vatandaşın belli bir dönem satın alma gücünün (dış borç imkânları ile birlikte) artması, milli paranın değerinin artması ve üretim maliyetlerinin belli bir oranda düşmesidir. Olumsuz yanı ise zaman içinde kronikleşen cari açıklar ve yıldan yıla katlanarak büyüyen dış borçlardır.

Bir ülkede çoklu para ekonomisinin oluşması için o ülkede üretimin dış borca ve dış kaynaklara bağımlılık düzeyinin yüksek olması gerekir. Burada şunu hemen belirtmeliyim ki, dünyada dış borca ve dış kaynağa bağımlılığı olmayan ülke hemen hemen yok gibidir. Kritik soru dış kaynağa ne kadar bağlı olunduğudur. Eğer dış kaynağa (hem üretimde ara girdi, hem ithal tüketim malı hem de finansman ihtiyacını sağlayacak dış borç olarak) bağlılık oranı yüksekse, o takdirde bu süreç zaman içerisinde dış borçların artmasına ve karşılanamayacak düzeye gelmesine yol açar. İşte vatandaşın yerli paradan yabancı paraya yönelmesinin ana iktisadi sebebidir bu süreçtir. İktisat literatüründe “para ikamesi” olarak tanımlanan bu hastalık çoklu para kullanılan bir ekonomiye yol açar.

Ülkemizde dışa bağımlılık Sultan Abdülmecit zamanından bu yana temel iktisadi problemdir. Bunun arkasında da, belli bazı millileşme dönemleri dışında, genel olarak çarpık batılılaşma maceramız bulunmaktadır. Türkiye’de Batılılaşma, Çağdaşlaşma veya ne derseniz deyin yaşadığımız bu süreç, aslında, tüketim yapımız ve hayat tarzımızın değişimi üzerinden gerçekleşmiştir. Üretim yapısındaki değişim hep ikinci planda kalmıştır. Buna bağlı olarak da siyasi akımlar yaşam tarzı farklılıkları üzerine oturmuştur. Eski yaşam tarzını savunanlar sağ ve muhafazakâr sayılmışlar, dayandıkları kitleler de kasaba kökenli, çoğunluğu mesleksiz ve tahsilsiz insanlardan oluşmuştur. Öte yandan batılı yaşam tarzını, o yaşam tarzının zorunlu kıldığı tüketim kalıplarını savunanlar da solcu ve ilerici kabul edilmişler ve dayandıkları kitleler de genelde şehir kökenli ve az çok meslek sahibi insanlardan oluşmuştur. Geçen gün bir dost meclisinde bir arkadaşım “Biz ailece sol görüşlüyüz. Çağdaş bir yaşamı savunuyoruz.”, dedi. Ben bunun solculuk olmadığını, solcuların hayata emek – sermaye çelişkisi çerçevesinden baktığını söyleyince dedi ki: “İşçilerin hepsi cahil, tarikatçı. Hepsi AK Parti’ye oy veriyor. Niye ben cahillerin tarafında olayım!” dedi.  Tabiri caizse karısı ve kızı modern kıyafetler giyip kendisi her akşam iki tek atan birisi solcuyken, ailece namaz kılıp karısı ve kızı mütedeyyin olanlar da sağcı kabul edilmektedir. Dolayısıyla bugünkü sorunlara gelince, bu beyazlatılmış Türkler, sorunların özünde dindarlığın, muhafazakârlığın, cahilliğin olduğunu savunmaktadırlar. Ötekiler de İslami bir yaşamın yaşanmasının bütün sorunları ortadan kaldıracağını söylemektedirler. İki görüş de yanlıştır, çünkü hastalığın teşhisini yanlış yapmaktadırlar.

Üretim yapısını değiştirmeden temel sanayi malları ve teknolojide dışa bağımlılığımızı minimuma indirecek yatırımları yapmadan sadece milletin kılık kıyafetini, yediğini içtiğini değiştirirseniz sonuçta aslında bir şey değiştirmiş olmazsınız. İçinizden “Hocam, Türkiye hiç mi sanayileşmedi?” diye soranlarınız vardır mutlaka… Ona da cevabım şudur: Türkiye’de sanayileşme hedefi temel olarak düşmanın (Batının) silahları ile silahlanma meselesidir. Böylece bir daha bizim vatanımızı işgal edemeyeceklerdir. Ama tüketim kalıpları ve yaşam tarzını öne çıkaran bir Batılılaşma uygularsanız, her zaman Batı Emperyalizminin (veya liberallerin deyimiyle küresel piyasa ekonomisinin) size izin verdiği ölçüde ve uygun gördüğü alanlarda sanayileşirseniz. Hâlbuki kalkınma bütüncüldür: Milli kalkınma hedeflerine uygun sanayileşme, ona tamamlayacak ve milli ihtiyaçlara cevap verecek bir eğitim politikası, takiben bunlarla uyumlu ticaret, maliye ve para politikaları… Bütün bunlar için de merkezi bir planlama teşkilâtı…

Bunlar olmazsa durum şudur: Dışarıdan para geldiği zaman “yerli ve milli ahalimiz” bunu çatır çatır yer. 4-5 senelik bir refah süreci yaşanır. Para değer kazanır. Kurlar ve faizler düşer. Bu arada dış borç da hızla birikir. Borçların ödenme vakti geldiğinde de ya hükümet kemerleri sıkar ya da ekonomi krize girer. Her ikisinde de sahte refah süreci biter ve sıkıntı dönemi başlar. Bunu tekrar bir para girişi dönemi ve sahte refah dönemi takip eder. Bu kısır döngüden kurtulmanın yolu yeniden merkezi planlamaya ve karma ekonomiye dönmektir. Bunun güzel bir örneğini Türk Silah Sanayii’nde görüyoruz. Sadece Türk ordusunun güçlenmesine, milyarlarca dolarlık ithalat yükünden kurtulmasına sebep olmuş değil, aynı zamanda bugün Can Azerbaycan’ın kendi topraklarını kurtarmasına da sebep olmaktadır.

Pazartesi’ye “Tarih Boyunca Ermeniler ve Ermenistan” konulu yazım geliyor.

Hayırlı Cumalar.